18 Oca 2016

YABANCI



Yıldızsız bir gece, güneşsiz bir gün gibiydi gözleri. Karanlık ve soğuk. Ve aysız bir gecede suya ayak basmaya cesaret etmekti onlara bakmak. Neye  denk gelirdiniz bilinmez… Tüm karanlığına rağmen ışıldayan bu bir çift elmasa uzun uzun bakamayışım bundandı işte. İçlerine düşüp o kör, soğuk karanlıkta titreyen bir yaprak gibi savrulmak istemeyişimden. Yine de celladına gönüllü heves içindeki bakışlarımı zar zor zaptedip ayak uçlarıma dikmişken bile hissediyordum üzerimde gezinen delici bakışlarını. “Burada ne işin var” mı diyordu? İstemiyor muydu avcı,  kendi alemine yabancı, onun aksine kırılgan bir bedenin ve ruhun sahibi tavşanı? Ne olmuştu da bu denli ışıksız kalmıştı ruhunun her odası? Ve nasıl oluyordu da hiç tanımadığım bu adam aynı zamanda bu denli tanıdık geliyordu ruhuma? Tanıdık… Düşen beyaz tanelerin soğuğu yetmezmiş gibi bir başka soğuk hava üfleyen gözlerine bakamıyordum ki bileyim nereden tanıyorum?

Kapının önünde böylece durmuş ben suçlu ayaklarımı, o sanki benim bile bilmediğim saklı yanlarımı incelerken, saatler boyu üzerime düşmüş karın soğuğu sırtımda ve ayaklarımda küçük bıçak darbeleri yaratmaya devam ediyordu. Yüzünü esirgeyen güneşin iyiden iyiye kabuğuna çekilmesiyle sıcaklık daha da düşmüştü ve başım hâla önüme eğik hareketsiz beklerken fark ediyordum ki el parmaklarımı kıpırdatamıyordum. Onca yolu bu kocaman, çok eski olduğu her halinden belli ev ve bu suratsız adam için mi tepmiştim? Sahi neden gelmiştim? Neden içeri davet edilmiyor, yılların eskitemediği bir düşmanlığın taraflarından biri gibi karşılanıyordum? Ellerinde olsa beni buraya koşa koşa getirecek ayaklarım vermeliydi bu sorunun cevabını ama onlar olmayan gözlerini de yummuş hiç oralı olmamışlardı kapıyı çaldığım andan beri.  Sanki ben bile isteye çıkmıştım evimin huzurlu sıcağından. Evim… Ne vardı şimdi bir demlik çayı penceremin önünde biraz kar biraz kitapla içsem kana kana? Buz tutmuş bedenim çözülse yavaş yavaş. Aynı anda sonsuz bir geri dönme ve kapının ardından gelip önlerinde duran karanlık bedenin etrafını korkusuzca dolanarak yüzüme usulca dokunan sıcaklığın davetiyle çaresiz bir içeri girme isteğiyle dolmuştum. Alev alabilseydi bakışlarım beni bu uygunsuz duruma sürükleyen ayaklarımı yakardım şuracıkta şüphesiz. Ama onların yerine ve titreyen bedenimin aksine ben yanıyordum utanç içerisinde.

Sonunda artan soğuğun ve gerginliğin etkisiyle artık dizlerim titreyince bir umut kaldırdım bakışlarımı. Kapı ardına kadar açık ve yabancı gitmişti. Ne zamandır tek başıma dikiliyordum bu çift kanatlı, dev ahşap kapının önünde? Gerçi tam olarak yalnız sayılmazdım. Kapının her iki kanadının üzerinde ne soğuklukta ne de ürkütücülükte sahibini aratmayan çirkin ve ürkütücü iki yüz vardı. Galiba tek farkları, yabancı “güzel” kelimesinin sözlük karşılığı olabilecekken kapıyı mesken tutmuş yüzlerin ancak bir kabusa konu olabilecekleriydi.  Kendisi gitmiş, bu sevimsiz canavar yüzlerini bırakmıştı başıma bekçi. Yabancının misafirperverliğini açıkça ortaya koyan bu çirkin yüzlerin kırmızı bakışlarını üzerimde hissederken dakikalardır beklediğim ses sonunda havada süzülüp duyuldu:

-“Daha ne kadar bekleyeceksin orada? Birazdan Kâra’nın ansanları inerler dağdan!”

Kâra’nın ansanları kimdi ya da neydi bilmiyordum ama korkusuzluğu da soğukluğu kadar gözlerinden okunan yabancının dikkate alacağı kadar tehlikelilerse bağlasalar durmazdım daha burada. İçeri girdiğim gibi kapının kanatlarını omuzlarımla kapatmam bir oldu. İki yanımda sallanan ellerim ısınmadan pek iş tutacak gibi görünmüyordu. Sırtım kapıda soluklanırken karşımda gördüğüm manzara karşısında çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Adım adım bu tuhaf görüntüye doğru yaklaşırken saatlerdir yürüdüğüm yolların ve kar soğuğunun bedenimde bıraktığı acımasız izleri eski bir ayna yüzüme vuruyordu. Benim miydi bu  aynada gördüğüm yüz? Parlak siyah saçlarım karman çorman bir halde, belki de halimizi gizlemek istercesine, yüzümün neredeyse yarısını kaplamış, yer yer buzlanmıştı.  Yorgun düşüren beyazın da etkisiyle küçüçük kalmış iki kahverengi gözüm, al al olmuş yüzümün ortasından saçlarımın izin verdiği ölçüde bana bakıyordu.  Biraz korku biraz öfke ve bolca bitkinlik vardı içlerinde. Donmuş parmaklarımı kaldırıp yüzüme dokundum. Nafile bir çabayla tanıdığım yüzümü geri getirmek için bu darmadağın halime bir çeki düzen vermeye  çalıştım. Ve o anda fark ettiğim yanma hissiyle iyiden iyiye dehşete kapıldım. Yanıyordum. Üşümem yerini yanma hissine bırakmış ve artık tarifsiz bir acı verir olmuştu. Soğuğun bedenime sapladığı bıçaklar bu yanma hissinin yanında hiç kalırdı. Kim bilir ne kadar zamandır bu haldeydim ve kulak tıkamıştım bedenimin çığlıklarına? Ellerimi koyacak bir yer aradım birazcık da olsa sıcak. Ama dışım bir buz dağı kadar soğuk içim sırılsıklamken iki yanımdan başka yer bulamadım. Öyle uzun zaman yürümüştüm ki bir türlü peşimi bırakmayan beyaz kar tanelerinin altında, durakta beklerken önümden gelip geçen tek tük araçların sahiplerine bir kızgınlık büyüdü içimde. En çok da o bembeyaz yolun üzerinde dev kırmızı bir leke gibi görünen kamyonun şoförüne. Biri durup alsaydı ve yolun hiç olmazsa bir kısmını onlarla gelseydim ne olurdu? Kamyon şoförü durmuştu durmasına ama Shankâra’ya gideceğimi söylediğimde bilmem neden uzanıp yolcu kapısını hızla geri kapatmış ve aynı hızla uzaklaşmıştı yanımdan.

Soluk alıp veren birini hemen yanı başımda hissettiğimde korkuyla sağ tarafıma döndüm. Yabancı kolları önünde bağlı yine beni izliyordu. Derdi neydi bu adamın? Görmüyor muydu halimi? Yok muydu şuanki halimden bile soğuk kalbinde evine sığınmış biri için bir merhamet kırıntısı? Yo yo bir gariplik var bu işte. Bilmediğim bir bağ var yabancı ve bu evdeki varlığımın nedeni ayaklarımın arasında. Ben ne kadar tanımıyorsam o, o kadar iyi tanıyordu beni. Bakabildiğim zamanlarda o iki kara elmasa çok iyi görebiliyordum bunu.  Ona yakışır soğuklukta ki sesiyle buyurdu sonra:

-Kütüphaneye gel. Okuman gereken belgeler var.

Ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Kulaklarım uğuldar ve tüm bedenim o korkunç yanma hissiyle ayakta kalmaya çalışırken titreyen bir sesle:

-Çay? Bir fincan çay var mı? Diyebildiğimde halime tüm kayıtsızlığına rağmen ondan bir şey istemeye cesaret edebildiğim için kendime şaşırıp kaldım. Sadece durdu. Ve cevap vermeksizin yürümeye devam etti. Çaresiz gittim arkasından. Geniş, loş koridor boyunca onu fazla yakınlaşmaksızın takip ettim. Sonunda sağ tarafta bir kapıdan içeri girip kaybolduğunda adımlarımı hızlandırıp aynı kapıya vardım. Daha temkinli adımlarla içeri girdim ve onu evin şimdiye kadar gördüğüm genel havasının aksine son derece modern döşenmiş aydınlık bir mutfakta buldum.

-Çay yok. Su iç. Diyerek  bir bardak su uzattığında yüzüme tokat gibi çarpan kabalığı yutkunmama sebep oldu. Hayatımın kesinlike hatırlamadığım bir diliminde ona gerçekten kötü bir şeyler yapmış olmalıydım. Yoksa kim birine durduk yere böyle kaba ve merhametsiz davranabilirdi ki? Yine de buz tutmuş içimi bir nebze olsun ısıtabilmek için o bir bardak suya muhtaçtım. Yerinden kıpırdamadığı için yanına gittim ve ellerim titreyerek aldığım suyu, günlerdir çölde kalmış birinin kavrulmuşluğuyla bir çırpıda içtim. Bardağı ona geri uzatmak yerine yanımızda duran masaya bırakıp en soğuk sesimle

-Teşekkür ederim, dedim. Elbette bir cevap vermedi. Ve o önde ben arkada yaptığımız yürüyüş kaldığı yerden devam etti.

Belki bilmediğimden belki de gerçekten büyük ve karmaşık olduğundan ev bir labirente benziyordu. Koridorlar boyunca ilerleyip bir sağa bir sola dönüp kapı ardına kapıdan geçtikten sonra sonunda kütüphaneye ulaştığımızda hayranlık duygusunun bakışlarımı ele geçirmesine izin verdim. Her kitap sevdalısının ancak hayal edebileceği büyüklükte eski ve klasik tarzda döşenmiş kahverengi kütüphane buram buram kitap kokuyordu. Yanan boğazımı hiçe sayıp odayı derin derin kokladım ve ciğerlerimi bu eşsiz kokuyla doldurdum. Yabancının varlığını unutmuş anın keyfini sürüyordum ki önüme doğru bir kitap uzatıldı.

-Sayfa yüzseksenaltı dedi ve ben bir kitaba bir ona bakarken bir kez daha arkasını dönüp uzaklaştı. Bu kez  onu takip etmedim. Ortada duran üzeri bomboş ve büyük bir çalışma masasının önündeki sandalyeyi çekip oturdum. Bir süre daha biraz keyif biraz da yavaş yavaş yüzeye çıkmaya başlayan kıskançlık duygusuyla etrafıma bakındım. Sonra merakım keyfime bir son verdi ve kitabın sayfalarını şöyle bir parmaklarımın arasından geçirdim. Akıp giden sayfların arasında gördüğüm kahverengi bir şey dikkatimi çekti. Dönüp tekrar baktığımda kurutulmuş bir kayın ağacı yaprağı buldum.

Kollarımı iki yana açıp esnediğimde sabah güneşi her sabah ki gibi odamı doldurmuştu. Kısık ve uykuya geri dönmek isteyen  gözlerimi bundan vazgeçiren şeyse aşağıdan gelen nefis kızarmış ekmek kokusu  oldu. Üzerine sürülmüş biraz beyaz peynir, biraz da reçelin muhteşem birlikteliği ve bir fincan karanfilli çay güne keyifli başlamanın en güzel yoluydu bence. Ama bu keyifli kahvaltıya zaman kalsın istiyorsam biran evvel çıkmalıydım yataktan. Hızla doğrulduğumda sağ avucumda yabancı bir şey hissettim sonra. Tokamı bulmayı umarak açtığım avcumda gördüğüm şey güneşi çekip aldı odamdan. Kar yağıyordu şimdi. Ve içim buz kesmişti. Avucumda duran kayın ağacı yaprağının yeri kesinlikle burası değildi…


 BETTRA

10 Oca 2016

CESUR



Soğuk mu soğuk, beyaz mı beyaz bir kış günüydü. Evin küçük üyesi Cesur pencerenin kenarında  oturmuş telaşsız yere düşen kar tanelerini izliyordu. Uykusundan yeni kalkmış olsa da sobadan gelen çıtırtılar ve minik si yah kuyruğuna vuran sıcaklık gözlerini açmasına yardımcı olmuyordu. Şuracıkta birazcık daha  kestirse ne vardı? Henüz hiç başlamadığı ve yarın sabaha teslim etmesi gereken ödevi vardı tabi. Annesinin mutfaktan çıkıp onu hâlâ pencerenin önünde oturur vaziyette görürse söyleyebileceklerini mırıldanarak hareketlendi: “Hadi  bakalım Cesur Bey tembellik vakti bitti. Ödevinizin başına.” Bu düşüncelerle önce silkelenip bastıran uykusunu kışkışladı sonra da üst kattaki odasının yolunu tuttu. Bugün öğleden önce yaptıkları son derste, öğretmenleri bir kompozisyon ödevi vermişti. Cesur olmakla ilgili bir yazı yazması gerekiyordu. Masanın başına geçip kalemi eline aldı ve başladı düşünmeye. Neydi cesur olmak? Bayan Maske’ye yakalanmadan tarlasından hızlıca bir havuç çekip almak mı? Kömür’le birlikte, Bay Yarasa Sins’in mağarasına gizlice girip etrafı karıştırmak mı? Hayır, bunların hiçbiri gerçek cesareti anlatmıyordu. Ve adı aksini söylese de Cesur henüz bir sürü korkusu olan küçüçük bir tavşandı sadece. Yavru bir tavşan ne anlardı cesur olmaktan? Böyle düşüncelere dalmış kalemini kemirdiği sırada annesi elinde bir bardak havuç suyu ve dumanı üzerinde bir parça mısırlı ekmekle belirdi yanıbaşında. “En sevdiğim!” diyerek önce havuç suyu dolu bardağı aldı ve bir dikişte bitirip tüylerine bulaşan havuç suyunu yalayarak temizledi. Artık uykulu halinden geriye bir şey kalmamıştı ve ödevine çok daha iyi konsantre olabilirdi. Tabaktaki ekmeği de alıp ağzına götürmek üzereydi ki onu izleyen annesiyle gözgöze geldi. Ağzından çıkan cümle ne olursa olsun Cesur’un bu iki ışık saçan gözde her zaman gördüğü en yoğun duygu  “sevgi” olurdu. Tıpkı şimdi de  olduğu gibi. Annesi yine sevgiyle bakıyordu bakmasına ama ters giden bir şey vardı sanki. Cesur annesinin gözlerinde gördüğü pek de tanıdık olmadığı bu duyguya anlam vermeye çalışırken ekmeğinden bir lokma ısırıp çiğnemeye başladı. Tombul yanakları şişip şişip inerken annesi çoktan dönüp pencerenin önüne gitmişti bile. Garip!  “Nasıl olmuş küçüğüm?” diye sormamıştı her zamankinin aksine. Gerçekten de pek suskun görünüyordu Sade Hanım. Ah! Bu arada az kalsın söylemeyi  unutuyordum. Bu üç kişilik tavşan ailesi yakında muhtemelen çok daha büyük bir aile olacak! Evet Sade Hanım hamile ve üstelik vakit doldu dolacak. Merak içinde son lokmasını da yutan Cesur usulca kalkıp annesinin yanına gitti. Gür, parlak ve lekesiz beyaz tüylerine sürtünüp iyice sokuldu annesinin sıcağına. Kara koysaydınız Sade Hanım’ı gözleri kapalıyken kimse fark edemezdi onu. O kadar beyazdı işte. Sade Hanım dönüp bir öpücük kondurdu oğlunun başına ve devam etti pencerenin önünde akıp giden manzarayı izlemeye. Sessizlik uzayıp giderken endişe ve merak içinde kıvranan Cesur daha fazla dayanamayıp “Neyin var anneciğim?” diye soruverdi. Sade Hanım hemen dönüp “Ah Cesur’cuğum seni de endişelendirdim değil mi? Her şey yolunda küçüğüm. Sadece bugün çok kar yağıyor ve baban işten dönene kadar içim rahat etmeyecek sanırım.” Anne tavşan haklıydı. Kar bugün her zamankinden fazla bastırmıştı. Yılın bu vakitleri Masal Ormanı hep çok karlı olurdu ama bu sefer farklıydı. Kış çetin geçecekti belli ki. Baba tavşan Fırtına Bey, her gün bu saatlerde kapıyı çalardı. Henüz gelmeyişi karın onu yavaşlatmasındandı besbelli. Cesur biraz da annesini rahatlatmaya çalışarak  “Merak etme anneciğim babam birazdan gelir” dedi ve ikili pencerenin önünde baba tavşanı beklemeye birlikte devam etti.

Saatler geçmişti. Cesur annesinin hatırlatmalarıyla birkaç kez masanın başına gidip gelmiş ama tek bir kelime bile yazamamıştı. Düşünceleri hâlâ eve gelmemiş babasındaydı. Güneşin evine çekilmesiyle beraber kar daha ürkütücü bir hal almış, öfkeli bir rüzgar beyaz örtüyü adeta silkelemeye başlamıştı. Sade Hanım geçen saatler ve kötüleşen manzara karşısında oğlunun endişeli halinin de arttığını görmüş ve “Belki de işi uzamıştır ya da rahat gelebilmek için rüzgarın dinmesini bekliyordur Cesur’cuğum” diyerek oğlunu rahatlatmaya çalışmıştı. Miniciğinin gri beyaz tüylerini okşayarak kendi endişeli halini de yatıştırmak istemişti ama karnındaki miniklerin artan sıklıklarla varlıklarını hatırlatmaları buna engel oluyordu. Onlar da bu gergin havayı hissetmiş ve neler oluyor  biran önce kendi gözleriyle görmek istiyor olabilirler miydi acaba? Cesur beklemekten yorgun düşmüş ve daha fazla daynamayıp yatağına yatalı çok olmamıştı ki rüyasında annesinin ona seslendiğini duydu. Ses öyle derinden ve cılız geliyordu ki bunun bir kabus olduğunu düşünmeye başladı.  Bu şekilde, zaten pek de huzurlu olmayan uykusundan uyandı ve hem annesinin iyi olduğunu hem de babasının gelip gelmediğini görmek için yan odaya koştu. Odaya vardığında gördüğü manzara Cesur’u olduğu yere adeta çivilemişti. Annesi henüz kaç tane olduklarını bilmediği kadar çok yavru tavşanın yanında odanın ortasına yere uzanmıştı. Babası hâlâ görünürde yoktu. Biraz huzursuz uykusunun, biraz da aşağı yukarı yükselip alçalan et parçalarından ibaret gibi görünen bir sürü yavrunun etkisiyle soluk alıp vermeyi bile unutmuştu Cesur. Çok değil birkaç saat önce bu yuvada nefes alan iki tavşan vardı sadece. Şimdiyse bir, iki , üç, dört … sekiz yani tam on tavşan olmuşlardı. Sadece kısa bir süreliğine gözlerini kapamıştı ve bir sürü yavru biricik annesinin etrafına üşüşüp onu yorgun düşürmüştü. Sonunda  yeniden nefes almayı hatırladığında annesi varlığını hissedip gözlerini araladı ve sesinin en cılız haliyle “Cesur” diye seslendi. O an anladı Cesur az önce rüya görmediğini. Silkelenip kendine geldi ve ağır adımlarla annesinin yanına yaklaştı. “Erken geldiler. Doğum odasının sonundaki tüyleri alıp buraya getirmen gerek Cesur. Yoksa ölecekler.” dediğinde Cesur birkez daha donup kaldı. Annesi kapalı alan fobisi olan oğlundan doğum için kazdığı tünele girip oraya bıraktığı tüyleri alıp getirmesini mi istiyordu? Doğumundan tutun da karakterine ve korkularına kadar Cesur farklı bir tavşandı. Çok nadirdir tek çocuk olarak dünyaya gelen tavşan ama Cesur tek başına gelmişti işte. Tünel kazmak, eşmek o daracık yollarda gidip gelmek tüm tavşanların doğasında vardı ama Cesur bir kere denemiş bir daha da adım atmamıştı o daracık, kapkara uzun yollara. Duyduklarına inanamaz halde kocaman olmuş gözleriyle annesine bakarken annesi besbelli bütün gücünü kullanarak tekrar etti: “Onları tüylerimle ısıtmak zorundayım. Git haydi! Yapabileceğini biliyorum” Babası henüz gelmediğine ve annesi de bu halde hiçbir yere gidemeyeceğine göre iş Cesur Bey’e düşüyordu. Belli belirsiz başını salladı Cesur ve dönüp uzaklaştı yanlarından. Evin en küçüğü birden evin kendisinden yardım beklenen en büyüğü oluvermişti. Annesinin onun yardımına ihtiyacı vardı. Kardeşlerinin hayatta kalabilmek için onun yardımına ihtiyaçları vardı. Denemek zorundaydı. Endişe tüm bedenini aleve verirken patileri inadına buz kesmişti. Kendini tünelin önünde bulduğunda ne zaman alt kata inip kapıdan çıkıp buraya kadar geldiğine dair hiçbir fikri yoktu. Derin bir nefes aldı. Ve bir umut etrafına bakındı belki yaklaşmakta olan babasını görür diye. Ama hayır kimseyi göremedi ışığı titreyen gözleri. Belli ki bu görev Cesur’undu. Bir derin nefes daha alıp annesini düşünerek küçük, titrek bir adım attı tünele doğru. Sonra bir adım daha. Onca yavruya nasıl isim bulacaklardı şimdi? Eh bu kadar zahmete katlandığına göre Cesur’un da birkaçının ismini seçmesine izin verirlerdi artık. Biri Karbeyaz olacaktı kesin.

Annesi kardeşlerinin üzerini tüyleriyle kapattığında yavrular bu kez de yükselip alçalan tüy yumaklarına dönmüşlerdi. Ne zaman tavşan gibi olacaklardı bunlar? Cesur başardığı işe inanamaz bir halde onları izlerken ve Sade Hanım oğlunu koklaya koklaya öperken şaşırma sırası kapının önünde soluksuz onları izleyen Fırtına Bey’e gelmişti.

Bettra



HAYAT IŞIĞI




Üç yıl geçti... Ne yazıldığı ne de söylendiği kadar kolay geçen, kendi dünyamın haritasını baştan sona yeniden çizen üç koca yıl. Buzdolabının üzerindeki notluğu alıp evdeki eksikleri yazmaya çalışırken aynı anda aklımdan o çok güzel el yazımdan geriye hiçbir şey kalmadığı geçiyordu. Ne komik... Yitip giden onca şeyin arasında ben kalkmış el yazım bozuldu diye dertleniyordum. Artık kargacık burgacık bir el yazım olduğuna emindim. Aslında değildim! Ve kimseye soramıyordum. Çünkü ne gerçeği duymaya cesaretim vardı ne de daha fazla yalan için yerim. Sonra dün kırdığım son kadeh geldi aklıma ve listeye şarap kadehini de ekledim. Her seferinde kırmayı beceriyorum ama ıııh şişeden içmeyi sevmiyorum. Belki bir gün kadehlerin şeklini de unutursam o zaman eklerim kadehleri de vazgeçtiklerim listesine.

Biliyor musunuz hangisi daha kötü bir türlü karar veremiyorum. Doğuştan kör olmak mı yoksa sonradan bir ömür karanlığa mahkum kalmak mı? Karanlık dediysem beyni ve gözleri arasındaki ilişki sona ermiş biri olarak tek gördüğüm ışıksız bir gece değil elbette. Herkes böyle sanır. Soluk alıp vermeye ebedi bir karanlıkta devam ettiğimizi. Oysa bazen sürekli değişen, dikkatimi dağıtan ve rahatsız edici derecede parlayan ışıldamalar da görüyorum. Söylemek istediğim denizin mavisiyle, ormanı örten ağaçların ton ton yeşiliyle, elmalı şekerin kırmızısıyla hiç tanışmamış olmak mı kötü yoksa bilip her birini ayrı ayrı sevip onları bir daha asla gerçekten göremeyeceğini her doğan güneşle yeniden hatırlamak mı? İnsan.. yine de içine düştüğü her koşulda bir iyi yan bulmaya çalışıyor zamanla. Sanırım ben daha şanslıyım. En azından  hala görebilen rengarenk hayallerim var. Ve neyseki onları da kör edebilecek, güneşi olmayan kapkara bir göğün altına hapsedecek bir uğursuzluk henüz doğmadı.

Uğursuzluk deyince. Sizi nerede, nasıl yakalacağını bilmiyorsunuz işte. Ve bir kere soludunuz mu onun o katran karası, is kokan ruhunu hayatınız sanki bir girdabın içinde siz ne olup bittiğini anlayamadan yeniden şekillediriliyor. Yiten yittiği, giden de gittiği ile kalıyor.

Ahmet yani hayatta olmayan eşimle koca koca dört torba dolusu  kışlık giysi ve oyuncakla yola çıkmıştık aralık ayının yirmisinde. Ahmet’in köyüne gidiyorduk. Öğretmen teyzesi babasız ya da ekonomik durumu kötü olan birkaç aileden söz etmişti. Biz de hem onlar hem de biz yeni bir yıla umutla ve gülümseyerek girelim istemiştik. İstemiştik ama  nereden bilebilirdik bazılarımızın yeni yılı hiç  göremeyeceğini? Üzerinden kamyon geçmiş gibi olmak diye bir deyim vardır ya hani.. İşte bizim ki deyim olmadı pek. Karşı şeritten aşırı hızla gelen kamyon şoförü kontrolünü yitirince bizim şeridimize daldı ve neyim var neyim yoksa götürdü sonsuzluğa. Beni niye bıraktı? Göreceğim günler mi vardı ?

20 Aralık 2012 Ölüp yeniden doğduğum gün. Takvim yapraklarından sonsuza kadar eksilmesini istediğim gün. O gün ruhumun yarısı ve görme duyum uçup gitti. Bana kalanlarla idare etmeye çalışıyorum. Henüz üç yaşında mutsuz, küskün ve dünyayı tanımak istemeyen bir çocuk gibiyim. Hayata dair ciddiye aldığım hiçbir şey yok. Artık kimse için iyi olamıyorum. Kendim içinse olduğum gibiyim. Üst üste geçirdiğim operasyonlar ve iki yıl süren psikolojik destek çalışmaları sonunda anlaşıldı ki artık tamamen kör ve major depresyonlu biriydim. Bu süreç boyunca yardımlarını gönülden kabul ettiğim üç arkadaşım da nefes almıyordu. Ve onları yani sakinleştiricilerimi yanımdan biran olsun ayıramıyordum. Yoklukları en büyük korkumdu. Kimse onlar kadar iyi gelmiyordu bana. Hoş zaten pek kimsem de kalmamıştı çevremde ilk zamanlar ki gibi. Büyük travmalardan sonra depresyon elbette oluşması en doğal ruhsal durumlardan biriydi ve başlangıçta herkes acıma dolu ve ıslak gözleriyle etrafımda dönüyordu. Zamanla sonbaharda dökülen yapraklar gibi dostlarım da birer birer düştüler toprağa. Eğilip toplamadım hiçbirini. Biliyordum yeniden yeşeremeyeceklerini.  Görmüyordum ama günbegün daha iyi duyuyor ve daha iyi hissediyordum. Dünyayı istemeden de olsa çok başka yönleriyle algılıyordum. Görmeyen gözlerimle yüzlerdeki maskeleri görenlerden daha iyi fark edebiliyordum. Kimse etrafında görmeyen, bu haliyle nasıl başedeceğini bilmeyen, öğrenmek için de çabalamayan ve kendini işe yaramaz hisseden biriyle uzun süre birlikte olamıyordu. Hep mutluluğu arayan insanın doğasına aykırıydı bu. Ben bile ilaçlar olmadan tahammül edemezken kendime onlardan daha fazlasını istemek de haksızlık geliyordu. İnsanlarla birlikteyken içimde sağa sola kaçışan, odalarına kapanan kelimelerim ancak birbaşımıza kaldıktan sonra uzatıyordu başlarını dışarı. Dut yemiş bülbüle dönüyordum etrafıma üşüşüp bana nafile teselli cümleleri sarfeden ve acıyan gözlerini üzerime dikenlerin yanında. Kimseye anlatacak bir şeyim yoktu. Ne onların acıma dolu iyileştirme çabalarına tahammül edebiliyordum ne de yanlarında eski ben olabiliyordum.

Ta ki gerçek ve içten yanan bir ışık bulana kadar. Tuhaf.. Bir kazayla neyim var neyim yok alırken ellerimden başka bir ışık yaktı bana hayat. Annemin zorla götürdüğü bir kitap dinleme buluşmasında tanıştım Onur’la. Sesinde, sakinliğinde bir şey vardı anlatamadığım ama her gün duymak ve hissetmek istediğim. Haftada bir yapılan okumaları kaçırmaz olmuştum. Zamanla okumaların dışında da onu dinler buldum kendimi. Ben sustukça o konuştu yılmadan. Tüm sakinliğiyle endişeden, sahtelikten uzak halleriyle dolaştı ruhumun odalarını. En saklı kelimelerimi bulup çıkardı gizlendikleri yerlerden. Ve birgün kimsenin yapmaya cesaret edemediğini yapıp uzattığımı söyledi acımadan. Abarttığımı. Artık yardım için uzanan elleri geri çevirmemin bencillik olduğunu ve gerçekten iyiliğimi isteyenleri yaraladığımı. Göremeyişimin dünyayı durdurmadığını hatırlattı bana ve dışarıda yaşamaya, gülmeye devam eden  milyonlarca engelli insandan bir farkım olmadığını. Yeniden gülmek yeniden yaşamak için benim de birçok sebebim olduğunu gösterdi. Bilmiyorum nasıl kopardım zincirlerimi ama sonunda teslim oldum ona. Birkez daha, nefes alan birine inanmayı seçtim. Beni Altı Nokta Körler Derneği ile tanıştıran, internet gazetelerinin ‘dinle’ butonunu, sesli kütüphaneleri, geliştiğini sandığım duyularımı çok daha iyi kullanmamı, sinemaya yeniden gitmeye cesaret etmemi sağlayan ve hayatımı daha yaşanabilir hale getiren Onur oldu.

Sonra bir gün deniz kenarında oturmuş, martıları dinlemek için ara vermişken sohbetimize “Ah!” diyerek kalktı sandalyesinden. Adımları önce uzaklaştı sonra nefesini duyabileceğim kadar yakınıma döndü. Kısa bir süre devam etti sessizlik. Dayanamayıp “Ne oldu?” diye sordum. Yerine oturdu ve sağ elimi kendine doğru çekip avcumu açtı. İçine bir kağıt koydu. Ben parmaklarımı kapatırken söyledikleri belki de hayatın benden özür dileme şekliydi: “Alışveriş listen düşmüştü de onu yakaladım uçup gitmeden. Sahi ne kadar güzel bir el yazın varmış senin…”


Bettra 




31 Mar 2015

ORTAYA KARIŞIK: WATTPAD & RAJKUMAR HİRANİ: ÜÇ APTAL & PK

                                                                                                                                                

 Tam bir filmkolik olarak uzun zamandır (Bu, benim için bir iki haftalık bir zaman dilimini ifade ediyor) film izleyemiyordum. İzleyemiyordum derken şöyleki: Son zamanlarda Wattpad uygulmasına öyle sarmış durumdayım ki kendime ait hemen tüm zamanım wattpad de geçiyor. Sporda, bir sebeple Kuzey'i, başka birini  ya da bir şeyi beklediğim sıralarda, akşam Kuzey yattıktan sonra… Yani her fırsatta. Benim gibi elektronik ortamda gazete ya da kitap okumaktan keyif alamayan, illaki sayfalara dokunmayı seven biri olarak bu ciddi bir değişim. Wattpad olmuş valla! Telefonunuzdaki sanal dükkandan indirdiğiniz uygulama için çok basit bir üyelik işleminin ardından wattpad kitaplığınıza eklemek üzere size farklı türlerde birkaç kitap alternatifi sunuluyor. Kitapların görsellerine tıkladığınızda yazarın bir özeti ile konu hakkında bilgi sahibi olmanız sağlanıyor. Yanılmıyorsam üç kitap seçmeniz isteniyordu hesabınızı oluşturduğunuz ilk anda. Seçtiğiniz kitaplardan birini okumaya başladığınızda her sayfa bitiminde benzer türlerde kitap önerileri geliyor kitaplığınıza yeni ilaveler için. Ayrıca siz de istediğiniz zaman bir tür ya da adını bildiğiniz bir wattpad yayını varsa aratıp ekleyebiliyorsunuz okuma listenize. Dünyanın dört bir yanından yazma heveslisi ya da sevdalısı milyonlarca insan yazıyor wattped de. Bu, bazılarının zaman israfına sebep olurken bazılarının da yarattığı harikalarla tanışmanızı sağlıyor. Kitap ücretlerinin de hayli yüksek olduğunu düşününce ekonomik anlamda da ciddi yarar sağlıyor. Üstelik her an yanınızda! Teknolojiyle pek içli dışlı olmayan sadece işini görüp kalanı sevdalılarına bırakmayı tercih eden ben elbette biraz geç tanıştım Wattpad ile. Geç oldu ama güç olmadı ve çok da güzel oldu. Benim gibi bu tip gelişmelerle sonradan tanışan ve okuma sevdalısı biriyseniz deneyin. Pişman olmayacaksınız :)


Gelelim asıl konumuza: Rajkumar Hirani. Bildiğiniz ya da adından tahmin edebileceğiniz gibi kendisi Hintli bir yönetmen, senarist ve editör. Ne yazık ki sadece iki filmini izledim: PK ve 3 İdiots (3 Aptal) Filmlerin ikisi de birbirinden güzeldi. İkisi de mesaj kaygısı taşımadan mesaj veren, dünyayı daha yaşanılası bir yer yapmaya yetecek ilacın her birimizin ruhunda zaten var olduğunu gösteren filmlerdi. Hani hiç unutamayacağınız, hafızanıza, ruhunuza benliğinize kazınan filmler olur ya hah tam olarak öyle filmler ikisi de. Hirani ile bu kadar geç tanışmış olmak sinema öğrencisi ve aslında Hint sinemasına her zaman sempati duyan ben için büyük bir ayıp. Ama zararın neresinden dönersek kardır ve ne mutlu ki sonunda tanışabildim öyle değil mi? İzlemelisiniz! Ve tavsiye etmelisiniz! Son cümlem gereksiz oldu. Çünkü izlediğinizde siz de herkesin biran önce bu filmleri izlemesini, mutlu olmasını, sorgulamasını, hayatı bu kadar karmaşık ve stresli hale getirenlerin insanlar olduğunu hatırlayıp içlerinin yeniden umut ve yaşama sevinciyle dolmasını isteyeceksiniz. Dediğim gibi sadece iki filmini izledim ve hayranı oldum Hirani'nin. Ne güzel yazmış ve yönetmiş! İki filmle bir yönetmeni tanıyamaz ya da genel çıkarımlarda bulunamazsınız elbette. 3 Idiots 2009, PK 2014 yapımı. Ancak iki filmin de ortak özellikleri şöyle: İkisi de uzun filmler.  Her iki film de sistemin genelini eleştiriyor. Her iki film de hangi dinin inananı, hangi ülkenin insanı olursanız olun, hangi işte hangi ünvan altında çalışırsanız çalışın asıl önemli olanın iyi ve mutlu bir insan olmak olduğunu söylüyor. Kitlelerin değil iç sesinizin peşinden gidin, tabuları yıkın ve sadece İYİ olun diyor. Mutluluğa, aşka ve dünyadaki cennete tam olarak bu yolla erişebileceğimizi anlatıyor. Hint dansları ile içinizi kıpır kıpır yapıyor. Hirani hem çok ağlatıyor hem çok güldürüyor. Bence onun filmlerinde kana kana içip tüylerimi diken diken yapan şeyin adı: Saflık… İnsanın saf yanını gösteriyor. Saf olanı öne çıkarıyor. Saf olanın da mutlu ve başarılı olabileceğini hatırlatıyor. Hile olmadan, ayak kaydırmadan, düşmanlık, haset etmeden, hırsların peşinde koşmadan, şark kurnazlığı yapmadan sadece İYİ nin peşinden giderek, hayata ve bizi hayatta tutan şeylere tutkuyla tutunarak da hayatta iyi yerlere gelebileceğimizi söylüyor. Çok mu ütopik buldunuz günümüzün strateji dünyasında…? Bunu ütopik hale getiren bizleriz, dünya dışı güçler değil… Saf olanı, iyi olanı önemsememek, sistemin, kuralların ve şablonların kölesi olmaksızın başarıya ulaşmanın mümkün olmadığı kodlanıyor beyinlerimize her gün her saat her dakika… Başkalarının doğrularını yaşamak, başkalarının yanlışlarından kaçınmak, başkalarının ideallerinin peşinden koşmak.. Başkalarının bizim için çizdiği yolda yürürken kendimizden olabildiğince uzaklaşmak. 

Yani o kadar çok öte yandan o kadar güzel ve doğru şey söylüyor ki Hirani, burada yaz yaz bitmez. İyisi mi siz  bu film severin lafına inanın ve ilk fırsatta 2,5 saatliğine Hirani'nin dünyasına dahil olun. Gülün, ağlayın  ve bize söylediklerini düşünün… Daha iyi ve daha mutlu bir dünya mümkün…

Sevgiler,
Bettra

14 Mar 2015

KENDİME DÖNÜŞ...

Yıllar sonra sayfamı açıp burada olmak. Parmaklarım titriyor… Kelimelerim itiş tepiş içimde. Korkuyorlar mı..? Heyecanlılar mı? Mutlu..? Kalpleri olsaydı eğer her birinin yerinden çıkarcasına attığını söyleyebilirdim. Öyle uzun zamandır dinlemiyorum ki onları.. Kimi gün ölüm gibi sessiz kimi gün bayram yeri gibi şenlikliydiler biz buradan uzaktayken.Ve ben çoğu zaman öyle meşguldum ki kendim dışımdaki başka işler ve varlıklarla, tamamen sırtımı döndüm onlara. Tutkularını söndüremeyeceğimi, sancılarını çekip onları dünyaya getiremeyeceğimi bilmenin ızdırabıyla derin ve tüylerimi diken diken eden nefeslerimle daha derinlere ittim her birini. Kelimelerimi.. Hikayelerini… Özledim dersem yetmez… Unuttum dersem yetmez… Paslandım dersem.. Doldum taştım dersem.. Pişmanım dersem az kalır… Uzun bir geceydi diyelim. Tam dört yıl süren ve bir yanı çok uzun ve fırtınalı, ağrılı sancılı bir gece. Her dakikasında kendi güneşimi yeniden doğurmayı, kendime geri dönmeyi beklediğim bir gece. Kaybolduğum, kendime yabancılaştığım, zifiri karanlıkta el yordamıyla bile ruhumu bulamadığım bir gece.

Şimdi buradayım. Bir bayram günü okulun tüm öğretmen ve öğrencilerinin karşısına çıkıp ilk şiirini okuyacak bir öğrenci gibi titriyorum. İçim bayram yeri. Öyle çok şey var ki yazmak istediğim. Yazmaktan söz ettiğinde tüm hücreleri titreyen biri yazmalı öyle değil mi..? Durmadan, pes etmeden, bir daha sözsüz sedasız o karanlığa geri dönmeden yazmalı. Ne olursa olsun ruhunu bu ışıktan mahrum bırakmamalı…

Kuzey dört yaşında…

Görüşürüz ;)
Bettra



13 Ara 2012

BEKLENEN GÜN - 15



Okuyucuya Not: Ana karakterlerden "Bettra",  hikaye boyunca bundan sonra "Daphne" olarak anılacaktır ve hikayeyi Daphne'nin ağzından yazmaya başladım. Bilgilerinize sunarım :)

Cumartesi Sabah

Perşembe gününden beri onu görmüyorum. Yemeklerimi Harmony getiriyor ve çalışma odamı  kullanma talebim reddedildi. (Bunun yerine sadece I Pad ve I Pod’uma kavuşturuldum. Elbette internetsiz! )Hala burada olma sebebimin Alexander olduğunu ve bir de karşılaştığımız o geceden beri zamanlı zamansız ortaya çıkmalarını düşününce onu bunca zamandır görememek garip geliyor. Ve böyle hissetmekten hoşanmıyorum. Yani içten içe onu bekliyor olmaktan. Beni burada zorla tutan o kendini beğenmiş, dediğim dedik adamı görmek için can atmaktan nefret ediyorum. Hislerim bir başkasına aitmiş gibi, üzerlerinde en ufak bir etkim yok. İçimde bir yanım hala buradan arkama bile bakmadan kaçmam gerektiğini söylüyor ama ne yazık ki onu gün geçtikçe daha az duyuyorum. Duymamam için sağır olmam gereken diğer tüm seslerse sadece onu konuşuyor. Söylediği gibi yapıp olanları fazla düşünmemeye çalıştım ama bu konuda da pek başarılı değilim. Kara Şato’ya taşındığım günden beri burada ve kasabada yaşadığım her şeyi tekrara alınmış bir film gibi aklımda defalarca izledim. Belki bu şekilde ne yapmam gerektiğine dair inanacağım ve peşinden gideceğim bir sebebim olur diye.  Ama hiçbir şey bana neyin tam olarak doğru olacağı konusunda bir cevap vermedi. Her şey hala aynı oranda doğru ve aynı oranda yanlış gibi. Konunun özeti şu: Sadece iki buçuk aydır yaşadığım bu ülkede, bu şehirde, kendi evimde üç vampir tarafından, ya da bir bilemiyorum, alıkonuluyorum. Hiç kimseden yardım isteme fırsatı bulamadım. Bütün bu, hayatınızda başınıza gelmesini isteyeceğiniz en son şeyler listemdeki çok sayıda tik  yetmiyormuş gibi bir de Alexander’a karşı hissettiğim tuhaf ve gözardı edilemeyecek kadar güçlü duygular var. Onu sadece birkaç gündür tanıyorum ve şu halime bir bak! Onda ne bulduğumdan bile emin değilim. Sadece yakışıklı. Pekala fazla yakışıklı. Çok yakışıklı! Ve çok çekici. O sert çizgili, güzel erkeksi yüzüne bakıp etkilenmemek için cinsel tercihlerinizin farklı olması gerek. Aslında bu durumda bile tercihlerinizi yeniden düşünmenizi sağlayacak kadar büyüleyici olduğunu düşünüyorum. Ah evet doğru kelime: Büyüleyici ! Pekala tamamen sinir bozucu ve fazla erkeksi olmasına rağmen “istediği zaman” kibar ve anlayışlı olmayı başarabildiği birkaç olay da hatırlıyorum. Yine de bütün bu kusursuz fiziksel özellikler ve birkaç ince davranış onu bay mükemmel yapmaya yetmiyor. Fakat ben bay yanlışlar yumağına fena halde takmış durumdayım!

Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süredir yatağımda bu düşüncelerle dönüp duruyorum. Saat dokuz çeyrek olmuş ama henüz yataktan çıkmak istemiyorum. Ve tahmin ettiğim gibi bu sefer tavana bakıp düşünmek işleri kolaylaştırmıyor. Ancak istemesem de bu akşam başarmak zorunda olduğum ve ne olduğunu henüz bilmediğim bir planım var. Daha doğrusu Harmony’nin bir planı var. Kendimi kendimden korumak ister gibi kollarımı göğsümde birleştiriyorum ve perşembe akşamı Harmony’le yaptığımız konuşmayı düşünüyorum. Düşüncelerimin bu konuya kaymasıyla kalbim deli gibi atmaya başlıyor. Göğüs kafesim daralıyor. Derin derin nefes alma ihtiyacı hissediyorum. Sıcak basıyor. Bana gerçekten yardım edecek mi edebilir mi emin değilim. Ona tam olarak güvenemeyeceğimi de hissediyorum. Yine de ortak bir amacımız var: Buradan gitmem. Buna sarılıyorum ve yardım edeceğine inanıyorum. İçimde gitmek istemediği için surat asan ve yaşayacağım muhtemel pişmanlığı hatırlatıp duran kızı görmezden gelip ona sırtımı dönüyorum. Pekala Harmony’le konuşmamız şöyle gelişti:

Perşembe akşamı yemeye pek de hevesli olmadığım yemeğimi Harmony getirmişti (Ve dün de bütün öğünlerimi o getirdi!). Alexander’ı tercih edecek olsam da Harmony’le konuşmak istiyordum. Çok kişilikli ruhumun hissettiği saçma suçluluk duygusunu görmezden gelerek ve Alexander’ın “Kaçsan bile seni bulurum” uyarısını küçümseyerek Harmony’nin yardımıyla şatodan çıkmanın bir yolunu bulabilirim diye düşünüyordum. Alexander abisiydi ama açıkça belli oluyordu ki bazı fikir ayrılıkları yaşıyorlardı. Buradaki varlığımdan hoşnut olmadığını hissediyordum. Nedenini bilemesem de beni sevmediğinden emindim. Beni burada istemiyordu. Ben de burada kalmak istemiyordum. Bu durumda bir anlaşma yapabilirdik, öyle değil mi? Bir de kaçamama ihtimalime karşılık şu G&G yi düşünmeden edemiyordum. Bunun ne anlama geldiğini de sormalıydım. O akşam küp küp doğranıp önce süt, sarımsak ve kekikle marine edilmiş ızgara tavuklu salata ve kolamla odama geldiğinde Alexander yerine onu görmenin yarattığı hayal kırıklığını düşünmemeye çalışarak elimden geldiğince sıcak bir şekilde teşekkür ettim.  Aklımdan geçenleri yüksek sesle söylüyormuşum da o da ilgiyle beni dinliyormuş gibi kafasını sağa eğmiş bana bakıyordu. Yüzünde “Yine ne haltlar karıştırmayı planlıyorsun” diyen hafif ve meraklı bir sırıtış vardı. Sanırım bundan da cesaret alarak direk konuya girdim.

-Burada kalmaya devam etmemden hoşlanmadığını biliyorum Harmony. Ben de çok hoşnut olduğumu söyleyemem. İşler gün geçtikçe daha karmaşık bir hal almaya başladı. Benim için baş etmesi oldukça güç bir durum. Aklı başında her insan gibi korkuyorum ve biran evvel olabildiğince uzağa gitmek istiyorum.

Söylediklerimi sindirmesi için bir kaç saniye susup benden ayırmadığı karanlık gözlerine cesaretle bakmayı sürdürdüm.

-Belki sen..  yardım edersen .. buradan çıkabilirim.

Ah Tanrım işte söylemiştim! Kaçmak istiyorum demiş ve yardım istemiştim. Biliyorum beni burada tutan adamın kardeşinden yardım istemek kulağa çok akıllıca gelmiyor ama  bir şekilde işe yarayacağını hissediyordum. Ya da belki de sadece işe yaramasını umuyordum.

Bana daha uzun gibi gelen birkaç saniye boyunca Harmony hiçbir şey söylemedi. Yardım etmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Karnımda heyecan ve endişe kaynaklı sancılar belirmeye, avuç içlerim terlemeye başlamıştı. Sonunda konuştuğunda cevabı basit bir soru sormuştu:

-Neden sana yardım edeceğimi düşündün?

-Çünkü beni  burada istemiyorsun Harmony. Nedenini bilmiyorum ama şatodaki varlığımdan hoşlanmadığını hissediyorum. Alexander’ın da kalmam konusunda neden bu kadar ısrarcı olduğundan emin değilim, aklıma gelen fikirler daha çok bir korku filmi sahnesi gibi. Sonuç olarak endişe edecek çok şeyim var ve gitmek en akıllıca karar gibi görünüyor. Aslında daha çok son hızla kaçmak istiyorum desem daha doğru olur.

Bunu söylediğim anda tam anlamıyla doğruyu söylemediğimi bütün varlığımla biliyordum. Ama aklı bir karış kafada ve neredeyse aşık yanımı dinlemek istemiyordum. Korkacak bu kadar çok şeyim varken dinleyemezdim.

Saçlarını ilk kez toplu gördüğüm Harmony teklifimle ilgilenmişti ki ben ne olduğunu anlayamadan kapının önünden geçip gitti ve pencere kenarındaki en sevdiğim koltuğuma oturdu. Hızıyla saçlarım usulca havalanmıştı. Onun kadar zarif ve etkileyici olmak nasıl hissettirir merak ettim. Belki de bu kibirli ve sonsuz özgüvenli hallerinin nedeni bir dişinin sahip olabileceği tüm silahlara sahip olmasıydı. Ah Alexander’ın da sıklıkla benzer bir ruh hali içinde olduğunu düşünecek olursak elbette bu genetik de olabilirdi. Bacak bacak üstüne attı ve bir anlaşma yapmak üzereymişiz de elinde en fazla kozu bulunduran oymuş gibi rahat ve tam ona yakışır bir kasıntılıkla arkasına yaslanıp ellerini koltuğun iki yanına koydu. Dudaklarını büzdü. Ve bana bakmayı sürdürdü. Tanrı aşkına ne düşünüyordu? Dayanamayıp sordum:

-Evet Harmony ne diyorsun? Yardım edecek misin? Burada bütün gün cevabını bekleyemem.

- Siz insanlar, dedi gülerek .

-Aslında haklısınız zaman sınırlı olunca bu kadar telaşlı olmak doğal oluyor öyle değil mi?

Keşke bir koltuğum daha olsaydı, diye düşünüyordum. O zaman karşısına geçip ben de rahat bit tavırla oturabilirdim. Oysa şimdi bir öğrenci ya da patronuyla görüşen bir çalışan gibi ayakta dikili kalmıştım.

-Başaramazsan başına neler gelebileceği hakkında bir fikrin var mı? Ben bir şekilde yırtarım. Alexander bağırır çağırır öfkeden deliye döner, hayatımı zindana çevirmek için her fırsatı değerlendirir ve en fazla bir kaç yıl sonra unutmasa da unutmuş gibi yapar. Sakinleşir. Ben onun tek akrabasıyım Daphne. Ailesinden geriye kalan biricik küçük kız kardeşiyim. En kıymetlisiyim. Beni incitemez. Ama sana neler yapabileceğini düşünmek…

Kaşlarını kaldırıp soran gözlerle baktı. Sanırım bana emin olup olmadığımı soruyordu. Yutkundum. “Kaçmayı başarsan bile seni bulurum ve o zaman bunu hiç yapmamış olmayı dilersin” Alexander’ın sözleri aklımdaki onca şeyin arasından birden yeniden öne çıkmıştı ve tekrar tuşuna basılmış teyp kaydı gibi sürekli yinelenip duruyordu: “.. bunu hiç yapmamış olmayı dilersin…” O anda Harmony’den yardım istediğim için bin kere pişman olmuştum. Zarar görmemi istiyorsa Alexander’a gidip pekala ne işler çevirmeye çalıştığımı anlatabilirdi. Bu düşünceyle tüylerim diken diken olmuş birden ürpermiştim. Sadece birkaç dakika önce Harmony’nin bana yardım edebilecek tek kişi olduğunu düşünürken şimdi çok büyük bir hata yaptığımı düşünüyordum. Ne halt etmeye onu bu işe bulaştırmıştım ki? Yine de dik duracaktım. Bu görünüşte küçük ama kim bilir bilmem kaç yüzyıl yaşındaki cadının karşısında titremeyecektim. Ve birden aklıma başka bir yol denemek geldi.

-Beni neden burada tutmak istediğini biliyor musun Harmony? Bana söylemiyor. Yani zamana ihtiyacı olduğunu falan söyledi. Sanırım şu toplantıdan sonra söylemeyi planlıyor. Aslında kalma nedenimi öğrenmek istediğimden o kadar da emin değilim. Sonuç olarak siz vampirsiniz ve bir insanla yapabilecekleriniz arasında benim için olumlu sonuçlanmayacak pekçok şey var  öye değil mi?

Son cümlemi söylerken duymaktan korktuğum şeyler yüzünden belki, sesim kısık çıkmıştı. Bir vampir, bir insanla ne yapardı ki? Karnını doyurmaktan başka? Öte yandan içimde bir yerlerde hala mantığını kullanabilen bir parçam aptal olma senden beslenmek isteseydi bunun için beklemesine gerek olmazdı diyordu. Yine de ona nasıl güvenebilirdim ki?

Harmony bir yandan sıkıntılı bir yandan da söylediklerimle eğlenir gibi görünüyordu. Belki de cüretime o da şaşırmıştı. Ve ben nefesimi tutmuş bildiği bir şey varsa söylemesini bekliyordum.

-Dürüst olmam gerekirse Daphne abimin seni beslenmek için kullanmayı planladığını sanmıyorum.

Sol kaşını kaldırıp başını salladı. Budala abime inanamıyorum ama durum bu, der gibi.

-Bunun için önünde koca bir kasaba var. Ne yazık ki asıl amacını ben de bilmiyorum. Bilseydim bile bunu sana söyler miydim..? Hımm kim bilir? Bu, duruma göre değişirdi sanırım.

Tanrım! Benimle resmen dalga geçiyordu. Zaman zaman yüzünde sıkıntılı bir ifade oluşsa da alaycılığını hiçbir şey tam olarak maskeleyemiyordu. Aklından geçenleri bilmek için neler vermezdim! Doğruyu söyler gibiydi. O da Alexander’ın benimle ilgili planlarını bilmeyi çok istiyordu. Yine de kardeşi olarak bilmiyor olması tuhaftı .

-Abim ketum biridir Daphne. Gerekmedikçe, zamanı gelmedikçe planlarından kimseye söz etmez. Bunu biraz da işlerin planladığı gibi gitmesi için yapıyor sanırım.

Harika! Beni burada zorla tutan adamın kardeşinden yardım istemiştim ve belli ki yardım etmeyecekti. Alexander’ın planlarından da haberdar değildi. İşte şimdi dakikalar öncesine göre çok daha avantajlı bir konumdaydım! İşler bundan daha can sıkıcı bir hal alabilir miydi acaba? Yüzümü buruşturmuş ve varlığını yok sayarak ağır adımlarla ilerleyerek yatağımın ayak ucu tarafına çökmüştüm. Başımı ellerimin arasına aldıdığımda tek isteğim bir kez daha bütün bunların bir kabustan ibaret olmasıydı. Bitmesini istiyordum. Tek bir tane daha soru işaretine tahammülüm kalmamıştı. Rüyalarımı hatırladım. İstanbul’dayken her gece ve neredeyse her uyuduğumda gördüğüm o karışık rüyaları. Her seferinde önüne gelip içine giremediğim şatonun içinde beni neyin beklediğini sonunda öğrenmiştim. Ama şimdi de öğrenmem gereken başka şeyler vardı. Muhteşem Alexander’ın benimle ilgili çok gizli planları gibi. Tanrım belki de sadece birkaç günlük ömrüm kalmıştı ve ben burada kapana kısılmış kedi gibi sadece miyavlayabiliyordum. Ah bir kedi olsam en azından ölmeden önce yüzlerine geçirebileceğim pençelerim olurdu. Ben de o bile yoktu!

-Sanırım en uygun zaman cumartesi akşam. Toplantı başladıktan sonra.  Ama etrafta dişiler olacak ve şuanda onlarla ilgili ne yapabileceğimden emin değilim. Bunu düşünmem gerekecek.

-Ne?

Yüzüne keyifli bir sırıtış yayılmıştı.

-Hadi biraz yaramazlık yapalım! Hala kaçmayı istiyor musun?

Tanrım! Kabul etmişti. Bana yardım edecekti. Sevinç ve heyecanla yerimden fırladım. İçimdeki en salak yanım neredeyse önünde diz çöküp sevinçle gözlerine bakmak bana yardım etmeyi kabul ettiği için ne kadar mutlu olduğumu haykırmak istiyordu. Elbette ona engel oldum! Sadece teşekkür etmekle yetinmesi gerekecekti. Başka bir şey söylemesine fırsat vermeden atıldım.

-Teşekkürler Harmony.

Başını sallıyordu.

-Teşekkür etmek için çok erken bebek. Başarırsan bana kart atarsın.

Bebek mi? Ve bana göz kırpmıştı! Sanırım ailelerinde genetik olan şeylerden biri de ruhsal gelgitlerdi. Ama şu bebek kısmı beni gülümsetmişti. Biran için onun da benden hoşlanmasını, en azından varlığımdan bu kadar rahatsız olmuyor olmasını istedim.

-Hayır hayır ciddiyim. Senden istediğim şeyin farkındayım. Pekala bunun ikimizin de istediği şey olduğunu biliyorum ama.. her neyse ne demek istediğimi biliyorsun. Umarım başın çok büyük belaya girmez.

-Ah bunu göreceğiz.

Yüzü yine düşünceli bir hal almıştı ama büyük bir sıkıntıdaymış gibi görünmüyordu. Sessizlik yine ortamı sarıp sarmalayınca:

-Eee, dedim. Nasıl yapacağız?

Üst dudağını burnuna doğru büzdü. Ve her iki eliyle koltuğun kollarına bir kez vurarak ayağa kalktı. Bir şey söylememişti. Odanın içinde yürümeye başladı. Kapıya kadar gidip pencereye geri döndü. Ve tekrar kapıya yürüdü. Öyle zarifti ki.. Vücuduyla çok barışık olduğu attığı her adımdan anlaşılıyordu. Erkek arkadaşı, varsa, şanslı adamdı gerçekten. Biran aklıma Alexander geldi. Nasıl bir abiydi acaba? Nedense erkek olsam sadece Alexander gibi bir abisi olduğu için Harmony’e pek yaklaşmak istemeyeceğimi düşündüm. Muhtemelen karabasan gibi adamın üstüne çöküp kardeşinden uzak durmasını falan söylerdi. Tam bir eski kafalıydı.

-Biraz sessiz olur musun Daphne?! Düşünmeye çalışıyorum!

Harmony’nin sesiyle kendime geldim. Bunu nenden sürekli unutuyordum ki? Düşündüğüm her şeyi duyabiliyordu! Durdu . Ve sıkılmış gibi bir sesle:

-Daphne! Onuncu kez okuduğum bir kitap gibisin. O kadar açıksın ki sadece düşündüklerini değil az sonra düşüneceklerini bile tahmin edebiliyorum. Biraz kapalı olmayı dene. Alexander’ın başında uğraşması gereken bir yığın sorun olduğu için şanslısın. Yoksa seni çoktan duyardı ve karabasan gibi çökmek nasıl bir şeymiş bizzat tecrübe etmiş olurdun!

Beni azarlıyor olmasını önemsemedim. Kapalı olmak mı? Bu da ne demek? Ona, bunu çok isterdim ama nasıl yapabileceğime dair en ufak bir fikrim bile yok demek istedim ama tekrar odanın içinde volta atmaya başlamıştı ve muhtemelen bunu düşündüğüm anda zaten beni duymuştu. Sustum ve kendimce sessiz olduğumu sanarak başka bir şeyler düşünmeye çalıştım. Gözlerimi üzerinden çekip pencereye döndüm. O anda koltuğa oturmadan önce hızla küçük tahta masama bıraktığı tepsi bir kez daha gözüme ilişti. Sanırım işin buraya kadar olan, yani kendi üzerime düşen kısmını çözdüğüm için kısa süreli de olsa bir rahatlık yaşıyordum ve bu iştahımı açmıştı. Enerjiye ihtiyacım vardı. İştahım geldiği gibi gitmeden bir şeyler yemeye karar verdim. Koltuğa oturdum ve ağzıma götürdüğüm ilk lokmada aldığım o enfes tatla koltuğuma tamamen yayıldım. Açtım ve bu şaşırtıcı lezzet karşısında tüm tabağı hızla silip süpürmek istiyordum ama kendime engel oldum. Ve biran için gözlerimi kapatıp lokmamı ağır ağır çiğnedim. Bu lezzeti uzun uzadıya hissetmek isitiyordum. Alt tarafı tavuklu bir salata yiyordum fakat belki açlığımdan belki de Harmony’nin ilginç bir şekilde başarılı bir ahçı olmasından kaynaklanıyordu bana daha çok bir lezzet şöleninin ortasıydaymışım geliyordu. Farkında olmadan içimden geçenleri seslendirdim:

-Bu ... gerçekten…. Harika. Mımmm ...

Gözlerimi tekrar açtığımda Harmony karşımda dikilmiş daha çok bir komedi filmi seyreder gibi bana bakıyordu.

-Yemekten hiç anlamıyorsun öyle değil mi?, dedi .

Sanırım yediğim şey bir salata olduğu için böyle demişti. Ama umrumda bile değildi. Çok keyif alıyordum.

-Şuan çok elit bir restaurantın özel bölümünde çok ünlü baş ahçısı tarafından yapılmış çok pahalı bir yemeği yemektense önümde duran bu muhteşem salatayı yemeyi tercih ederim Harmony. Sanırım daha önce hiç bu kadar lezzetlisini yememiştim.

O anda yüzüne yansıyan mutluluğu gördüm. Ah ! Salatayı kesinlikle o yapmıştı. Ve övgülerim ağzının kulaklarına kadar varmasını sağlamıştı. Yemek yemeden ya da yediği şeylerin lezzetini almadan bu kadar leziz bir salata yapmış olmak bence büyük başarıydı. Kendimi bir kez daha benden biraz hoşlanıyor olmasını isterken buldum. Belki de iyi arkadaş olurduk. Ama hemen sonra fark ettim ki buradan kurtulmayı başarırsam bunu Harmony’nin bana karşı beslediği olumlu duyguların azlığına borçlu olacaktım. Belki de ilişkimiz bu düzlemde çok daha iyiydi. Düşünmeye son verdiğimde odanın içinde tekrar bir oraya bir buraya yürümeye başladığını fark erttim. Sessizce bekledim. Dakikalar sonra daha çok süzülmeye benzeyen hareketlerine devam ederken konuşmaya başladı:

-Pekala planımız şöyle olacak.

Gözlerimi üzerinde sabitledim ve soluksuz dinlemeye başladım.

-Sen planla ilgili hiçbir şey bilmeyeceksin.

Nasıl yani? Ona soran gözlerle baktım.

-Çünkü ne kadar çok bilirsen o kadar çok düşüneceksin ve  ikimiz de bu durumda bunun ne kadar tehlikeli olabileceğini anlıyoruz sanırım..

Ah soran gözlerle bakma sırası ondaydı. Ve haklıydı. Birden içimi bir heyecan ve korku kapladı. Kesinlikle planı bilmek istemiyordum. Hiçbir şey söylememiştim ama o her kelimemi duymuş ve cevabını almıştı.

-Güzel. Misafirlerimiz cumartesi günü akşam gelecekler. Güneş battıktan sonra toplanmaya başlarlar. Bundan önce sanırım öğleden sonra olur, Alexander bizzat kendisi gelip seni G&G ye götürecektir. Ve elbette sana bir torba güvende kalmanı istiyorum lafı edecek.

İşte tam sırası gelmişti. Araya girdim.

-G&G tam olarak ne anlama geliyor?

-Gizli ve Güvenli demek. Yeraltıda, uzun ve karışık gizli geçitleri olabildiğince konforlu bir odamız var. Aylarca içinde yaşayabileceğimiz kadar kan stoğumuzun olduğu bir oda. Alexander burada yeteri kadar güvende olmayacağını düşünüyor. Senin için de yiyecek stoğu yapacaktır. Hatta belki de çoktan yapmıştır. G&G dışarıdan ve içeriden hiçbir şekilde ses geçirmiyor. Bilmeyen biri tarafından dışarıdan farkedilmesi neredeyse imkansız. Vampir veya insan ailemizden olmayan ve odaya izinsiz girmeye çalışan herkese karşı sürekli tazelenen büyülerle korunuyor. Gelir gelmez Alexander’ın yaptığı ilk işlerden biri büyüleri yeniden yapmak oldu. Yeraltında olduğu için ailemiz odayı olabildiğince aydınlık bir şekilde dekore etti. Konfor anlamında bir sorun yaşamazsın merak etme. Zaten planımızı hayata geçirebilirsek orada uzun süre kalman gerekmeyecek. Şimdi şunu aklından sakın çıkarma. Gerekmedikçe kaçmakla ilgili hiçbir şey düşünmeyeceksin. Özellikle cumartesi günü. Cumartesi günü Alexander’ın işlerinin çoğu hatta eminim tamamı hallolmuş olacak ve seninle ilgilenmeye vakit ayıracaktır. Yanına gelmeden önce seni dinlemeye başlaması da çok olası. Yüzünde ya da aklında en ufak bir iz görürse her şey biter Daphne anlıyor musun? Başka şeyler düşün. Ne bileyim misafirlerin varlığıdan endişeleniyormuş gibi yap. G&G yi ona da sor. Ne kadar kalacağını, orada nasıl vakit geçireceğini. Bilemiyorum işte sadece başka şeyler düşün.

Ah! Sanırım benim payıma düşen en zor kısım buydu.

-Beni oraya sen götüremez misin? Ben bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyorum Harmony. Düşünmemem gerek dedikçe aklımın kaçmaya kayması çok olası gibi geliyor.

Suratımı astım. Buraya kadar tek yapmam gereken düşünmemekti ve bunu bile başaramayabilirdim. Harmony de sıkıntıyla yüzünü buruşturdu. Sonra kafasını salladı. Başka bir yolu olmadığını anlamıştım.

-Buna izin vereceğimi sanmam ve o istemedikçe ona bunu soramam. Ufacık bir şüphe bile duyarsa her şeyi didik didik eder anlıyor musun? Başka şeyler düşünmeyi başarmalısın. Önünde koca bir cuma günü var. Ve yapacak başka bir işin yok. Dene Daphne! Gitmeyi gerçekten istiyorsan bunu yapmak zorundasın.

İşte can alıcı soru buydu: Gerçekten gitmek istiyor muydum? Hayır hayır kendime bunu yapmayacaktım. Elbette istiyordum. Henüz birkaç gündür tanıdığım ve insan bile olmayan bir adama karşı hissettiğim muhtemelen çok aptalca ve yersiz olan hislerimin elimi kolumu bağlayıp beni burada tutmasına izin vermeyecektim. Gitmek zorundaydım. Gidecektim ve unutacaktım. Nokta.

Harmon’nin beni dinlediğinin farkındaydım. Ama umursamadım. Alexander’ı görüp ondan etkilenmeyen bir kadın hayal edemiyordum. Bu yüzden duruma çok aşina olduğunu farzettim.

-Pekala deneyeceğim, dedim aslında olduğumdan çok daha emin çıkan bir sesle. Endişelerimin yüzüme de yansıdığını biliyordum.

-Güzel yapman gereken bu. Dene ve başar. Yoksa G&G de tahmin ettiğimizden daha uzun bir süre kalman gerekebilir. Aslında bu Alexander için biraz hafif bir ceza şekli olur ama kim bilir? Ne de olsa bugünlerde her zamanki sert ve değişmez davranışlarını sergilemiyor.

Bana süzen gözlerle bakarken içimden hem alıkonuluyorum hem de kaçmak istediğim için cezalandırılabilirim gerçekten harika diye düşünüyordum.

Tak ! Tak!

Hayır. Ah lanet olsun! Lütfen Alexander olmasın, lütfen o olmasın! Kapının vurulmasıyla bugüne geri döndüm. Ve kalbim birden kulaklarımda atmaya başladı. Bütün cuma gününü bu işi düşünmemeye çalışarak geçirmiştim ve perşembe akşamından sonra kaçmayı düşündüğüm tek anda kapım çalınmıştı. Her şey daha başlamadan bitmiş miydi? Hem neden her seferinde beni yataktayken yakalıyordu ki?  Birden aklıma bir önceki sefer geldi. Kapıyı geç açtığımda sinirlenmişti. Ve ben hala kapıdan olabildiğince uzak bir noktada, yatağımda, panik halinde düşünmeye devam ediyordum. Bugün onu sinirlendirmemeliydim. Gerçi kapım henüz sadece  bir kez çalınmıştı. Yine de hızla yataktan çıktım ve kendim açmak üzere kapıya yürüdüm. Yutkunmak daha önce hiç yapmadığım bir eylem gibi geliyordu. Dilim damağım kurumuştu. Kan damarlarımda saçma bir hızla yokuş aşağı akan bir nehir gibi çağlıyordu. İçimden bir kez daha yakarır gibi “lütfen” dedim ve ardıdan tokmağı sola çevirdim.

-Günaydın günışığı.