25 Ara 2009

Birinden hayallerimi cisimleştirmesini isteyebilseydim eğer bu Tim Burton'dan başkası olmazdı. Her zaman düşlediklerimin bile ötesini gösteren "acayip" kelimesinin en doğru ve kulağa en hoş gelen karşılığı sevgili Tim Burton'un dört gözle beklediğim filmi Alice In Wonderland'ın fragmanı sinemalarda dönmeye başladı.

İzledimiş miydiniz? Ahh izlemelisiniz kuzum ;)
Sevgiler,
Bettra.

http://sinema.com/fragman/1161/alis-harikalar-diyari-nda

16 Ara 2009

SUMMER'S BLOOD

Çocukluğundan beri babasının öldüğünü sanan Summer, eline geçen bir mektupla annesinin yalan söylediğini, babasının aslında yaşadığını ve Summer’ın varlığından bile haberdar olmadığını öğrenir. Eski bir resimle yollara düşüp babasını aramaya başlar. Bu arayış ona düşünebileceğinden çok daha fazlasını getirecektir. Resmin çekildiği kasabaya geldiğinde küçük bir markette hırsızlık yaparken şerife yakalanır ve kaçmaya çalışırken Tom Hoxey adlı bir çocuk ona yardım eder. Doğal ve arkadaş canlısı görünen Tom’la bu şekilde başlayan ilişkisi sonunda, Tom’un evinde birlikte olurlar. Ancak ertesi sabah uyandığında gitmeye hazırlanan Summer, Tom tarafından alıkonulur. Tom’un kızlardan çiçeklerinin olduğu özel bir bahçesi vardır ve Summer artık o bahçenin çiçeğidir. Olaylar zamanla hem Tom’u hem de Summer’ı şaşırtacak şekilde gelişir.

Twilight’ın Alice’i Ashley Greene (Summer) bu kez 2009 Kanada yapımı Summer’s Blood’la karşımızda. Lee Demarbre’nin yönetmenliğindeki filmin diğer ana karakterlerini Peter Mooney (Tom Hoxey), Barbara Niven (Gaia Hoxey) ve Stephen McHattie (Gant Hoxey) canlandırıyor.

Film korku filmi değil. Hafif bir gerilim olduğu söylenebilir. Sapık bir aile, genç güzel ve akıllı bir kurban, anne yada babası tarafından, bu filmde baba, sevgisiz ve şiddete maruz bırakılarak büyütülmüş, bu nedenle kendisi de sadist eğilimler benimsemiş, ve her zaman anne-babasının etkisinde kalmış çocuk. Filmin hareket noktalarının bunlar olduğunu söylersem çok sıra dışı bir film olmadığı anlaşılacaktır. Afişini gördüğümde son dönemim çok rağbet gören moda türü “slasher” tarzı bir film olduğunu düşünüp çekinerek almıştım ama kıyasla çok kanlı bir film değil ve kesip biçme konusunda çok fazla rahatsızlık veren iğrençlik boyutunda bir sahne olmadığını söyleyebilirim. Filmde baba Gant’ın yaşattığı vahşete karşılık Tom, yarattığı bahçede çiçeklere benzettiği kadınları kendince zarar vermeden bakıp besleme yolunu seçer. Ama bunu yaparken sebep olduğu ölümleri ve verdiği zararı anlamamaktadır.
Bahçesine eklediği son çiçek Summer sandığından daha değerli bir çiçektir.

Oyunculuğu hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için izlediğim Ashley Greene ortalama bir oyunculuk sergilemiş.. Summer, Twilight’taki Alice’den sonra daha zorlayıcı bir karakter. Ve altından başarıyla kalkmış gibi görünüyor. Tom Hoxey’in canlandıran Peter Mooney bana kötü başlamış, zamanla ısınmış gibi geldi. Film ilk sahnelerindeki oyunculuğuyla ilerleyen sahnelerdeki oyunculuğu arasında epey fark var. Son dönemde Pontypool ve 2012’de izlediğimiz baba karakterini oynayan Stephen McHattie filimin en başarılı ismi elbette. Karakteristik sesiyle oyunculuğuna büyük katkı sağlıyor.

Kısaca yeni bir şeyler söyleyen, özgün bir film değil. Yine de vakit geçirmek için hoş.


Sevgiler,
Bettra

10 Ara 2009

SEN OLMASAYDIN..





Not: Yarım elma resmi Judith Cutler'e aittir.

2 Ara 2009

TIM BURTON & BREAKING DOWN

Peki peki tamam heyecanlanmayın hemen, başlık dikkat çekmek içindi, ihi :)
Twilight serisinin oyuncularından Ashley Greene geçtiğimiz günlerde Entertainment Weekly'ye verdiği bir röportajda kendisine yöneltilen:
"Breaking Down'ın yönetmenini seçme şansınız olsaydı kimi seçerdiniz ?"sorusuna
Tim Burton cevabını vermiş ! Sanırım Ashley Greene de göründüğünden fazlası var! Greene, Burton'ın oldukça sıra dışı bir yönetmen olduğunu, Breaking Down'ın da yer yer oldukça tuhaf bir kitap olduğu düşünülürse Burton'un filmle çok başarılı bir iş çıkaracağını söylemiş.

Aynı fikirde olan kaç kişi var bilemiyorum ama bunu düşünmek beni gereçkten çok heyecanlandırdı ;) Burton'ı hiç vampir filminde izlemedim. Ama yaratıklardan ondan daha iyi anlayan bir yönetmen olduğunu sanmıyorum :)

1 Ara 2009

NE BIRAKTIN?


İnsan hayatta bir kere ölür sanıyordum.
Adın, uçurumun kıyısındaki keskin kayalara dönmeden..
O uçurumdan bir kere düşerim, ölmez sağ kalırsam, yaram kabuk bağlar yeniden gülerim diyordum.
İsmin geçtiği her yere kara bulutlar, şimşekler, tufanlar getirmeden..
Söyle şimdi yeryüzümün karası: Varken yokluğundu verdiğin, yokluğunda ardında "iyi" ne bıraktın...?
Hoş sen zaten bu yüzden kovulandın...

Bettra

25 Kas 2009

DÜŞLER VE GERÇEKLER

...
"Bir bahçeyi bahçe yapan tohumlar bir dakikada serpilebilir. Bilirsin, gördüğümüz en uzun düşler bile bir dakikadan daha az sürer. Kim bilir, belki de düşlerimizi gerçekleştirmek için bir ömür tüketmek zorunda olmadığımızı anlatmaya çalışıyorlar bize. Yaşadığımız her dakikanın gücünü anlatmaya çalışıyorlar"
...

Düşlerime ışık tutan, paylaşan ve o düşe doğru yürümem için beni destekleyen Bubu, Ole ve .Z.'ye hitaben. Gerçekleşen düşleri de paylaşabilmek dileğiyle...

Sevgiyle,
Bettra

Not: Yazı Kayıp Gül adlı kitaptan alıntıdır.

23 Kas 2009

KAYIP GÜL

.Z.den ödünç aldığım Kayıp Gül'ü okumaya başladım. Yeni dönem yazarlardan Serdar Özkan'ın kaleminden. Uzun zamandır nadiren okuduğum Türk yazarlardan biri. .Z. okumam için önerdiğinde kitapla ilgili küçük bir araştırma yapıp okumaya değer mi değmez mi kendimce bir sonuca ulaşmaya çalışmıştım.
Vardığım sonuçlar:
1. Türk bir yazar. Genç bir yazar. İlk eseri. Ve Uluslararası En Çok Satanlar listesinde. Yani: Kesinlikle okumalalıyım. Bu çok sık rastladığımız bir durum değil ne de olsa.
2. Okuyucu yorumlarında çoğunlukla kitabın çok basit bir dille yazıldığı, yüzeysel ve yetersiz olduğu yazılmıştı. Bu yorumlar kitapla ilgili "Pazarlama harikası olabilir mi?" diye düşünmeme sebep olup okumakla okumamak arasında gidiş gelişlerimle sonuçlandı.
Sonra "Sadece 204 sayfalık bir kitap. Ve Özkan, öyle yada böyle önemli bir iş başarmış. Tabiki de okumalıyım" diyerek başladım sayfaları çevirmeye.
Evet kitap, son zamanlarda sıklıkla karşılaştığımız neredeyse günlük konuşma dilinde basitçe yazılmış bir çırpıda okunan kitaplardan biri. Yeni bir şey söylemiyor. Ancak bu, basit yada önemsiz şeyler söylediği anlamına gelmiyor. Tam tersine basit görünen şeyleri bir kez daha seslendirerek ne kadar önemli olduklarını hatırlamamıza yardımcı olmuş Özkan. Hepimizin kimi gün zaten biliyor olduklarımızı bir kez daha duymaya ve hatırlamaya ihtiyacımız oluyor, öyle değil mi? Hayata yada kendinize dair aslında bildiğiniz ama farkında olmadığınız noktaları size gösteren, gözlerinizi açan birçok kitap okumuşsunuzdur eminim. Bu da onlardan biri olabilir.
Kitap dili dolayısıyla çok çabuk, hani oturup bir solukta okuyabileceğiniz bir çalışma.
Henüz bitirmedim ama öykünün 48. ve 49. sayfalarda geçen bir kısmını gerçekten çok doğru buldum. Ve paylaşmak istedim.
Bildiğimiz ama farkında olmadığımız şeylerin adına...
Sevgiyle,
Bettra

....
" Başkaları övgü ve takdirlerinden oluşan binlerce zehirli oku - ki bu okların öldürücü olduğunu sonradan anladım - hiç durmaksızın üstüme yağdırıyorlardı. "Sen çok özel bir kızsın, bu dünyada bir eşin daha yok!" diyorlardı bana. Onlar böyle şeyler söyledikçe, oklarının ucundaki tatlı zehir kanıma karşıyordu.
Her şeye rağmen, ara sıra sözlerinin doğruluğundan şüpheye düştüğüm oluyor, "Gerçekten özel miyim acaba?" diye soruyordum kendime. Ama beni özel olduğuma inandıran başkaları olduğu için, bu soruyu onlar olmadan cevaplayamıyordum. Sanki aynam kırılmış da, kendimi görebilmek için Başkalarına bakmak zorunda kalmıştım.
Sürekli onlarla bir arada olmak istiyordum ki, ne zaman "Gerçekten özel miyim?" diye sorsam, onların hiç değişmeyen cevabını duyabileyim: "Evet çok özelsin.Bu dünyada bir eşin daha yok!"
Sürekli aynı soruyu sormaktan ve aynı cevabı duymaktan kesinlikle bıkmıyordum. Deniz suyu içen birinin susuzluğunun artması gibi, duyduğum övgüler de bende sadece daha fazlasını duyma ihtiyacı uyandırıyordu.
Daha kötüsü, Başkalarının onay ve takdirlerini kaybetmemek için sürekli onların beklentilerine cevap vermek zorunda kalıyordum. Ben artık ben olmaktna çıkıp Başkalarının istediği ben olma yolunda hızla ilerliyordum. Bir başkası olma yolunda.
Ama bir süre sonra düşlediğimi değil de, Başkalarının benim adıma seçtiği hayatı yaşayarak mutlu olamayacağımı anladım. Bu gerçeği anlamamı sağlayan, yine, sesi her geçen gün daha az duyulur hale gelen kalbim oldu."
...
 

21 Kas 2009

"NEW MOON" VE SİS

Bu, son zamanlarda gördüğüm en yoğun sis örtüsü. 5 metre ilerisini görmek bile güç. Korku filmi çekmek istesek yada şöyle gösterişli bir vampir filmi sahnesi, sis makinası masrafının üzerini çizebilirdik.
Sanırım New Moon'un içimde yarattığı coşkuya eşlik etmesi için Tanrı yeryüzünü sisle kapladı. En azından benim yaşadağım kısmı :)

"Bir şeyi çok ister çok kovalarsan mutlaka bir aksilik çıkar" tezimi kanıtlamış oldum. Aslında böyle karamsar tezlerim yoktur. Kötü anıları biriktirmemeye gayret ederim çünkü. Neyse okuyucular biliyorlar ki ben tam 10 aydır Twiligth Saga'nın ikinci filmi new Moon'un gösterime girmesini bekliyordum. E bu kadar uzun zaman bekleyince haliyle film gelir gelmez izlemek istedim. Ama bilin bakalım ne oldu!? Tam da filmin gösterime girdiği 2o Kasım Cuma akşamı Tazi'nin Antalya'dan çok sevgili bir arkadaşı İstanbul'a geldi ve bizimle görüşmek istedi. Önce "yok canım şaka bu" diye inanmak istemedim. Tamam birlikte gider izleriz diye kaçış yolları arayıp her türlü gıcıklığı da yaptım. Sonra baktım Tazi "Senin uzaktan bir arkadaşın gelse böyle mi yapacaksın" ayarında gayet ciddi laflar etmeye başladı anladım ki cuma akşamı filmi izlemek mümkün olmayacak. Bu anlatması güç "Sinir oldum ama !" duyguları içinde akşam çok sevgili Osman'la görüşmeye giderken bir de baktık trafikte sıkışıp kalmışız. Sonuç: Yetişmedik ve sabahın köründe uçuşu olduğu için Osman'da bizi daha fazla bekleyemeyip otele geri dönmek zorunda kaldı :) Önce içimden "Oleyyyy oleyyyy hadi hemen ilk matineye gidelim" dedikten ve sonra bunları seslendirdikten sonra kendimi Tazi'yla Cine Bonus'un bankosunda buldum. Ve hadi bir tahmin daha yapın! Ne oldu dersiniz? Tabi ki biletler tükenmiş! Biletler 2 hafta önceden satılmaya başlandığı için ilk günler yer bulmak gerçekten çok zor ( Bu arada New Moon 72.7 milyon dolarlık cirosuyla açılış günü en fazla izlenen film rekorunu The Dark Knight'ın -67.2 milyon dolar- elinden aldı! Böyle giderse filmin ilk hafta rekorunu da kıracağı söyleniyor). Sadece perdenin dibinde birkaç koltuk boştu. Filmle ilk buluşmamın da böyle egzantirik bir açıda olmasını istemedim tabiki.

Uzatmayayım. Filmden yeni çıktım. Ve sisin de verdiği pekişmiş boyut değiştirmişlik duyguları içinde hemen yazmak istedim.

Muhteşemdi ! Beklediğimden çok daha iyiydi! O kadar çok fragman izledikten sonra görmediğimiz bir sahne kalmadı sanırım diye sıkılıyordum ama korktuğum gibi olmadı. Ha bir de bütün seriyi iki kere okuyan ben ilk defa olaylara bir parçacık da olsa Jack'in gözünden bakabildim. Yo yo hayır onu hala pek sevmiyorum !

Şimdi gelelim ne muhteşemdi sorusunun cevabına?
Önce şunu söylemek istiyorum: Bir filmin başarılı olması, iyi hissettirmesi, kendi baş yapıtlarınızdan biri olması için sinema sanatı şaheseri olması gerekmiyor. En azından benim için. Blue Velvet da izlerim, Kagemusha da, Lord Of The Rings de, Tokyo Drift de. Bu nedenle lütfen bana "Bu aptal filmin nesini seviyorsun?!" gibi yersiz fikirlerle gelmeyin. Ha illa geliyorsanız cevabım:
1. Çok uğraşılmamış, emek harcanmamış olsa da bana hissettirdiklerini seviyorum.
2. Fantastik, doğa üstü olayları ve güçleri konu alan filmleri ve özellike vampir filmlerini çok seviyorum. Fantastik eserleri "aptalca" bulanlara yada Twilight'ın gerçek bir vampir fimi olmadığını düşünenlere cevabımsa büyük akıllarını böyle saçma şeylerle meşgul etmemeleri yada "gerçek" vampir filmi izlemeleridir.

Muhteşemdi, çünkü çatışma unsurları daha fazlaydı. Daha heyecanlı, daha dramatik ve daha dinamik.Taylor Lautner'e hakkını vermek gerek, başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Kristen Stewart bence zaten oldukça iyi bir oyuncu. Edward'ın gidişinin ardından aylarca odasında sandalyede otururken ki planlarda, boş, ifadesiz yüzü bence çok başarılıydı. "Hiçlik" en iyi bu şekilde gösterilebilirdi. Ve Robert. O kesinlikle kendini aşmaya başlamış. Kristen'le saat kulesinin altında biraraya geldikleri sahnedeki mimikleri çektiği acıyı, tam yok olmak üzereyken öldüğünü sandığı sevgilisini karşısında bulunca yaşadığı şaşkınlığı, mutluluğu gayet güzel yansıtmış. Kilo vermiş ve muhtemelen uykusuz birkaç gece geçirmiş. Dış görünüşü gerçekten yok olmak üzere olan bir canlının görüntüsü gibiydi. Aynı şekilde Volturilerle çekilen sahnelerdeki oyunculuğu da takdiri hak ediyor. Michael Sheen tıpkı kendisi gibi, çok iyi ! Filmdeki en etkileyici sahnelerden biri de daha önce fragmanlarda izleyip yazdığım Volturileri'nin mekanında Felix ve Edward arasında geçen dövüş sahnesiydi. Gerçekten vurucu bir sahneydi. Bunun dışında evet bu bölümdeki (Volturi) sahneler beklediğim gibi ihtişamlıydı ancak Aro (Michael Sheen) dışında Marcus (Christopher Heyerdahl), Caius (Jamie Campbell) ve Alec'in (Cameron Bright) daha etkileyici olmalarını bekliyordum. Jane'i canlandıran Dakota Fanning de bence daha iyi bir oyunculuk sergileyebilirdi. Filmin müziklerinin Twilight'tan daha iyi olduğunu da söyleyemeceğim. Özellikle Carter Burwell'in muhteşem müziklerinin yanından bile geçemediğini düşünüyorum. Burwell'in melodileri bence Twilight'ın atmosferinin en önemli parçalarındandı. Keşke New Moon da da kullansalardı.

Bunlar filmle ilgili ilk görüşlerim. Doğru dürüst eleştirebilmek için, tabi objektif olmayı başarabilirsem, birkaç kere daha izlemem gerekiyor elbette.

Sevgiler,
Bettra

19 Kas 2009

SAATLER KALA...

2008 yılının tartışmalı da olsa en çok ses getiren beyaz perde çalışmalarından Twiligt Saga serisinin (Alacakaranlık) ikinci filmi “New Moon” (Yeni Ay) 20 Kasım Cuma günü yani yarın vizyona giriyor. Twilight’ın yayınlandığı ocak 2009’dan bu yana seriye ait kitapların, Stephenie Meyer’ın, filmin ve film oyuncularının durdukları yerlerde büyük değişiklikler oldu. Milyonlarca seven heyecanla ikinci filmi bekliyor. Filmin merakla beklenen galası 16 Kasım Pazartesi günü Los Angeles’taki Village Theatre’da yapıldı. Geceye bütün film ekibi, çok sayıda hayran ve bazı Hollywood siması da katıldı. Gece boyunca muhteşem üçlü Kristen Stewart, Robert Pattinson ve Taylor Laurant üzerlerindeki ilginin ve yükselen çığlıkların hiç azalmadığı gelen haberler arasında. Filmde Edward Cullen karakterini canlandıran Robert Pattinson galanın geçen yılkine oranla çok daha fazla ilgi gördüğünü söylemiş. Başrol oyuncuları bir yıldır artarak süren büyük ilgi, yada tutku demeliyim, karşısında şaşkın olduklarını, bu durumdan elbette çok hoşnut olsalar da zaman zaman korkutucu olabildiğini belirtiyorlar.

İşte size galadan birkaç kare. Yarın görüşmek üzere ;)

Sevgiler,
Bettra








HAYATA MEKTUP

.Z. ile senden konuştuk bugün. Kulakların çınladı mı? Seni bu kadar da ciddiye almanın, bizim hatamız olduğuna karar verdik sonunda. Arkası kesilmeyen bir dertler yumağına, bir sorun sıkıntı yaratma makinasına dönüşme halin bize de yeni çözümler bulma kapısını araladı... Böyle olmayacak. Yani uğraşamıcaz artık seninle şekerim!

Nedir yahu, dipsiz dert kuyularına döndük burada?! Kendi kendimize "Amaaaan. Bu kafayı bozmuş hayatın önümüze getireceği dertlerin ardı arkası kesilmeyeceğine ve her birine kafayı aynı yoğunlukta taksak eninde sonunda yolumuz tımarhaneye çıkacağına göre biz de onunla kafa bulalım biraz da" dedik. Valla da billa da aynen böyle dedik.. Arkandan mı konuşcaz, aaaynen öyle dedik. Yeter yahu!

Sen böyle elin kolun ve bütün eteklerin sorun sıkıntıyla bize doğru koşarken bizim de senden kaçasımız geliyor. Geleceğin ve geçmişinle ilgili sevimsiz bir torba laf ediyoruz. Hiç hoş oluyor mu bizim gibi cici bayanları zıvanadan çıkarmak? Hayır, tırnaklarını çıkarmış cadılarsa aradığın potansiyel yüksek, kanma masum gülüşlerimize.

Aman işte neyse, derdinle püsürünle uğraşmaktan, ahlanıp vahlanıp her sıkıntıyı dev aynasının önüne koymaktansa biz de senle oynamaya karar verdik, haberin ola. Dalga geçilmek kimsenin hoşuna gitmez tabi ama senle baş etmenin başka bir yolunu bulamadık kusura bakma.

Hiç fark ettin mi bilmem çok da zekice değil yarattığın bazı sıkıntılar.. Kurgusu mu desem, tekniği mi? Bir şeyleri eksik? Kendini tekrar etmekten vazgeçsen.. Yenilikçi ol biraz. Mesela günde 100 e-maille çıkma artık karşımıza. Bunları çözüyoruz! Her birinde çözülecek bir sorun da olsa yetmiyor günün tadını kaçırmaya. Yanlış çıkan 2000 metreler, müşteriye ulaşmayan numune faturaları, Fransız kaldığımız Almanca dersleri, kıstığın ses tellerimiz, bir türlü çıkaramadığın oturma izni, günde en az 10 "cins" insan evladıyla uğraşmak falan gibi üfürükten dertler gerçekten yakışmıyor sana! Görmüyor musun sen bunları tekrar tekrar önümüze koyarken biz çoktan çıkış yollarını bulmuş oluyoruz. İyi taraflarını görüp, yoksa da bulup tadını çıkarıyoruz. Adını birkaç kez sevgiyle (!) anıp, biraz daha hızlı hareket edip seni alt etmeyi ve yolumuza koyduğun taşları unufak etmeyi başarıyoruz. Bunca yıllık misafiriniz, uğraşma böyle ufak tefek şeylerle demeyi görev bildik kendimize :)

Ha bir de biraz nasıl desem kötü görünüyorsun bu ara gözümüze. Popon mu büyüdü biraz ne? Hayır boyun da pek yok, bodur bir tavuk oldun çıktın he:) Kızma hemen canım şaka yaptık :) Yoksa kimde var bu ince ip dudaklar, birazcık dökülmüş sönük saçlar, sadece birazcık yamuk bacaklar. Aslında sen girmeden odaya giren küçük (!) göbişin olmasa fena da sayılmazsın. Yine de herkese mavi bocuk dağıtan en zillli halinle bile güzelsin sen, boşveeer :)

Neyse canını sıkmayayım daha fazla. Bizden artık sana pek iş çıkmaz demeye gelmiştim. Dedim ve gittim :)

Enn Derin Sevgilerimizle,
Bettra

15 Kas 2009

KASIMDA POLONEZKÖY BAŞKADIR

Başlığı okuyan Polonezköy'ün her halini bildiğimi düşünür. Ama yok ilk defa gittim. Yanı başımızda durup da uzak durduğumuz, gidip bir tatlı huzur bulmadığımız Polonezköy'le dün tanıştım. Uzun bir dostluk olur gibi.. Birkaç fotoğraf getirdim size. Bu sonbaharın son kareleri olur sanırım.
Sevgiler,
Bettra...

Muhteşem Polina salatası

GELDİMSE

Geldimse bu dünyaya ne bulmuş dünya
Gitsem de eğer kıymeti eksilmez ya!
Bir kimse çıkıp da anlatıp söylemedi
Gelmekte ve gitmekteki hikmet ne ola ?
Ömer HAYYAM

12 Kas 2009

ÇİZGİ ROMANLAR GERİ DÖNDÜ!

Ne çok okurdum Red Kit'i, Tommiks'i, Kızıl Maske'yi... Zagor, Mister No ve Conan. Oldukça uzun yıllar da okumaya devam ettim..
Çok azımız bu karakterlerin kıyısından köşesinden bir yerinden hayatlarımıza girmediği bir ilk gençlik dönemi yaşamıştır sanırım.
Şimdikiler bu konuda bizim kadar şanslı değil ne yazık ki.
Dün akşam Beyoğlu'nda gezerken arkadaşımla bir kitap sormak için kitapevine girdik. Ne var ne yok bakarken raflardan birinde Mary Shelley'in Frankestein'ını gördüm.. Ama çizgi roman olarak ! "A aaa?" diye hemen kapıp büyülenmiş gözlerle sayfaları karıştırırken Macbeth'i fark ettim. Ve ardından Kafka'yı!
Yani bir "A aaaa?!" daha :)

Ne yazık ki NTV'nin Çizgi Roman Dünya Klasikleri için kolları sıvadığından henüz haberim yoktu! Meğer NTV Temmuz 2009 itibariyle bu klasikleri çizgi roman olarak yayınlanmaya başlamış. Macbeth temmuz ayından bu yana 4. kez, Kafka 3. kez basılmış. Frankestein'ın ise daha piyasaya sürülmeden 2. baskısı yapılmış.
Çizgi roman hastası biri olarak bu muhteşem klasiklerin bu şekilde çalışıldığını görmek beni çok mutlu etti. Benim gibi durumdan henüz haberi olmayan birileri olabilir diye burada paylaşmak istedim.
Bizler için çok eğlenceli olacağı kesin ama özellikle küçük yaşta çocuğu olanlar için de çizgi romanların bu büyük eserleri tanıtmanın harika bir yolu olacağı düşüncesindeyim. Çocuğunuza küçük yaşta Shakespeare'i okutup sevdirebilirsiniz!

Koşun ! Kitapçılarda sizi bekleyen muhteşem çizi romanlar var !

Sevgiler,
Bettra.

ROBSTEN ..?

Are these photos a proof that they are dating? Actually I do not care much. Only thing that I care is they look very happy together :)


Come on take a look at these and decide whether they are just friends or more than friends :D


Bettra

10 Kas 2009

BU DÜNYANIN ÖTESİ

Oldum olası doğa üstü güçlerle ilintili, fantastik hani gerçek dünyada olmadığını bildiğim ve belki de içten içe olmasını dilediğim hikayeleri, bu hikayeleri konu olan filmleri çok sevdim. Bu yüzden Narnia Günlükleri, Lost Boys, Interview With The Vampire, The Dark Night, Bewitched, Beetlejuice, Devil’s Advocate, Harry Potter, The Fellowship Of The Rings ve buna benzer yüzlercesi favori kitaplarım, filmlerim oldular... Bazıları gerçeği okumak, olan / olabilecek şeyleri izlemek ister.. Hayal gücünün sınırları aşıp gitmesinden, mantığını aşan olay örgüsünden hazzetmez. Komik yada aptalca bulur. Yok artık der. Ben demem. Ben hayranlıkla okur, başım dönerek izlerim, başarıyla ortaya konan, gerçek üstü hikayeleri. Ve beni gerçeğin koynundan çekip çıkardıkları, başka bir dünyanın içine çektikleri için minnettar kalırım genellikle.

Az önce düşünüyordum da.. İnsanın gözleriyle ateş yakıp, elini şıklatmasıyla kıyafetlerini değiştirmesi, yüzyıllar boyu yaşayıp güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemesi, gözlerini kapatıp hayal ettiği yere ulaşabilmesi, bakışlarıyla etkileyip karşısındakine her istediğini yaptırabilmesi, aklını okuyup oraya sadece istediklerini yerleştirebilmesi ve kalanı silebilmesi nasıl olurdu acaba? Gökyüzüne tırmanan ağaçlar olsaydı. O ağaçların yüksek dallarından ulaşılabilen evler. Muhteşem sihirler yapabilseydim mesela..? Sevgilim, ismini fısıldadığımda yanımda olabilseydi. Canavarın ellerinden kurtulmak için başka birine ihtiyacım olmasaydı.. Dokunup hastaları iyileştirebilseydim.. Çok iyi duyup koklayabilseydim bir kaplan gibi.. Arka odadaki dolabın içine girip yarı insan yarı keçi yaratıklarla, konuşabilen sincaplar, aslanlarla dolu başka bir dünyaya geçebilseydim.. Ağaçlara tırmanıp, rüzgar gibi hızlı hareket edebilseydim... Eve giderken karşılaştığım köpekle selamlaşıp, sabah penceremin önüne konan papağana günaydın diyebilseydim.. Yaşayan, konuşan ağaçların olduğu bir ormanın varlığından emin olabilseydim.. Bu ormanlarda yaşayan insana benzer canlıların hikayelerini bilseydim. İstediğimde akıl okuyup istediğimde akıl kapımı her şeye kapatabilseydim. Bütün gün çalışıp, dans edip, okuyup, muhteşem yemekler yapıp hiç ama hiç yorulmasaydım. İyiyle kötüyü bir çırpıda ayırt edebilecek kuvvetli hislere sahip olabilseydim. Aklından bir sürü kötülük, cinlik geçen ve haddini aşmaya çok niyetli olanlara derslerini verebilseydim.

Öte yandan bu yeteneklere sahip olan biz değilsek pek tekin olmayabilirdi, değil mi? Yeryüzünde tanıdığım, bildiğim en vahşi, en bencil, en acımasız yaratık olma özelliğini kimselere kaptırmayan “insan”ın eline böylesi güçler geçse neler olabilir Tanrı bizden daha iyi biliyor olmalı ki içimizden birilerine bu tür yetenekler yada özellikler bahşetmeyi pek tercih etmiyor.. Yine de içimdeki kız, bu hayatta birilerinin yüzyıllardır yaşadığına, harika sihirler yapabildiğine, bizim göremediğimiz şeyleri görebildiğine, bir bakışıyla her şeyi değiştirebildiğine inanmak istiyor. Biliyorum biliyorum bu, hayallerimdeki kadar sorunsuz olmazdı ama içinde bulunduğumuz bu sıradan dünyada da sadece iyiler olarak yaşamıyoruz öyle değil mi? Her şey zıttıyla var..
Hımm kim bilir? :)

Sevgiyle,
Bettra

ATA'YA MEKTUP

Bugün aramızdan ayrılalı tam 71 sene olmuş. Keşke fikren en azından bıraktığın yerde olabilseydik. Size keşke gönül rahatlığıyla "Rahat Uyu Atam" diyebilseydik..

Aşağıda Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fazıl Necdet Ardıç'ın Atatürk'e hitaben yazdığı mektubu paylaşıyorum. Biraz uzun görünüyor ama lütfen zaman ayırıp okuyun ve nerede durduğumuzu bir kez daha görün.

Saygıyla,
Bettra.

"Değerli büyüğümüz, liderimiz, sevgili atamız; bugün sen doğalı 128, Cumhuriyet kurulalı 86, seni kaybedeli 71 sene oldu. Geçen senelerde çok çalıştık, hiç durmadık. Vatanımız güllük gülistanlık. Her köşesini demir ağlarla ördük. Çevremizdeki komşularımızla oluşturduğumuz barış çemberi devam ediyor. Emperyalist güçler hala bize diş geçiremediler. Madenlerimizin hepsini bulduk, ekonomimize kazandırdık. Osmanlı Bankasından aldığımız dersle milli bankalarımızı koruyoruz. Türk sermaye birikimi zorlukla oluştu, fabrikalar kurdu, onların yüzyıllık fırsatçı uluslararası sermaye önünde ezilmemesine dikkat ediyoruz. Bilim adamlarımızın geliştirdiği yeni ürünlerle dünyanın her yerinde aranan mamülleri üretiyoruz. Bu yüzden işçilerimiz refah içinde ve mutlu. O çok önem verdiğin eğitim sistemimiz süper, bırak okuma-yazma bilmeyen kalmamasını herkese fırsat eşitliği, kaliteli eğitim, uzmanlaşma en üst düzeyde. Toplumun eğitim düzeyi yüksek, boş zamanlarında herkesin elinde bir kitap! Güzel sanatlar ve spor hayatımızın içinde, herkesin ilgilendiği bir uğraşısı var. Her şehirde tiyatrolarımız, sanat gruplarımız hem halkımızı devamlı eğitiyor, hem de sosyal ortamlar sağlıyorlar. Hele kütüphanelerimizi görmeni isterdik. Çiftçimiz her zamanki gibi baştacımız, köyde olmak eğitimsiz olmak anlamına gelmiyor. Kendi tarlalarımızda kendimize yeterli olmak için çok çalışıyoruz. Milletimizin birliği, ortak dilimiz sayesinde pekişti. Devletin parası hepimizin ortak varlığı, yokluk günlerini unutmadık, çok titiz bir şekilde harcanıyor. Borçlarımızın hepsinden kurtulduk, hatta bazı ülkelere boyunduruk altına girmesin özgür kalabilsin diye borç bile verebiliyoruz. Halkımızın maneviyatı sağlam, istediği gibi ibadetini yapıyor, kimsenin kulu değil, çünkü dininin kurallarını Türkçe öğreniyor, ibadetini Türkçe yapıyor. Bu konuda fırsat olmayınca, onları kandıracak ruhban sınıfı da kalmadı. Kurduğun tarih kurumları sayesinde, kendi tarihimizi hem materyalist çıkarcı batı bakışından, hem İslamik Arap emperyalizminden, hem tek yanlı kindar Çin söylemlerinden kurtardık."

"SENİ DANSÖZ GİBİ PASTADAN ÇIKARIYORLAR"
Bu ifadeler törendeki öğrencilerde şaşkınlık yaratırken, Rektör Ardıç, mektubuna şöyle devam etti:
"Değerli Atam, Lütfen kızma, seninle eğlendiğimizi düşünme. Senin zaten gerçekleri bildiğini biliyoruz. Bütün bunları; 71 yıldır atılan o gösterişli, ağlak nutuklardan, samimiyetsiz törenlerden sıkılmışsındır, mektubun girişinde seni birazcık gülümsetebilir miyiz diye yazdık. Çünkü senden hatıra kalan resimlerdeki o içten tebessüm sana çok yakışıyor. Doğrusunu istersen, senin gibi liderler artık bu günlerde pek muteber sayılmıyor. Seni bekarlık partilerindeki dansözler gibi pastadan çıkarıyorlar. Açık konuşmak, düşünmek, yorulmadan çalışmak değer kaybetti. Artık fikir tartışmaları bile farklılaştı, halkın kimin ne demek istediğini anlamasına imkan yok. Toplum mühendisliği öyle gelişti ki, artık tutarlılığa bile gerek kalmadı. Öyleki fikrin başlığı, sloganı ve içeriği tamamen farklı olabiliyor. Barış isteyerek savaş, birlik isteyerek ayrılık, eşitlik isteyerek sömürü, demokrasi isteyerek baskı kolayca yapılandırılabiliyor. Ama sen bunların olacağını zaten biliyordun. Bize nelerle karşılabileceğimizi açıkça söylemiştin. `Ey Türk Gençliği' diyen sesin hala kulaklarımızda. Gençken bu hitabeyi her okuyuşumuzda hepimiz içimizden `üzerimize düşeni yaparız elbet' demiştik. Şu anda kaçımızın hala aynı fikirde olduğunu tahmin etmek biraz zor. Neyse! Senin ideallerine inanan, seni putlaştırmamış, her olayı bilimin penceresinden değerlendiren bizler buradayız. Eskisi kadar çok değiliz. Senin gösterdiğin yolun değil de senin yarattığın gücün etrafında toplananların hepsi yolda döküldü. Kimisi paranın gücüne, kimisi iktidar nimetlerine dayanamadı. Kimisi dünyada popüler olmayı, ülkesinde onuruyla yaşamaya yeğ tuttu. Kimisi korktu. Anlık rüşvetleri, çocuklarının geleceğine tercih etti. Kimisi hümanist kesildi. Tarihin neden tekerrür ettiğini unutup, ülkesine başkasının gözlükleriyle bakmaya başladı. Kimisi sivil toplum örgütçüsü oldu. Parayla fikir ithalatçılığı yaptı. Kimisi kendine iktidar alanı açmak için, bugüne kadar bu ülkeyi yüzlerce kere dolandırmış kişilerle işbirliği yapıp, onları idare edebileceğini sandı.

"ŞİKAYET EDİYORUZ DİYE DÜŞÜNME"
Ama hepsinin vicdanı, 128 yıl önce doğan senin görüşlerinin, günümüzde de hala geçerli olmasını kaldıramadığından, bütün yapılanların senin görüşlerine uygun olduğunu anlatmak için neler uyduruyorlar neler, yaratıcılıkta sınır yok, keşke görebilseydin. Artık yolumuza onlarsız devam ediyoruz. Bu anlattıklarımı sakın bir şikayet veya bir çaresizlik ifadesi olarak düşünme. Sadece bize gerçekleri görmeyi, ona göre politikalar üretmeyi, kendine ve milletine güvenerek onurlu davranmayı sen öğrettin. Sen aramızdan ayrıldıktan sonra ulusal hedeflerimize konsantrasyonumuzu kaybettik, birbirimizle uğraştık, küçük kurnazlıklarla vakit kaybettik, düşmanlarımızın ülkemizin planlarına müdahil olmasına izin verdik. Kişisel çıkarlarını siyaset diye yutturanlarla, milleti için fedakarca çalışanları birbirinden iyi ayıramadık. Ağaları, şeyhleri, savaş zenginlerini, saltanat meraklılarını, din bezirganlarını yeniden hortlattık. Senin yönetimine diktatörlük diyenlerin, demokrasi diye diye nasıl kendi krallıklarını kurduklarını zamanında farkedemedik. Ama artık daha tecrübeliyiz. Kolay kolay, gazete haberlerinin, kimin çektiği belli olmayan filmlerin, yalancı kahramanların tuzaklarına düşmüyoruz. Bütün hatalarımıza rağmen uğraşıyoruz, didiniyoruz, anlatıyoruz, uyandırmaya çalışıyoruz.

"NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE DEYİŞİNİ ÖZLEDİK"
Bizimle dalga geçiyorlar: Emperyalizm çağının bittiğini, dünyada bütün ülkelerin barış içinde, uygarlık yolunda yürüdüğünü artık bizi millet yapan, bu vatanda birarada tutan bu fikirleri bırakmamız gerektiğini söylüyorlar. Üzülmüyoruz, yılmıyoruz, tekrar uğraşıyoruz, tekrar anlatıyoruz. Biz, daima burada olacağız. Ama, seni özledik. Senin ufkunu özledik. Yol göstericiliğini, milletine her zaman güvenmeni, senin onurunu özledik. Senin sarı saçını, mavi gözünü, dostluğunu özledik. Vatanın için verdiğin emeği, yaptığın fedakarlığı, bizleri hep biraraya getirmeye çalışmanı özledik. Her kelimeni dikkatle seçişini, kim olursa olsun karşındakine gösterdiğin saygıyı, sözlere yüklediğin anlamın derinliğini özledik. Bağımsız karakterini, barışa hasretini, gerektiğinde çizmelerini çekip savaşa hazır olma kararlılığını özledik. Kendi kendini eğitmeni, okumadan bilenlerle tartışmadan karar vermeyişini özledik. `En hakiki mürşit ilimdir' diyen sesini, bilim adamlarına verdiğin desteği özledik. Davet edilmeden hiçbir uluslararası kuruluşa yüz vermeyişini, dış seyahatlere gitmeden bütün kralların seni ziyarete gelişini, milletine uşak dedirtmeyen özgüvenini özledik. Uzak görüşlülüğünü, çocuklara olan sevgini, gençliğe güvenini, geleceğe olan inancını özledik. `Ne mutlu Türküm diyene' deyişini özledik. Seni Özledik.

"SEN RAHAT UYU"
Senin inançlarını, yaptıklarını, herşeye rağmen, üniversitemizde yaşatıyoruz. Hedeflerimizi hiç değiştirmedik, Halkımızın refahı, Vatanımızın bütünlüğü, Vicdanımızın özgürlüğü, Birey olmanın özgüveni, Bilimin ışığı. Atam, hepimiz, öğrettiklerini, seni, unutmadık. Sen rahat uyu. En derin saygılarımızla ve en içten sevgilerimizle."

9 Kas 2009

BÜTÜN KIZLAR TOPLANDIK !

Toplanamayız sanıyorudum ama toplandık! Teknoloji bazen gerçekten tadına doyulmaz harikalar yaratabiliyor.
Güzel bir haftasonu geçirdim. Bir kuplesini anlatayım mı ? :)
Tazim Trabzon'a gidip bütün bir hafta sonu olmayacağından evde kafa arkadaşlarla vakit geçirmenin iyi olacağını düşündüm. Veee soğuk havaları bir çırpıda bitirip bahara girmişiz hissi veren geçtiğimiz cumartesi günü sevgili Ole ve pek sevgili .Z. evimizi şenlendirdiler ("Şenlik" sanırım doğru kelime! ).
.Z. nin çok yoğun programlarından vakit bulup gelebilmesi elbette ayrı bir sevinç kaynağı ;)
Önce Ole geldi planladığımız saatten daha erken. Çünkü Tazim her zaman yaptığı gibi kendini gruba dahil edip ve dışlanıyormuş hissiyatına bürünerek "Niye beni de görmüyorlar?" "Niye ben gittikten sonra geliyorlar?" "Beni sevmiyorlar mı?" "Bana ne erken gelsinler, ben de göreyim" diye bıkbık etmeye başladı :)
Ole de bu nedenle erkenden geldi işte. Tazi bunu hep yapıyor. Ne zaman onun da sevdiği arkadaşlarım eve gelecek ve biz kız kıza bir pijama partisi verecek olsak yukarda geçen cümleler tekrar tekrar kuruluyor. Neyse sıcak kanlı bir Tazi benimkisi :)
.Z. bir parça kaybolup ve bir parça da sıkış tepiş otobüslerde nefes alma mücadelesi verdikten sonra tam da biz Ole ile açlıktan semirirken sonunda geldi..
.Z. için özel yapılmış bezelye, hepimizin ağzına layık patlıcan ve kereviz birbiri peşi sıra tüketildi. Karnımız doyup gözlerimizin feri yerine gelince kıkırdama moduna girdik elbette. Ben böyle toplanmaları bir çeşit terapi olarak görüyorum. O kadar çok gülüp saçmalıyoruzki sanırım hiçbirimizin aklında sorun yada sıkıntıdan eser kalmıyor.
Toplanacağımızı çoktaaaan öğrenmiş olan .B. öğle saatlerinden itibaran önce telefon sonra Skype aracılığıyla evden hiç çıkmadı :) Böylece "keşke hep beraber olabilseydik" iç geçirmeleri bir nebze de olsa telafi edildi ve bütün kızlar toplanmış olduk :)
Yemeği bitirir bitirmez tek kişilik bir koltuğa üçümüz sığışmak suretiyle bilgisayarın başına geçtik. .B. çoktan ekranın karşısına geçip "Bitmedi mi hala yemeğiniz? Amma yediniz !" benzeri cümlelerle tatlı söylenmelerine çoktan başlamıştı. Akşam 11'e kadar sürecek olan konuşmalar, danslar da böyle başladı. .B. kamerayla çok şirin evini ve o evde ona hoş gelen her mutlu detayı bize de gösterdi.
Gerçek olmasını istediğimiz ve sımsıkı sarıldığımız, zor günlerin başucu hayallerini tekrar tekrar kurduk..
Bu gurubun en önemli faaliyetlerinden biri de dans etmek. Önce .B. Cameron Diaz misali kameranın karşısında deli gibi dans edip bizi gülmekten öldürdü. Sonra biz, Hint müziği eşliğinde komedi dans üçlüsü olup .B. yi güldürmek istedik.. Başta çok eğlenceliydi ama sonra bir baktık bizim ki burnunu çekip gözlerini siliyor :( Sevdiklerini, özlediklerini senden 1000lerce km uzakta olduğunu bilirken bir ekranın ardında görmek ne kadar giderir ki özlemi? Yağmur bekleyen topraklara bir parça su serpmek gibi bir şey. Ne sesini duymak yetiyor ne de yüzünü görmek. İnsan dokunmak istiyor...
Sevgili .B. itiraf ediyorum koltuğun tepesinde oturduğum satler boyunca bilumum yerlerim ve hatta yerlerimiz ağrıdı ama iyiki de geldin :) Seni de orada görmek sesini duymak, gülen yüzünü görüp deli danslarını izlemek hepimize iyi geldi. Seni çok özlüyoruz :(
.B. yi Caco'suyla başbaşa bıraktıktan sonra sevgili Edward'la biraz vakit geçirmenin iyi olacağını düşündük. Ve yorumlar, tartışmalarla banttan maç izleyen enteresan insanlar gibi sanırım 30 - 40 kere durdurmak suretiyle Twilight'ı bilmem kaçıncı kere izledik :) Ole'ye film boyunca dipnot verip durduk. "Aslında öyle değil böyle" "Edward bunu şu yüzden yaptı", "Jesica tam bir moron!", "Çıktı yine köpecik!" "Bu sahnede James çok daha iyi" " Aahhh bu kız aptal!" vb cümlelerle filmi, bitmesi gerekenden yarım saat kadar daha uzun bir süre sonunda bitirdiğimizde filmi hiç bu kadar eğlenerek izlemediğimi fark ettim :)
Kızlar:
Gerçekten çok eğlendim. Özellikle kamera görüntülerini izlerken!
.Z.
Benimle iyi geçinsen iyi olur :)
.B.
Kayıtları sana da göndericem mutlaka. Kopacağın sahneler var. Çok dinamik ;)
Ole'cim;
Kurabiye ve salata desteği pazar gününe çok iyi geldi. Tekrar teşekkürler ;)

Sevgiler,
Bettra

4 Kas 2009

HARPER'S BAZAAR GÖZÜYLE ROB & KRİSTEN

Orjinal yani yayına giren fotoğraflar değiller. Ama yine de doğal ve muhteşem olduklarını düşünüyorum ;) Asıl fotoğraflara derginin aralık ayı sayısında ulaşabilirsiniz.
Motor üzerindeki 2. fotoğrafta Kristen'in duruşuna, yerde uzandıkları fotoğrafta her ikisine ve Robert'ın Kristen'in elini öperkenki pozuna bayıldım :)

Sevgiler,
Bettra








3 Kas 2009

ESKİDEN...

Neden pazar günleri evden çıkılmazdı acaba? Herkes evde oturur, gazete okur, ödevlerini yapar, pazar sineması seyreder, yemek yapar yada ev toparlardı..Bu yüzden mi nefret ederdik pazar günlerinden? Geçmek bilmeyen sessiz saatlerden..?
Neden beklerdi tüm ev halkı babanın da sofraya iştirakini? Neden bir tek kişi bile eksikse dokunulmazdı bekleyen çorbalara? Daha mı çok sever, sayardık o zamanlar birbirimizi? Daha mı az seviyoruz şimdi? Çok muz açız?
Neden haftada bir yada en çok 2 kez banyo yapılır ve bunlardan biri mutlaka pazar günü olurdu? Şimdi daha mı pisiz ? Yada o zamanlar kaynaklar kıttı da şimdi bolluk içinde miyiz?
Tüm aile bir tek şampuanı kullanır, aynı sabunla yıkanırdık. Hepimizin ayrı ayrı şampuanlarının olmayışı fakirliğimizden miydi?
Bayramlıklar vardı, arife akşamı çocukların başucunda bekleyen.. Artık kaç çocuk baş ucuna koyuyor bayramda giyeceği yeni kıyafetlerini? Kaçı büyülenmiş gözlerle seyrediyor yeni pabuçlarını?
İlk okul çağındaki çocuklar o zamanlar akşam 8.30da yatırılırdı. Adile Naşit'in "iyi uykular"ından sonra. Şimdi daha mı az uykuya ihiyacları var da 8.30da yatan bir tek çocuk bile tanımıyorum.
Okulun en haylaz, en tembel öğrencileri bile bir öğretmenle karşılaşınca ceketini ilikler, kendince saygı gösterirdi. Ne oldu da öğrenciler "Çıkışta görüşücez hoca" diye tehditler savurmaya başladılar?
Aşk başkaydı eskiden. Uzun sürerdi. İncitirdi. Kimi yine gelip geçerdi ama bıraktığı bir iz, hatıralarda bir yeri olurdu.. Aşkı, kullanıp attığımız kağıt mendillere benzetmek hiçbirimizin aklına gelmezdi. Eskidendi, geçti mi?
Kızlar 18inden önce makyaj yapmaz, saç boyatmaz, oje sürmezlerdi.. Annelerin verdiği öğütler dinlenir, hiç değilse korkulup çekinilirdi. Şimdi daha mı çirkinler de yüzlerinden fondoten, ellerinden manikür, saçlarından röfleler eksik olmuyor.? Yoksa annelerin umrunda mı değil kimin hangi yaşta ne yaptığı? Yada kimse içinde ne olduğuyla ilgilenmiyor, görüntü varsa yetiyor mu cemil cümleye?
Bayramlar, bayram içindi ben küçükken. Ziyaretler içindi. Artık aramızda olmayanların yeni evleri ziyaret edilir, ruhlarına dualar gönderilir; hala yanımızda olanlar yalnız bırakılmazdı. O zamanlar da telefon vardı ama bayram kutlamaları telefonla geçiştirilmezdi. Yüzler görülür, eller öpülür ve tatlı yenir tatlı konuşulurdu. Uzaklarda kalanlar bayram kartları atarlardı kendi el yazılarıyla. Hasretle öperlerdi.
Aslında o zamanlarda da tatile gidilir, eğlenilirdi. Sadece şimdiki gibi bayramlarda kaçılmaz, 5 yıldızlı dört duvar aralarında 5 gün geçirilip 12 ay taksitleri ödenmezdi.
Yaşlılar dinlenirdi. Aynı anılar, hikayeler onlarca kere anlatılır ama yine de her seferinde ilk kere duyuluyormuş gibi dinlenirdi.. Şimdi neden annanelerin, babannelerin, büyük babaların hiçbir sözlerine sabır gösteremeyişimiz? "Sen anlamazsın babalık" tavırlarımız, bıyık altından gülmelerimiz, "offf yine mi" ifadelerimiz onlardan çok bilişimizden mi?
Mektup yazmak zahmet olarak görülmezdi.. Özenle yazılır cevabı dört gözle beklenirdi.. Şimdi ne değişti de telefon mesajı yazmaya bile üşenen insanlar olduk?
Pişen yemekten komşulara da düşerdi elbet. Kokusunu duyana tadı da gönderilirdi. Komşuların hepsi tanınırdı. Hastalandıklarında, yeni taşındıklarında bir kap çorba çok görülmezdi.. Bunu yapabilecek zaman, akıl edebilecek incelik vardı.. Tanımadıklarımıza, kapıyı açmaya bile çekindiğimiz insanlara komşu denmezdi. Şimdiki gibi sadece gürültü yaptıklarında kapıları çalınıp agresif bir ses tonuyla alt katta bu gürültüyle yaşamanın mümkün olmadığı anlatılmazdı..
Eskiden muhtaca yardım edilir söylenmezdi. Şimdiki gibi yapılan yardımlar anons edilmezdi.

Uzar gider bu satırlar.. Pekçok şeyi yapar pek çoğunu da yapmazdık eskiden.. Aynı kalmamız mümkün değil biliyorum. Değişmememiz mümkün değil. Ama bu değişimde sizi de rahatsız eden bir şeyler yok mu?

Bettra.

2 Kas 2009

AKIL

Bazı resimleri unutur gidermiş akıl.. Resmi dolduran yüzler, sesler, kokular çok uzaklarda kalır
gün gelir hiç yaşanmamış gibi olurmuş.

Kimi resimleriyse ne kadar gerilere iterseniz itin ellerinizle.. Zaman akıp geçmezmiş üzerlerinden. Unuttum sanırken, geçti gitti, hani tam da bitti derken çıkıverirmiş insanın karşısına aklın dolambaçlı yollarından birinde.

Bazen gerçekten de yok gibidir acı kokulu hatıralar. Güvenle gülümsersin aynadaki resmine. Sonra biran gelir.. bir anla gelir. Bir kokuyla, bir mevsim, bir melodiyle gelir.. Gerçek mi hayal mi olduğunu kestiremediğin resimler akar gider gözlerinin önünden. Sonra işte biran gelir aynadaki aksin değişiverir. Bu yüzden nafiledir kim resimleri çöpe atmak, kimi anıları aklın tavan arasına itiştirip durmak.

Hep yakıcı günü yok ömrün. Hatıraların kıymetli mücevherleri, kaç sayfa çevrilirse çevrilsin üzelerine geçip gitmemiş gibidir. Ruh bedene sığmaz acıyla kıvranırken, can havliyle uzanır aklın elleri o sayfalara. Ve su altında nefes gibi yetişir ömrün her tatlı hali.

Hiç atmıyor akıl. Silmiyor. Yırtıp parçalamıyor. Kimini hep el altında tutuyor her kara ana ışık olsun diye. Kimini kendine bile yok sandıracak kadar derinlere saklıyor. Kim bilir belki de bazen aynı çukurlara yeniden düşmeyelim diye.

Sevgiyle,
Bettra.

1 Kas 2009

SOĞUK BİR PAZAR GÜNÜNDEN


.."Hayatım alelacele çizilmiş, ama vakit yetmediği için ayrıntıları doldurulamamış bir resme benziyor."..

Trevanian'ın Şibumi'sinde geçen bu cümle, belki de pekçok kereler üzerinden geçtiğimiz bir cümleyi yeniden kuruyor: Dolu dolu yaşa.

Üzerinde nefes aldığımız, büyüdüğümüz, büyüttüğümüz, öğrendiğimiz (yada öğrendiğimizi sandığımız), sevdiğimiz, yarattığımız, seviştiğimiz, okuduğumuz, küstüğümüz, korktuğumuz, endişeneldiğimiz, güldüğümüz, gezip gördüğümüz bu koca yer sonunda aslında sadece kişisel bir tablodan ibaretse.. Söylesenize yolun sonuna gelip de son fırça darbesini vurma vakti geldiğinde ve dışarı çıkıp ona bakabildiğinizde ne görmek isterdiniz? Yıllarca boyadığınız tabloda neyi görürseniz koca resmin boşa gittiğini düşünürdünüz? Ne yada neler yoksa resminiz eksik kalırdı?
Onlarca yıl var daha "yaşamak" için... Aramak için, gidip görmek için, onsuz aslında yapraksız bir ağaca benzediğinizi anlatmak, "Seni çok Seviyorum" demek, spora başlamak, listenizdeki kitapları bitirmek, az bir zaman ve küçük bir incelikle birinin hayatında büyük mutluluklar yaratmak için, kendini onun yerine koymak, biraz durup nefes almak, dinlemek için hep zamanımız var öyle değil mi? İncelenecek raporlar, katılınacak toplantılar, satılacak mallar, geçilecek sınavlar, dinlenecek haberler var önce. "Hayat"tan önce yapılacak daha çok şey var, değil mi?

Yol uzun görünüyor, evet.. Onlarca yıl... Ama zaman, göründüğü kadar basit, algıladığımız kadar uzun değil. İnsan kendi hayat sözlüğündeki kelimeleri tanımlarken önceliklerini düşünmeli en çok. "Önemli" kelimesinin karşılığını dolduranlara gerçekten önem ve öncelik vermek söylendiği kadar kolay olmuyor bazen. Dışarı çıkıp baktığında göreceği resmi unutuyor, koca resimde nokta gibi görünen yerlere bir ömrünü veriyor insan. O noktayı boyuyor, boyuyor ve boyuyor. Sonunda başka hiçbir şeye yer kalmıyor sayfasında yada koca sayfada koca bir boşluk oluyor gördüğü. Olmayan renkler, gereksiz çizgiler, anlamsız eğriler..

Bu tablo sizin. "Bu benim resmim" demeyi unutmayın ve içine sizden, ruhunuzdan bir şeyler koymayı daha fazla ertelemeyin. Resminize anlam verecek, onu değerli kılacak ayrıntıları önemseyin ve önce bunları çizmeye bakın.
Hayata astığınız / asacağımız çerçeve boş yada pişmanlıklarla dolu olmasın diye.

Sevgiyle,
Bettra...

21 Eki 2009

KİBRİTTEN KARARLAR

....

Hayat böyleydi işte.
İlk kararı alıyordun ve gerisi o ilk karara bağlı olarak gerçekleşiyordu.
Hayat hata kabul etmiyordu.
Kararın doğruysa işler yolunda gidiyordu ama eğer yanlış bir karar aldıysan, herşey zincirleme yanlış gidiyordu.
Mesela mesleğini seçerken...
Hasbelkader, iyi düşünmeden, yeteneklerinin farkında olmaksızın bir meslek seçtiğinde ömür boyu işini zorla yapmaya mahkum oluyordun. Başka bir iş yapmayı özlüyordun.

Seni mutlu eden, heyecanlandıran o işi düşünüyordun.
Ama biliyordun ki; özgürlüğünü kullanmış ilk kararı vermiştin ve yeniden başlamaya cesaretin yoktu.
Herşeyi ardlarında bırakıp yeniden başlayacak kadar cesur insanlar da vardı hayatta.
Ama sen onlardan biri olamıyordun.
Bunca emeği, çöpmüş gibi bir çırpıda atıveremiyordun.
Oysa göz ardı ettiğin birşey vardı:
Hayat çok kısaydı ve mutsuz olduğun işlerle zaman öldürmek aynı zamanda ruhunu öldürmekle eş anlamlıydı.

Evlilik konusunda da iyi karar vermek gerekiyordu.
Yanlış bir karar aynı evde yaşayan iki düşman yaratabilirdi.
Aşk zorunluluğa dönüşebilir ve hayatını cehenneme çevirebilirdi.
ilk kararı alıyordun, ve evet konuda özgürdün ama..
Devamında senin kararına bağlı olmayan pek çok şey gerçekleşiyordu.

Hayat kararlardan ibaretti ve KARARLAR birer KİBRİTti.
Doğru yerde ateşlediğinde seni ısıtacak, çorbanı kaynatacak ateş oluyordu.
Yanlış yerde ateşlediğin vakit ise içinde bulunduğun evle birlikte seni de yakıyordu.
Hayat basite alınacak bir oyun değildi.
Kurallarını bilmen ve ona göre oynaman gerekiyordu.
Çoğu zaman oyunun kurallarını bilmek bile tek başına yeterli olmuyordu.
Çok daha önemli olan başka birşey vardı:
Kendini bilmek...
Ne istediğini, neyin seni mutlu edeceğini ve kim olduğunu, neler yapabileceğini bilmek zorundaydın.
Ancak o zaman doğru kararlar veriyor ve mutlu bir hayata sahip oluyordun.

Ve kararlar birer kibritti...
KENDİNİ YA YAKIYORDUN YADA ISITIYORDUN...

Alıntıdır.

Sevgiyle,
Bettra

20 Eki 2009

ÇOCUKLUĞUN RENKLİ DÜŞ SÜSLERİ

Çocukluğun fotoğraflarda kalmış, bir kısmı siyah beyaz bir kısmı en az onlar kadar renkli anılarının çok tatlı kısımlarıydılar. Hani bakkal amcaya gidip elimdeki ufak parayı uzatıp “bu kadarlık bişi istiyorum” dediğimizde verdiklerinden. Dükkandan dünyanın sahibi bizmişiz, istediğimiz her şeye sahipmişiz gibi çıkmaz mıydık?

Eminim hepimiz için anımsattıkları farklı ama güzel anlar. Tüp Çokokrem, Tombi, Çokomel, Tipitip ve diğerleri olmadan neşeli çığlıklarla seslendirilmiş anılar çok renksiz kalırdı..

Aslında daha aklımda şu üçlü Doremi çikolata, eski kahverengi ambalajdaki vazgeçilmez Çokomilk, sigara sakız, külahlı şeker ( hani içinden yüzük vs çıkan), leblebi tozu ve emzikli şeker gibi muhteşem şeyler de var ama bunların görsellerini bulamadım.

Sabah ofiste geçmişin bu harika lezzetlerini andık. Ben hatırladım ya, okuyup bir kaçımız daha hatırlasın tatlı bir iç çekişle tebessüm etsin istedim...

Daha başka neler vardı yazsanıza..?

Sevgiler,
Bettra

9 Eki 2009

BİLİR MİSİNİZ?

Birinin canını acıtmak istediniz mi hiç? Canını.. canının gözbebeğini.
Onu yaşarken öldürmek, ruhunu canından çekip almak istediniz mi?
Sonra o ruha sarılıp geceyle gündüz olmak, bir olmak, onu hep sol yanınızda taşımak.
Yapmadığı her şeyin hesabını gözlerine gri bulutlar koyarak sormak aklınıza geldi mi?
Karşısına dikilip onu sarsmak, hiçbir cevabı olmadığını bildiğiniz sorular sormak.
Unutmayı deneyip .. becerememek.. sonra bir kez daha ve bir kez daha..
Ve hiçbir seferinde beceremediğiniz oldu mu?
Yüzünü unutmaktan korktunuz mu? Yada bir sonraki buluşmanızın toprakla ayrılmasından..?
Canı mı taştan ben mi tüydenim diye sordunuz mu gamsız hayaliyle her buluşmanızda?
Sadece sesini duyduğunuzda aslında savaşı o anda tüm cephelerde kaybettiğinizi anladınız mı hiç?
Bir şeyler söylemeyi becerdiniz diyelim..
Ne söyleseniz içinizdekileri bitiremediğiniz, öfkenizi tüketemediğiniz..
Unutulmuşluğunuzu, birkaç dünya huzuruna değişilmişliğinizi yutkunamadığınız..
Kelimeden bıçaklarınızı yüzüne savurup yeteri kadar acıtamadığınız için kendinize kızdığınız oldu mu?
Sonra gözlerinize ırmaklar koydunuz mu, yere bakan yüzündeki acıya karşı ılık ılık akan...
Bütün varlığınızla ona doğru koşmak isterken aynı anda ondan uzak her yerde olmak istediniz mi? Ve bir o yana bir bu yana savrulurken durup baktığınızda aslında hiçbir yerde olamadığınızı gördünüz mü hiç?

Canınızdan bir parçayı koparıp atmayı istemek nasıl kanatır ruhunuzu, bilir misiniz..?

Bettra.

8 Eki 2009

KIRMIZI GİTTİ, KIŞ GELDİ.



Tuhaf bir hali var mevsim geçişlerinin..
İnsan gidene mi üzülsün gelene mi sevinsin şaşırıyor..
Giden sarı sıcak günlerin arkasından mı bakayım gelen ıslak kasvetli griyi kapılarda mı karşılayayım..?
Kış geldi değil mi..? Yolda yani çok az kaldı.
E günaydın diyenleriniz varsa diyim benim yaz geldi, kış geldi alametlerim farklı.
Yaz, denize girdiğimde gelir. Bir güzel kır kahvesinde yeşile doyduğumda.
Çimlere uzanıp bulutsuz mavilerde kaybolduğumda.
Ama en çok o muhteşem kırmızı sulu meyveyi kahvaltı masamda gördüğümde.
Bütün bir yazı karpuz yiyerek geçirebilenlerdenim..
Şimdi gitti ya, artık kış geldi.



Bettra...

6 Eki 2009

Kendi filminde seçtiğin rolü oynarken şikayet etmek..
Baş rolleri istediklerine vermekte pekçok kere özgürken hem de..
Kendi karakter özelliklerini belirlerken, mekanlarını seçerken elinde yüzlerce seçenek varken..
Sonra sahip olduklarınla mutsuz olmak.. Elindeki büyük ölçüde senin eserinken..
Önüne çıkan her duvara toslamak, takılıp düştüğün her çakıl taşından sonra sızlanmaksa seçtiğin canın düşündüğünden çok yanacak.
Bardağın su olmayan kısmıysa görmek istediğin bu da sandığından kolay olacak..
Zor olan mutluyum diyebilmek, bunu hissedebilmek..
Mutluluğu nasıl tanımlarsın ki?
Sana ve sevdiklerine bahşedilmiş sağlık..
Bir karın tokluğu, bir gülen göz...
Duymayı beklediğin sözcüklerin yankılanması kulaklarında..
Kazandığın sınav, halen çalıştığın iş..
Sabah gözlerini açtığında gördüğün yüz..
Huzur dolu bir sessizlik, umut dolu bir mavi..
Başının üzerinde öten minik kuş.. Bir tanıdık köy kokusu.......
Bu koca, her köşesi bucağı sana ait sahnende seçtiğin rolü oynarken mutsuz olma.
Çizdiğin her şeyin, her rengin silinebilir olduğunu unutma...
Yıldızlar hep tam başının üstünde.
Her ışıltılı gecenin sonunda koyduğun yerde ve her günün sonunda baktığında gökyüzünde.

Seçim senin.


Sevgiyle,
Bettra...

4 Eki 2009

DÖNMEK...

Zamanı unutmuş, günümü şaşırmış gezerken Anadolu'yu, yinede çoook uzun zaman oldu duygusundan kurtulamadım koca bir hafta. Parmaklarım tuşları, içimdeki kelimeler bir çıkış yolu arayıp durdu bu zamansız hafta boyunca.
Ne güzel, arada bir şu hep üzerinde gidip geldiğimiz çizginin dışına taşıyıp rotamızı bir yerlerde başka yaşamların, başka renklerin gerçekten hayatta olduklarına tanık olmak.
Ne güzeldi başka bir denizin aynı maviliklerine dalmak, uzun sarı yollar boyunca bozkırlarda kaybolmak.

Güzeldi, bir zamanlar benim olan, terk edip giderken göz yaşı döktüğüm şehri yeniden yaşamak.
Bensiz buruk kalır sanmıştım. Evimin kapısı değildi sadece kilitleyip bomboş soğuk duvarlarla ardımda bıraktığım. Koca şehri kilitlemiştim ben. Kapısını çekip çıkarken ah ne çok yanım kalmıştı içerde.. Bomboş, ruhsuz bir bedenle dönmüştüm bu deliğe. Ve sanmıştım ki ben gittiğimde o, eski soluk günlerine geri dönecek. Dağı küsecek, sert deli rüzgarlar çarpacak kimsesiz evlerin pencerelerini... Ben gittim ya seni bırakıp, sandım ki kimse kalmadı seninle.. Yüzyıllardan getirdiği o koca cüssesiyle sığınabileceği birkaç gölge bulur belki demiştim. soğuk, uzun, kara gecelerinde. O zaman belki birileri kırar kapısını girer de yeniden yaşam dolar sokaklarına.. Hayat bulur...
Oysa o yeşermiş, büyümüş . Ben ona hasret dolu sözcükler yollarken, o hala benim ama başka bir şehir olmuş yokluğumda.
Kilitlemiştim seni. Seni, ben gibi anlayacak, sevecek birileri gelip yerleşene kadar sıcak bağrına...

Görmek güzel. Ama umduğunu, sandığını değil sadece olanı buluyor, görüyor insan.
Dönmek güzel. Bakalım neler bulacağım..

Sevgiler,
Bettra...

20 Eyl 2009

GELME

Geceydi.. yok henüz gün gitmemişti.
Çıkıp gelmiştin yine birden, aniden.. Beklenmezken.
Bir şarkının sözleriydi seni yanı başıma taşıyan.
Bir replik bazen, bazen bir resim.
Sen "Sil beni!" diye çırpınırken ve ben çıkarmışken seni kalemimin tersiyle öykümden.
Yada çıkardığımı sanırken..
Hak mıydı bu ani gelip gitmeler?
Yaş olup göz pınarlarıma birikmeler..
Ben seni silmişken ve hala izlerine bakıp dururken.

16 Eyl 2009

THE THIRD TRAILER IS RELEASED!

New Moon's official third trailer is put out and I am really speechless! I have watched it over and over again and can not not stop doing it.
Honestly to say that when I had watched the first and second trailer I have got a little disappoitment. But this one..!
I do not want to say that it is amazing before watching the whole movie but seems that we are waiting a film full of exciting & love...
By the way Robert Pattinson has made a significant growth on his acting!
I specially like the scene when Felix (Daniel Cudmore) and Edward have come up against eachother and when Edward says :

"You can go to hell ! "
Watch it ;)

http://www.newmoonmovie.org/2009/09/its-here-the-third-official-new-moon-trailer/
http://www.twilightthemovie.com/

Bettra...

BEKLEMEK

Kaç saat olmuştu acaba? Aynı kaldırım taşının aynı noktasında beklemeye başlayalı? Kolumdaki plastik saat bir önceki akşamın sekizini gösteriyordu. Kısmen daha huzurlu bir vakti..
Yanımdan geçip giden, suratlarında ki insanlıktan nasibini almamış sırıtışlarıyla birkaç adam hatırlıyorum şimdi. “Gelmedi mi yavrum?” diyen uğultulu sesler hala kulağımda. Sarı taksiler. Pastanedeki insanların gürültüsü.. O eski pastaneyle o kara üst geçidin hayatımdaki yeri, seni beklediğim sahnelere dekor oldukları için önemliydi. Biliyorum sen de istemezdin hayatımın o günleri böyle siyah dekorlar üstüne kurulsun. Biliyorum.. Çocuktum. Nedenlerini anlayamayacak yada beklemekten vazgeçip karşına çıkarak “Ne yapıyorsun?” diye öfkeyle haykıramayacak kadar çocuk. Ama hangi yaştaysam daha olgun davranmam gerekmedi mi hayata ? Anlayış göstermek sahip olunması gereken en temel özelliktir, tercih edebileceğiniz diğer seçenek hayal kırıklığıyken.

Bu da öyle bir zamandı işte. Beklemeliydim... Birkaç güzel anı biriktirebilmek, yüzünü, ellerini ezberleyebilmek, gülüşünü izlerken sesini kaydedebilmek için. Bir yabancı olmadığını hissedebilmek için en çok da. Gelmediğin zamanlarda da “anlayışlı” sıfatını kalkan yapıp bir sonraki görüşmeye umut bırakabilmek için. Ama yaşlandım seni beklerken. Acıdım, karardım. Çocukluğumun umut dolu renkli hayallerini, rüyalarıma koydum.

Yine de keşke beklenen sadece sen olsaydın.. Oysa hayatımın bir kısmını da bekliyordum seninle birlikte. Sanıyordum ki sen çıkıp geldiğinde o kısım da gelecek ve her şey olması gerektiği gibi olacak. Eksik bir şey kalmayacak.. Seninle dolu çocukluğum, seninle birlikte yürüyecekti bana, elinde rüzgar gülü. Bu yüzden beklerken geçen dakikalar fırtınada üzerime savrulan ucu sivri metal parçalarıydılar. “Ya gelmezse” ile geçen mücadelelerim sırasında. Gelmeyeceğini anladığım an mızrağın göğsümü delip geçtiği andı. Mızrak içime oyduğu deliğe unutulmuşluğu bıraktı.

Keşke beklenen sadece sen olsaydın. Ve bu bekleyişlerin bıraktığı izlerin çok küçük bir parçasını bilebilseydin. Belki o zaman.. o zaman bu kadar sızlamazdı mızrağın bıraktığı iz.

Bettra.

15 Eyl 2009

Okura Not

Açık maviye dönmüş gri günlerden tuhaf bir mutluluk duyuyorum. Aslında güneşin kızıyım, haziran çocuğuyum. Deniz ve güneş olsun da gerisi hikaye. Ama hiç bu kadar özlememiştim yağmuru, pusu. Yılın son tatilini puslu, soğuk Doğu Karadeniz yaylalarında geçirmek için bile uğraştım ama zaman benim kadar istekli değildi, olmadı. O serin düzlüklerde bir çadırın içinde yada tahtadan eski bir evde uzun saatler geçirmek için gerçekten birçok şeyden vazgeçebilirdim. Balkonundan ardı arkası kesilmeyen en yeşil ormanlarına dalıp gider, ciğerlerimi güzel ülkemin en temiz havasıyla doldururdum. Sadece sessizlik eşlik ederdi, Shakespeare'e. Bakir değiller biliyorum ama bana yine de bakir gelen ağaçlarının arasında uzun ve yine sessiz yürüyüşler yapıp biraz da ben onları dinlerdim. Bizim konuşmalarımız gibi olmazdı değil mi? Acı, iki yüzlülük, savaşlar olmazdı en azından. Yaprakların hışırtısı, kuşların kanat çırpması, şelalerin gümbürtüsü, rüzgarın ninnisi.. sadece doğanın muhteşem dili olurdu her derde deva..

Ne anlatılacaktı konu nereye geldi? Bazen istediklerimiz değil de beklediklerimiz kendilerini atıveriyorlar satırlara.

"Serenissima" diye bir hikayeye başladım bilenleriniz bilir. İlk satırlarını yazmıstım aşağıya. Düzeli periodlarla paylaşacaktım ama sonra vazgeçtim. Karınca kararınca yazdıklarımı sadece iyiler okumaz da canım sıkılır diye.
Yolun sonunu göremiyorum ve ışığa dair pek umudum da yok ama yine de şimdilik kağıda dökülenler bana kalsın ...

Sevgiler,
Bettra

13 Eyl 2009

SERENISSIMA

Saat kulesinin (Campanile) altında demişti, tam 6'da. Meydanın rüya gibi olduğunu düşünürdü hep. Bir masal kitabının büyülü sayfası gibi. Susmayan mutlu bir melodi ve her köşede görebileceğiniz dans eden aşıklar. Ama şimdi kulenin altında onu beklerken yalnızdı, duyduğu tek ses uğultuydu ve bu rüyada ters giden bir şeyler vardı. On dakika bir saat gibi geçti. Kalabalığın içinde ona doğru yaklaşan herkese umutla baktı ama o görünürde yoktu. Dans eden birileri de. Yorucu ve uzun bir yolculuktan sonra meydanın böyle soğuk görünmesi normal olmalı..

"Tanrım ne düşünüyordum?" "Her şeyi geride bırakıp buraya nasıl geldim..? Gerçekte hiç tanımadığım birinin ve herhangi birine anlatsam deli olduğumu düşünmeleri çok olası anlattıklarının ardından üstelik.."

İçindeki umutsuz sese kulaklarını tıkayıp "Gelecek" dedi. "Rüya görmüyordum ya"..
San Marco bütün ihtişamıyla karşısındaydı. Şehrin diğer adının Serenissima (huzur) olduğunu duymuştu ve bu adın ona hep daha çok yakıştığını düşünürdü ama son bir saattir ne kadar denerse denesin etrafına baktığında hayallerindeki mutlu resmi göremiyordu..
Hava kararırken mıhlanmış gibi hareketsiz beklediği bu yabancı yerde tek düşünebildiği şey "Ya gelmezse?" idi. "Ne yapmaya çalışıyor, beni korkutmaya mı?"..
Çok istediği halde hala neredeyse tek kelime İtalyanca bilmez, dünyanın başka bir yerinden tanımadığı bir adamın anlattıklarına (ve tabi gördüğü rüyalara) (rüya diyordu çünkü olanlara gerçek derse gerçeklerle ilgili tüm bildiklerini değiştirmesi gerkecekti) ve tuhaf bir şekilde güven telkin eden sesine inanıp buraya gelmişken ve o tam bir saat gecikmişken daha ne kadar korkabilirdi ki? Gelecekti, değil mi ..?
Bir an sonra önündeki kalabalığın huzursuzca kımıldandığını gördü. Biri insanları sağa sola iterek ona doğru koşuyordu. Yüzünü seçemiyordu. Saçlarını da. Sadece uzun boyu ona benziyordu..

"Neler olu.." Geriye çekildi ve ne olduğunu anlamadan kendini karanlık bir ara sokakta buldu. Koşuyordu, Jack'le beraber...

Devam edecek.

Bettra...

11 Eyl 2009

KARA KALEM



Hep böyle duracağız, sırtlarımız birbirine dönük.
Sus kalacağız..
Kimse aklını başına toplayıp "Ne yapıyoruz?" u sorgulamayacak.
Takıp sert adam maskelerimizi ve unutarak ikame edilmez ruhsal varlıklarımızı
Hiçbir şey olmamış gibi davranacağız, normalmiş ve çirkin olan hayatın kendisiymiş gibi.
Çirkinliği yazanlar, boyayanlar, hayata geçirenler masum kalacak.
Ve kopan can bağlarımızı kara kalemle tamamlayıp sahte hasarsızlık raporları sunacağız hayata.



Bettra...