27 May 2009


GİTMEK…

Yazmak için sabırsızlandığım sözcükler uçuşuyor içimde. Ama o kadar çok şeyi birden anlatmak istiyorlar ki hepsini birden, bir küçük yazının çerçevesine sığdıramıyorum. Birinin tutmasam kanatlarından, koymasam bu satırlara yarım kalmaz mı öykümün bu bölümü.. ?

Neyse deneyelim:
Kaç yıl ister birini gerçekten sevmek? Kalbinizdeki hatrı sayılır hesap sahiplerinin içine koymak için “onu” kaç zaman şartınız var? Benim uzun zaman almıştır hep birini gerçekten sevmem, anlamam. Taşınmaz ruhsal varlıklarım azdır bu yüzden.

“O” bu tabumu yıkalı az oldu… Her ne kadar anlamam biraz zaman alsa da çözdükten sonra koca bir tebessümle içimden “Aaaa çok kolaymış” dediğimi hiç unutmam. Olduğu gibi kabul edilmek istiyor sadece, tüm renkleriyle. Her birimizin içteniçe istediği ama onun gibi net bir biçimde ortaya koyamadığı gibi (İçinden geldiği gibi olamadığı zamanlar heykel gibi kasılır beyaz teniyle uyum içinde :) )

Bu kısa zamanda bana kattığın griden yeşile, siyahtan pembeye tüm renkler ve taşınmaz ruhsal varlıklarımın arasına yüzündeki o kendinden emin sırıtışınla bir güzel kurulduğun için bir teşekkür yazısı bu. Ve zaman seni unutmama izin vermesin diye hayata asılmış bir not sadece.
Bırakırsam yaşlar taşacak gözlerimden ve bir kasvet bulutu saracak ruhsal atmosferimi. Ama bu kez istemiyorum onları. Islatıp bozmayacağım öykünün süslü satırlarını. Her yeni başlangıç gibi umut dolu bir başlangıç bu. Aşk dolu … Hayatın aynı sayfalarında akıp giderken öykümüz “o” sayfa değiştiriyor sadece. Başka bir sayfada devam edecek kaldığı yerden.

“O” kendini biliyor, gitmek üzere… Çok sinir olduğumuz reklamda bizi dehşete düşüren “Bu kadar mı yani hayata bıraktığımız iz” sorusunun yanıtını değiştiriyorsun şimdi. Git ve başka sayfalara da bırak kendine özgü izlerini. Umarım benim de senin kendi öykünde bıraktığım iz silinmez ve anlamlı bir iz olmuştur…
Bunca çırpınması kelimelerin içimde sayfalarımız erkenden değişiyor diye.
Yine de buluşmak üzere ;)

Sevgiyle,
Bettra…

26 May 2009

Okul yıllarında öğretmen evrim teorisinden, trigonometriden yada divan edebiyatından söz ederken misal San Marco meydanında yüzünüzde maskeyle dolaştığınız oldu mu? O en sevdiniz denizin kenarında kitabınızı okuduğunuz, dün seyrettiğiniz filmin en vurucu karesine dalıp gittiğiniz, Tuna boylarında yürüdüğünüz, fındık bahçelerindeki ısırgan otlarından kaçtığınız, izleyicisi olmayan bir sahnede dans ettiğiniz yada... Bana çok olur bu gidip gelmeler. Adını "Düşünsel Sıçramalar" koydum. "Jumper" adlı filmi izlediyseniz oradaki ana karakterin düşünce gücüyle fiziksel olarak mekan değiştirebildiğini hatırlarsınız. Benim ki sadece düşünsel... Daha hızlı ve tehlikesiz :) Bazen çok eğlenceli, bazen düşündürücü ve hatta bazen can yakıcı olabiliyor bu sıçramalar... Uzun ve neşeli sıçramalar diliyorum. Paylaşmak üzere...
Sevgiyle,
Bettra...

25 May 2009


Edward henüz gitmeden önce çekilen sahnelerden biri olmalı. Güzel biri :)

Wolf Pack

Soldan sağa Alex Meraz (Paul), Chaske Spencer (Sam Uley),

Bronson Pelletier (Jared), Kiowa Gordon (Embry)



Michael Sheen, New Moon'da "Aro" olarak çıkacak karşımıza.
Underworld'de kurt adam Lucian olarak başarılı bir iş çıkaran Sheen'i
vampirlerin başı olarak bilinen Volturi'lerin görünüşte arkadaş canlısı ve kibar
ancak gerçekte karşılaşılabilecek en tehlikli yaratık olan lideri Aro'yu
canlandırırken izlemek için sabırzılanıyorum :)

Ve Jamie Campbell-Bower, Caius olarak .
Caius, Volturi'nin 3 lideri arasında en saldırgan ve hırçın olanı.
Onu zaptetmek gerçekten zor. Bakalım Bower nasıl bir performans sergileyecek ?

Christopher Heyerdahl (Marcus)

RENKLİ PEYNİR TOPLARI

Yapımı çok kolay, sunumu hoş ve tadı zevkli bir ikram: Renkli Peynir Topları :)
İster kahvaltıda kullanın ister akşam yemeğinde verdiğiniz şarapla birlikte ikram edin.
Her şekilde nefis.. Yiyipte beğenmeyen olmadı. İşte geliyooor :)

Malzemeler:
Arzu ettiğiniz miktarda orta yağlı beyaz peynir
Maydanoz
Susam
Ceviz
Çörek otu
1 yemek kaşığı sıvı yağ yada zeytin yağı

Yapılışı:
Peyniri çatal yardımıyla ezip yağı ekleyin. İyice ezildikten sonra ceviz büyüklüğünde parçalar koparıp yuvarlayın. Elde ettiğiniz penir toplarını ince kıyılmış maydonoza, dövülmüş cevize, kavrulmuş susama, çörek otuna bulayıp servis tabağınıza alın. Hepsi bu !

Afiyet olsun ;)

Sevgiyle,
Bettra...


Not 1: Dilerseniz peynir toplarını bulayacak başka malzemeler de kullanabilirsiniz. Tamamen sizin damak tadınıza ve yaratıcılığınıza kalmış :)

Not 2: Bu gördüğünüz Kayseri'deki evimde arkadaşlarımızla kutladığımız bir yılbaşı sofrasından.
En kısa zamanda çok daha estetik başka bir fotoğrafla değiştireceğim.

24 May 2009



Bella ve Laurent'ın çayırda karşılaştıkları sahne...

From New Moon

OLDU MU ŞİMDİ?


Gördüğünüz gibi New Moon'un ilk "official" posteri yayınlandı. Kulağa harika geliyor ama ne yazık ki poster öyle değil ! Pek çok "fan" posteri beğense de ben aynı fikirde değilim. Bunun Edward ve Bella arasındaki aşka duyduğum hayranlık ve kurt adamlara duyduğum mesafeli sempatiyle bir ilgisi yok. Temasal olarak birkaç ayrıntı dışında doğru bir mesaj verdiğini düşünmüyorum.

Hadi şimdi resme bir kez daha alıcı gözüyle bakalım ve ne var ne yok tartışalım:

İlk olarak Bella sizce de biraz "iyi" görünmüyor mu? Boşluğa bakan bakışları dışında gayet sağlıklı ve güzel görünüyor. Oysa kitap temel olarak Edward'ın gidişiyle yaşama sevincini kaybeden genç kızı anlatıyordu. Sanırım bitkin, yılgın görünen bir Bella daha anlamlı olurdu. Yine Bella'nın, Jacob'a dokunuşunda yanlış olan bir şeyler var. Fazla yakın duruyor ve destek alır görünmüyor.

Jacob posterdeki en doğru duruş ve mimiğe sahip. Bella'nın önünde ve rakibine yada ona gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı yumruğunu sıkmış bir şekilde tetikte. Edward'ın yüzündeki ifade de oldukça doğru. Acı çekiyor, mutsuz, aşkından uzakta gibi görünse de hem gözleriyle hem de aklı ve kalbiyle orada. Sıkmaya başladığı yada sıkamadığı yumruğu Bella'yı geride bıraktığı için duyduğu öfkeyi ama yine de yapmak zorunda oluşunu anlatıyor olabilir. Öte yandan saçları neredeyse koyu kestane?! Bella'nın saçları da oluğundan daha koyu görünüyor.

Mekan olarak ormanın seçilmesi hikayenin ikinci başlangıç noktası (ilki Bella için verilen doğum günü partisinde Bella'nın parmağının kanadığı sahne) ve kurtların evi olması bakımından doğru görünüyor. Işık yok ve oldukça kasvetli.

Sonuç: New Moon'la ilgili her yeni şey büyük bir merakla bekleniyor ve ilgiyle takip ediliyor. Elbette bu kitabın yazdıklarına göre yapılmış bir yorum. Belki filmde daha farklı bir hikaye izleyeceğiz ama yine de daha gerçekçi ve vurucu bir çalışma bekliyordum.

Siz ne dersiniz? Yorumlarınızı bekliyorum.

Sevgiyle,
Bettra...

AŞK: SONSUZA KADAR ...

16 Ocak 2008... O cuma akşamı, sevdiğim bir korku alt türü olan vampir filmini izlemeye giderken neyle karşılaşacağımdan emin değildim. Sanrım hayal kırıklığına uğramayı bekliyordum (pek çok vampir filminin yarattığı gibi).. Ama öyle olmadı. Filmin, türün şablonlarından kurtularak kendi doğrusal çizgisi üzerinde belirgin bir nokta oluşturduğunu düşünüyorum.
"Twilight" filmini, yönetmeni Catherine Hardwicke, serinin yazarı Stepheni Meyer ve elbette filmin yıldızları Robert Pattinson ve Kristen Stewart'ı yazmadan önce "vampir" alt türüyle ilgili küçük bir giriş yapmak doğru olur sanıyorum.

Ancak başlamadan belirtmeliyim ki bu yazı sinema ve roman gündemini tüm dünyada oldukça uzun bir süre meşgul eden ve etmekte olan "Twilight" için yazılıp söylenenler üzerine yeni bir şeyler ekleme iddiası taşımıyor. Bir film eleştirisi de değil. Yazmak için sabırsızlandığım bu yazı, daha çok kişisel bir arşiv ve tatmin yazısıdır.

Sinema tarihinde bir dönem zirve yapmış, zaman içinde kaybolup gitmiş, döneme ve toplumsal koşullara göre değişerek küllerinden yeniden doğmuş pek çok alt tür var. Korku, aksiyon, fantastik, komedi, romantik vb film türlerinin kara film, kurt adam, okul komedileri, romantik /aşk vb pek çok alt türü olduğunu biliyoruz. Korku sineması da çok çeşitli alt türleri içinde barındıran bir sinema. Tarihinin ilk yıllarında daha çok doğa üstü örnekler verirken (büyü, canavar vb...) zamanla "slasher" alt türündeki filmlerle, gerçekçi yaklaşımları benimseyen izleyiciye de hitap etmeyi başarmış ve bu doğrultuda daha ciddiye alınmıştır denilebilir. Her dönem birileri tarafından önemsenirken başka birleri tarafından da hakir görülmekten kurtulamayan korku sineması yine de ve neyse ki "yaratıcı" ve "sınırsız" fantastik eserler vermekten vazgeçmemiştir.

Korku sinemasının alt türlerinden Vampir filmleri sinemaya ilk defa Bram Stoker'ın "Dracula" isimli romanından uyarlanarak girdi. Ve bundan sonra Stoker'ın "Dracula"sından hareketle sayısız vampir filmi çekildi. Başlangıçta yeni ve ilginç olan pek çok vampir filmi, bitmek tükenmek bilmeyen tekrarların sonunda "klişe" olmaktan öteye gidemedi. Tabut, sarımsak, haç, ayna vb simgeler vampir filmlerinin olmazsa olmazları oldu. Yine de türü Karpatlar'ın karanlık, kasvetli şatoları ve tabutlarından günümüze, bildiğimiz dünyaya ve ötesine taşıyan "Interview With The Vampire" ve "Blade"i unutmamak gerek. Bunlar klişeleri aşıp türe yeni bir soluk getirebilmiş başarılı çalışmalar.

Vampir alt türü bence kesinlikle küllerinden doğanlar arasında. 2008 yılında bunu kanıtlayacak 2 önemli vampir filmi izledik. Her iki eser de vampir alt türüne yeni bir bakış getirdi. Böylece belki de sevenlerinin uzun zamandır beklediği değişim de gerçekleşmiş oldu. İlk film yazının asıl konusu olan "Twilight" (Alacakaranlık). Diğeri ise "Gir Kanıma" (Lat Den Ratte Komma In). Tomas Alfredson tarafından yönetilen film İsveç yapımı. Aynı zamanda senaryo yazarı olan John Ajvide Lindqvist'in aynı isimli romanından uyarlanmış (Her 2 filmin de romandan uyarlama olması ilginç bir tesadüf değil mi?). Film okul arkadaşlarıyla sorunları olan 12 yaşındaki Oskar'la sonsuza kadar 12 yaşında olacak olan vampir Eli'nin yaşadığı benzersiz ilişkiyi konu alıyor. Filmde vampir miti Twilight'le benzer bir şekilde son derece minimal, sıradan ve gündelik hayatın içinden bir olgu olarak işleniyor. Alfredson içinde yaşadığımız dünyaya ve sisteme yaptığı göndermeler, bireysellik vurgularıyla"sanat sineması" olarak adlandırılan yaklaşımı vampir türüne uyarlamış sanki..

Bu korku sineması - vampir alt türüne çok kısa girişten sonra gelelim Twilight'a. Tutkunlarının çok iyi bildiği gibi filmimiz Arizona’lı yazar Stephenie Meyer’ın 4 kitaplık serisi Twilight Saga'nın ilk kitabı “Twilight”tan uyarlandı. Bir “sanat eseri” yada sinema otoritelerinin ayakta alkışlayacağı bir yapım değil ama serinin diğer kitaplarının biran evvel sinemaya uyarlanması için sabırsızlanan milyonlar yarattığı ortada. Böylece Meyer gördüğü bir rüyadan esinlenerek (insan bir kız ve ona aşık olan ama aynı zamanda kanına da susamış olan bir vampir görmüş) yazmaya başladığı bu seri ile genç yaşında tüm dünyada tanınan ve sevilen bir yazar oldu. Ve “Yılın Kitabı”, “Yılın Umut Vaat Edeni”, “Yılın Gençlik Kitabı” gibi ödüllerle onurlandırılıp 5 kez üst üste “New York Best Seller” listelerine girdi. Bazı edebiyat otoriteleri tarafından acımasızca eleştirilse de bence yukarıda sözü edilenler “Ne yazmış ki?” diye merak etmek için yeterli.
Filmin yönetmeni Catherine Hardwick ise, Twilight’a kadar tanıdığım bir yönetmen değildi aslında. Kısıtlı zaman ve bütçe gibi nedenlerle 2. film New Moon’u çekmeyi reddeden; Thirteen (2003), Lords Of Dogtown (2005), The Navity Show ( 2006) adlı 3 filmi daha olan Hardwick sanırım en önemli çıkışını Twiligt’la yapmış oldu. Yalın ve dolambaçsız anlatımının filmin minimal akışındaki yeri çok önemli..


Twilight, yukarıda söz ettiğim gibi türe bir çok yenilik getiren bir tür kırması aslında: "Vampir-gençlik filmi". Bu özellik kökeni aristokrasiye (yada yozlaşmış aristokrasiye diyelim) dayanan, oldukça geleneksel bir yapısı olan vampir alt türüyle elbette örtüşmüyor. Türün kült özellikleri arasında yer alan ihtişamlı karanlık şatolar, tabutlar, sarımsaklar, haçlar, aynalar ve inançsız, gece yaratıklarından tamamen uzak, günlük hayatla içiçe basit bir anlatıya ve görsel sunuma sahip. Amerika'nın en yağmurlu bölgelerinden Washington'un Forks kasabasında geçen filmde, Fork'sun sisli puslu ormanlarından muhteşem manzaralar var. Ayrıca Cullen ailesinin yaşadığı ev filmde de vurgulandığı gibi ışık içinde, aydınlık ve son derece modern bir ev. Yani geçmiş vampir filmlerinin kasvetli şatolarından çok uzak. Cullenlar dikkate alındığında belki tek benzerlik her iki tarafta da gördüğümüz büyük zenginlik ve köklülük.
Konusuna gelince: Şimdiye kadar yazmış olduklarımdan anladığınız ve aslında çok iyi bildiğiniz gibi (!) gibi insan bir kızla (Bella Swan) ona aşık olan ancak insan kanı içmemesine rağmen onun kanını her şeyden çok isteyen, bu yüzden inandığı ve uzun yıllar sonunda kazandığı bütün ahlaki değerleriyle savaşmak zorunda kalan bir vampir (Edward Cullen) arasındaki “imkansız aşkı" konu alıyor. Bu "imkansız aşk" unsuru filmi çekici kılıyor ve vampir alt türü içinde kendisini farklı bir rafa kaldırıyor. Dediğim gibi vampir filmlerinin olmazsa olmaz şablonları yok bu filmde. Yerine “aşk” var, sonsuza kadar... Bildiğimiz vampir filmlerinin içine bu filmdeki aşkı yerleştirmek gerçekten imkansız olurdu heralde. Meyer belki sıkı bir katolik olduğu belki de seriyi daha çok "teenage" denilen yaş grubuna hitaben yazdığı için bu muhteşem aşkı oldukça masum bir şekilde işlemiş. Hardwick ve senaryo yazarı Melissa Rosenberg tarafından da aynı şekilde perdeye aktarılmış. İnsan ve vampir türü arasındaki fiziksel farklılıklar, insan Bella'nın fiziksel zayıflığı filmdeki aşkın masumiyetinin korunmasında kilit nokta. Filmin yıldızları Robert Pattinson ve Kristen Stewart bütün "fiziksel dokunulamazlıklarına" karşın aslında filmi oldukça erotik buluyorlar. Ve birlikte çalıştıkları süre içerisinde erotik kült filmler arasında yer alan "Last Tango in Paris"i izlediklerini de ekliyorlar ( Filmi izlediyseniz benzer birkaç repliği hemen fark etmişsinizdir :) ).


Edwar Cullen rolündeki deyim yerindeyse "ilah" misali Robert Pattinson, birçoklarının bildiği gibi daha önce Harry Potter da "Cedric Diggory" rolüyle karşımıza çıkmıştı. İngiliz oyuncu bunun yanı sıra Summer House (Richard), How To Be (Art), ve henüz ülkemizde gösterime girmeyen Little Ashes (Salvador Dali) gibi filmlerde rol aldı. (Salvador Dali'nin gençlik yıllarının ve ilişkilerinin anlatıldığı filmde Pattinson çok farklı bir rolle çıkıyor izleyicinin karşısına. İzlemek için sabırsızlanıyorum) Aynı zamanda gitar çalıp şarkı söyleyen Robert, Twilight'ta da kendi yazdığı Let Me Sign ve Never Think adlı şarkıları seslendirdi.

Filmin diğer yıldızı Los Angeles'lı güzeller güzeli Kristen Stewart da Pattinson gibi oldukça genç ve bir o kadar da yetenekli bir oyuncu. Panic Room, Speak, The messengers, What Just Happend , Adventureland gibi pek çok filmde rol aldı.

Filmde yer alan diğer ana karakterlere gelince. Cullen ailesi baba Carlisle Cullen (Peter Facinelli), anne Esme Cullen (Elizabeth Reaser) ile kardeşler Alice Cullen (Ashley Green), Emmet Cullen (kellan Lutz), Rosalie Hale (Nikki Red)ve Jasper Hale (Jackson Rathbone)'den oluşuyor. Alice karakteri filmin en sevimli karakterlerinden. Bella'nın babası Charlie Swan rolünde Billy Burke var. Kırmızı gözlü göçebe vampirlerden James'i Cam Gigandet, Laurent'ı Edi Gathegi ve Victoria'yı Rachelle Lefevre oynuyor. Henüz kurt adam olmamış Jacob Black rolünde ise hepinizin bildiği gibi Taylor Lautner var.

Filmin müziklerinin bir çoğu Carter Burwell tarafından yapılmış. Özellikle Edward'ın Bella'ya yazdığı "Bella's Lulaby" isimli bir ninni varki gerçekten kulağa çok hoş geliyor.

Serinin ikinci kitabı New Moon'un çekimlerine mart ayında başlandı. Film bu kez yönetmen Chris Weitz'n ellerine teslim. Bu bölümde Edward Cullen karakterinin çok fazla yer almaması nedeniyle "fan" lardan gelen yoğun talep dikkate alınmış olmalı ki filme, romanda yer almayan sahneler eklenerek Robert'ın daha fazla görünmesi sağlanıyor. Setten gelen her haber her fotoğraf büyük bir merakla sevenleri tarafından takip ediliyor. Kurt adamların da hikayeye geniş bir şekilde dahil edildiği filmde Edward ona zarar verdiği, hayatını tehliye attığı düşüncesiyle Bella'yı terk eder. Edward'ın gidişinin ardından boşluğa düşen ve hayatla ipleri kopma noktasına gelen Bella, aslında bir "kurt adam" olan Jacob'un yakın arkadaşlığı sayesinde hayata yeniden tutunur. Ve bir yandan çaresizce yeni hayatına alışmaya çalışırken bir yandan da aslında Edward'ın tamamen hayatından çıkmadığını keşfeder. Çünkü ne zaman kendisini tehlikeye atacak bir şey yapsa Edward'ın hayali sesini onu uyarırken duymaktadır.

Film 20 Kasım 2009'da Amerikada vizyona giriyor. Ülkemizde vizyona girmesi sanıyorum 2010'un ocak ayını bulacak. Beklemek gerçekten çok zor... Oluşturacağım Twilight köşemde yeni haber ve resimleri paylaşmaya devam edeceğim.

Sevgiyle, Bettra...

17 May 2009

ZEYTİNYAĞLI ENGİNAR


Uzun zamandır yaptığım yemeklerin resimlerini çekiyordum. Belki bir gün birileriyle paylaşma şansım olur diye. Artık şansım var :)

Mutfakta gerçekten hoş vakit geçiriyorum. Kendisine "Gurme" diyen Tazim yaptıklarımın tadına bakarken yüzündeki ifadeyi izlemek yada arkadaşlarımın "Mımmm nefis olmuş" dediklerini duymak bütün yorgunluğa değiyor. Yine de çalışan bir bayan olunca mutfağa "zevkine vara vara" zaman ayırmak çok zor :(

Hadi bakalım başlayalım :)

Malzemeler:

4 adet enginar
1 orta boy soğan
1/2 su bardağı zeytinyağı
1 adet havuç
1 adet küçük boy patates
1 çay bardağı bezelye
1/2 limon
Dereotu
1 su bardağı su
1 adet küp şeker

Yapılışı:

Küçük küçük doğranmış soğanları pembeleşinceye kadar yağda kavurun.

Tuzunu, şekerini ve yarım limon suyunu ilave edin.

Ayıklanmış ve kararmaması için limonlu suyla ovulup bu suda bekletilmiş enginarları tencereye alıp yarı pişine kadar kapağı kapalı olarak pişirin.

Haşlanmış ve küp küp doğranmış havuç, patates ve bezelyeleri yarı pişmiş enginarların içine pay edin. Yemeğin suyundan da kaşıkla enginarların üzerilerine gezdirip tekrar pişmeye bırakın.

Piştikten sonra servis tabağına alıp ince ince kıydığınız dereotuyla üzerlerini süsleyip ikram edebilirsiniz (Benim yoktu, bu seferlik dereotsuz oldu)

Afiyet olsun ;)

15 May 2009



ANGELS & DEMONS
Çok satan kitapların vazgeçilmez isimlerinden Dan Brown'un romanı Angels & Demons'un sinema uyarlaması vizyonda !
Brown’un "Digital Fortress" (1998), Angels & Demons (2000) ve "The Da Vinci Code" (2003) adlı kitapları tüm dünyada büyük bir ilgiyle okundu. Kitaplar çok sevdiğim bir hocamın tabiriyle "leblebi fıstık" niyetine elbette. Yani çok kolay okunabilen ticari amaçlı yayınlardan. Bu yine de onları kitap rafımın kötüleri arasına koymuyor. Sadece "dinlencelikler" arasına ekliyor.
Ron Howard tarafından çekilen, mayıs 2006'da gösterime giren, baş rollerinde Tom Hanks (Dr. Robert Langdon) ve Audrey Tautou'nun (Agent Sophie Neveu) oynadığı The Da Vinci Code konusu ile Hollywood için biçilmiş kaftandı. Çok satan bir roman, tartışmalı ve ilgi çekici bir konu, insanlık tarihinin belki de en büyük sırrı... Her iki boşrol oyuncusu da, özellikle Tom Hanks elbette, kendilerini kanıtlamış isimler. Bununla birlikte "The Da Vinci Code" pek çok roman uyarlaması filmin başına geldiği gibi "yetersiz" yakıştırmalarına maruz kalmaktan kurtulamamıştı. Şahsen ben de kitabın, sinema sanatına uyarlanmasına çok sevinmiş ancak filmden doymadan çıkmıştım.. Kitabın yarattığı heyecan ve kendine özgü atmosfer yazık ki filmde yok. Çok daha etkili bir çalışma olabilirdi elbette ama hangi yetenek kelimelerin o muhteşem büyüsünü yaratabilir ve hangi görsel ürün insan hayal gücünün sınırlarını perdeye birebir taşıyabilir ki?
Kısaca konusunu hatırlamak gerekirse: Ünlü simgebilim Profesörü Robert Langdon bir gece, Louvre müzesine çağırılır. Müze müdürü öldürülmüş ve ardında gizemli bazı semboller, simgeler bırakmıştır. Kendisini birden bilmediği bir tehlikenin içinde bulan Langdon, polis kriptoloji uzmanı ve aynı zamanda ölen müze müdürünün torunu Sophie Neveu’nün yardımıyla Leonardo Da Vinci’nin çalışmalarında bir dizi akıl almaz sırra ulaşır ve insanlık tarihi için hayati önemi olan bu sırları çözmek için çabalar.. Tüm bu sırlar onları, binlerce yıldır gizli kalan eski bir gizemi korumaya adamış gizli bir topluluğa götürür.

Angels & Demons'a gelince. Söz konusu üç kitap arasında benim favorim. Sürükleyici, heyecanlı ve belki de o çok sevdiğim kelimeye en çok yakışanı “büyülü”. Filmi henüz izlemedim bu nedenle “nasıl” ları birkaç gün içinde yazacağım. Yönetmen yine Ron Howard. Muhtemelen romanın sevenleri filmi koşarak izleyecekleri ve ilk film The Da Vinci Code’un izlenme oranı da gayet iyi olduğu için yapımcılar yönetmeni değiştirmeyi düşünmemişlerdir (Howard kendini özellike “A Beuatiful Mind”le yeterince kanıtlamış bir yönetmen ama yine de The Da Vinci Code’da kendini tam olarak ortaya koyamadığını düşünüyorum). Başrollerde Robert Langdon rolünde yine Tom Hanks var. İtalyan bilim kadını Dr. Vittoria Vetra rolünde ise İsrailli oyuncu Ayelet Zurer karşımıza çıkıyor. Zurer’i Spilberg’in “Munich”inde Avner Kaufman’ın eşi “Daphna” rolünde izlemiştik hatırlarsanız. Zurer 2007 İsrail yapımı “Rak Klavim Ratzim Hofshi” (Only Dogs Run Free) adlı filmde de rol almış ancak ben filmi izlemedim. Dolayısıyla Zurer’in oyunculuğuyla ilgili yorum yapabilmem için de Angels & Demons'u izlemem gerekiyor.
Filmin konusu kısaca şöyle: Simge bilim profesörümüz Robert Langdon, anlaşılmaz bir yazıyı çözmek için İsviçre’deki bir araştırma merkezine çağrılır. Bu anlaşılmaz yazı öldürülmüş bir fizikçinin göğsüne dağlanmıştır. Langdon, bu korkunç cinayetten hareketle sırlarla dolu bir dünyanın kapısını aralar. Bu anlaşılamaz yazı katolik Kilisesi’nin en büyük düşmanı, gizli bir kardeşilik tarikatı olan lluminati’nin sembolüdür. Illuminati’nin durdurulması olanaksız bir saatli bombaya benzediğini öğrenen Langdon, Roma’ya giderek orada İtalyan bilim insanı olan Vittoria Vetra ile güçlerini birleştirir.
Umuyorum Howard ve senarist Akiva Goldsman bu kez dialogları romana yaraşır, görsel gücü çok daha yaratıcı ve heyecanı hiç düşmeyen bir filmle karşımıza çıkar.

Yorumlarla buluşmak üzere.

Sevgiyle,
Bettra…

10 May 2009

Denge...


Evren gündüz ve gece, iyi ve kötü, mutluluk ve hüzün, siyah ve beyaz, acı ve tatlı ve bunlara benzer sonsuz bir denge üzerine kurulu. En azından böyle olması gerekiyor. Peki ya aydınlık ve karanlık birbirine karıştıysa? Biz her geçen gün daha sorumsuz, anlayışsız, "ben" merkezli, empati yoksunu, paylaşımdan uzak, düşünmeyen, araştırmayan, sorgulamayan ama her daim söyleyecek sözü olan, konuşarak değil savaşarak anlaşan yaratıklar olma yolunda emin adımlarla ilerlerken evren dengesini nasıl koruyabilir?

Bu süreçte beğendiğim ve üzerinde düşünmemiz gerektiğine yürekten inandığım bir sözü yazmak istedim bugün. Aslında bu giriş, bahsettiğim sözü yazmak için sadece.
Sahibine seygiyle...

Bettra...
And The Lord Cried Out:

"Take Out Your Hearts and Reshape Them!"

How would you do if you were given a chance? ...

By B.Ö.



7 May 2009

Şans...




Şansa inanır mısınız? Sanırım ben inanıyorum... Birkaç sanşlı yaşantıdan sonra ve biraz da pozitif bakabiliyorsanız bu kaçınılmaz olabiliyor...


Şans eseri tanışabilirsiniz onunla.. Belki bir arkadaş toplantısında yada yemek yediğiniz bir mekanda... Şans eseri buluşabilir gözleriniz... Şans eseri, can sıkıntısından "hadi bir film izleyeyim" diye girip izlediğiniz bir filmin yaşamınızda yeni bir sayfa açtığı olmadı mı...? O çok beğendiğiniz yönetmenin sahneleri derinlerde kalmış sizi suyun yüzeyine çekmedi mi? Şans eseri rafları karıştırırken bulduğunuz; belki arka kapaktaki özeti, belki tanıdık yazarı için aldığınız kitabı okumayı bitirdiğinizde hayata başka gözlerle bakmadınız mı hiç? İçinizde fırtınalar koparmadı mı? Yada aklınızda çakan şimşekler başka bir şey düşünmenize engel olmadı mı?
Unutmayın kitaplar tehlikelidir, sizi başka biri yapabilir... ( Ahhh bu sözü seviyorum :) )

Oldukça dolu bir otobüse bildiğinizde şans eseri bulduğunuz boş koltuk; şemsiyenizi evde unuttuğunuz gün bulutların sizden çok uzak olması; radyoyu açtığınızda içinizden mırıldandığınız o güzel melodinin havada yayıldığını duymanız; dondurma diye evde kıvrandığınız bir sırada sevdiğiniz adamın eve koca bir kutu dondurmayla gelmesi; şans eseri, tur operatörünün tavsiyesiyle gittiğiniz tatil mekanında yaşamızının kalanını geçirmek için yaptığınız planlar; bir türlü açığa çıkaramadığınız, yön veremediğiniz yeteklerinizin arkadaşlarınız, aileniz tarafından desteklenmesi ve bu sayede hayat bulması; tamamen karalama bir yazının, sabahın kör karanlığında çıkmış notaların, alelade çekilmiş bir fotoğrafın doğru zaman ve doğru yerde, doğru gözler ve iyi niyetlerle buluşması; dil sınıfında size düşen hocanın aslında karşılaşabileceğiniz en yetenekli dil öğretmenlerinden biri olması, yaz tatilinizde çok beğenerek taktığınız o kolyenin daha evvel hiç tanımadığınız tur arkadaşlarınız tarafından çok beğenilmesi, döndüğünüzde onlara bu kolyelerden göndermeniz ve durmayıp akseuar tasarlamaya, çizmeye atolyeye girip kesip dökmeye başlamanız yani o çok beğendiğiniz kolyenin artık sizin mesleğiniz olması...
Sayfalarca yazabilirim şanslı durumlar üzerine. Eminim sizler de...

Şanslı olmayı seviyorum ama hayatın sadece "şans"tan ibaret olmadığını da biliyorum.
Kendinize inanın ve kendinize bir fırsat verin... Bu olmadan "şans" tek başına size yardım edemez. Ve unutmayın şans kapıyı her gün çalmaz...
Ben şans eseri yazıyorum bu yazıyı. Bir kaç "iyi" ile şans eseri tanıştığım ve bana inandıkları için.. İçimdekileri dışarı çıkarmama yardım ettikleri için.
Bu küçük bir başlangıç olsun...
Şans eseri bu yazıyı okur, bir parça gülümser ve bir parça düşünürseniz kendimi artık sadece şanslı saymayacağım...
Sevgiyle,
Bettra...