30 Haz 2009

SIÇRADIM :)

Sultanahmet'teyim. Bilmediğim bir kütüphanede. Ama bileceğim. Çok yakında.
Girişteki kütüphane sorumlusundan başka çok insanın olmadığı bir yer. Osmanlı arşivlerini karıştırıyorum. Anladığım dilde bir şeyler bulmak ve aklımdaki kopuk noktaları birleştirip bir şeyler çıkarabilimek umuduyla. Biraz şaşırmak için yada.
Bu yaz her boş vaktimi Sultanahmette geçirmeyi planlıyorum. Her kütüphanesini, sarayını sarnıcı, her taşını, duvarını tek tek incelemek ve gerçek bir İstanbullu olmaya yanaşabilmek için.

Siz neredesiniz?

Sevgiyle,
Bettra

28 Haz 2009


HUZUR SULARI…

Her yaz denizle mutlaka buluşan ben, genelinden hiç hoşnut olmadığım 2008 yılını denizsiz kapatınca varın siz düşünün yaz tatilini nasıl beklediğimi...
Tazimin işinin yeni olması ve mesleğinde yaz aylarının "yüksek sezon" olarak değerlendirilmesi nedeniyle açıkçası bu sene de yaz tatili fırsatımız olamayacak mı diye kara kara düşünüyor ve hatta “olsun canım kış aylarında da sıcak olan bir yerlere gideriz” gibi yemleri yiyip yememek arasında gidip geliyorken kendimi Çeşme'de buldum :)
Bu, Çeşme'ye ilk ziyaretti. Çeşme'yi görenleriniz tahmin edecektir ki son olmayacak !
Ayayorgi'si, Ilıca'sı, Alaçatı'sı, birbinden güzel bir sürü plajı, muhteşem taş evleri, Rumeli Pastanesi, eşsiz koyları, İmren’i, Yaya’sı, sakızlı tatları ve serin deniziyle Çeşme bu haziran ayında gerçekten güzeldi.
Haydi bu ben çaplı bir gezi yazısı olsun..
Eminim daha görmediğimiz pek çok yeri, yiyip içmediğimiz pek çok lezzeti var ama bakalım neler görmüşüz neler ?
Çeşme’de Neşe Otel’de kaldık. Otel dediğime bakmayın pansiyon aslında. Aradığınız şey güler yüz ve ilgi ise, aman kalacağım yer çok lüks olsun gibi bir beklentiniz yoksa, temiz düzgün bir yer olsun nasıl olsa geceden geceye orada vakit geçiriyorum diyorsanız Neşe Otel (http://www.neseotel.com/) tam size göre bir yer. Otelin işletmecisi Emre Bey son derece sıcak kanlı ve çözüm odaklı biri. Tatilinizin güzel geçmesi için elinden geleni yapıyor, bilen kişi olarak tavsyilerini eksik etmiyor. Biz oda kahvaltı şeklinde kaldık ve kahvaltısını gayet tatmin edici bulduk. Özellikle ödediğimiz rakamı göz önünde bulundurursak ( Kişi başı 40 TL ! Tabi bu rakam sezona ve doluluğa göre artabilir). Akşam yemeğini de dahil ederseniz fiyat 50 TL oluyor ki hiç denemedik ama bildiğiniz küçük bir mutfakta pişen ev yemekleri servis edildiği için lezzetli olduğuna şüphemiz yok. Burayı normalde fırsat buldukça birlikte tatil yapmaya çalıştığımız can arkadaşlarımız Cansın & Savaş çiftinden öğrendik. Onlar da bir tatil sırasında sıkılıp çıktıkları 5 yıldız plus otellerinden sonra tamamen tesadüfi olarak bulmuşlar burayı. Sonuç: Gündüz o plaj senin bu plaj benim geziyor, akşam restauranttı bardı diskoydu derken uyuklamaya başladığınızda otelinize dönüyor ve en önemlisi bir çuval para döküp hep aynı yerde kalıp aynı şeyleri yapmaktan sıkılıyorsanız Neşe Otel yolunuz Çeşme’ye düştüğünde gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir yer.
Tatil denince yapmaktan vazgeçemeyi düşünmediğim tek şey tekne turları sanırım. Karadan uzak, deniz ve güneşle bu kadar başbaşa kalabileceğiniz başka bir seçenek yok keza. Çeşme’de de bu turlardan birine katıldık. Tur ortalama sabah 10:30 – 11:00 arası saatlerinde başlıyor (doluluğa göre) ve akşam 17:30 gibi sona eriyor. Eşşek Adası, Mavi Koy, Akvaryum Koyu ve Cennet Adası’nda deniz harikaydı. Ege’nin serin suları, Çeşme’de ayrıca bir soğuk öyleki sıcak sudan hazzetmeyen ben bile “Ama bu kadarı biraz fazla değil mi?” dedim. Yine de Ege’nin serin ve tertemiz denizini hiçbir zaman Akdeniz’e değişmem.
Tazi'yle hayalimizdeki evleri Alaçatı’da gördük; hayalimizdeki evleri hiç düşünmeden daha önce... Çeşme'ye ilk kez gidişimizden kaynaklı bu geç keşif sayesinde "nerede yaşlanabiliriz ?" seçeneklerinin içine Alaçatı'yı da ekledik. Muhteşem taş evleri, Arnavutluk kaldırımlı dar sokakları, birbirinden muhteşem lezzetleri ve doğal dekorasyonlarıyla insana adeta göz terapisi sunan restaurantları ve şık kahveleriyle bu yer geçekten "görülesiler"den biri. Her bir sokağını, dükkanını detaylı bir şekilde gezmek mümkün olmadı ama 1,5 günlük bir tur yetti Alaçatı'yı sevmek için. İlk buluşma: 16 Haziran 2009
Arnavutluk kaldırımlı o dar sokakları sevmemek gerçekten mümkün değil sanırım. Boylu boyunca bu sokakları örten bir yada en fazla iki katlı binaların çoğu taş yada tahta ve hemen tamamı beyaz – mavi yada beyaz – eflatun boyalı..Binaların çoğu onarılmış ve hepsi gerçekten çok eski. Beldede geleneksel mimari dokuya uygun olmayan yada çok katlı bina inşaası yasak. Böylece 2006 yılında “kentsel sit” ilan edilen Alaçatı’nın doğal atmosferini korumak mümkün oluyor. Sokaklar ve restaurantların masaları büyüklü küçüklü lavanta ve begonvil saksılarıyla süslü. Antikacılar, rengarek boncukçular, otantik giysilerle dolu giysi dükkaları, zeytin ve zeytinyağı dükkanları, sanat evleri ve sokaklara saldıkları muhteşem kokularıyla çok davetkar eski fırınları Alaçatı’yı Alaçatı yapan şeylerden. Esen rüzgar ya denizi getiriyor burnunuza ya bir fincan sakızlı kahveyi yada muhteşem lavanta kokusunu…
Akşam yemeğimizi beldenin birbirinden lezzetli yemekler sunan restaurantlarından Yaya’da yedik. Yaya da elbette Kemalpaşa Caddesi’nde. Küçük bir girişi var ama arkada uzanan uzun bahçesi ile aslına karşılıyor sizi. Bahçesindeki su kuyusu olduğu gibi korunan tarihi bir Rum evi olan mekan, Akdeniz ve Ege mutfağından muhteşem lezzetler sunuyor. Ben kum midyeli domates soslu makarnasına bayıldım. Yok illa et diyorsanız brokoli ve közlenmiş mısırla servis edilen 470 gr ağırlığındaki özel soslu bifteği tam size göre. Ne yazık ki hasta olduğum ve ilaç kullanmaya devam ettiğim için şaraplarını deneyemedim. Çalışanların son derece güler yüzlü ve ilgili olduğu Yaya’da hoş, sakin akdeniz müzikleri eşliğinde rahat bir ortamda lezzetli yemekler yiyebilirsiniz.
Ve plajlar… Öncelikle Çeşme’deyseniz şu sözü mutlaka dikkate almalısınız: “Sörfçü değilsen rüzgar nereden esiyorsa tersine gidiyorsun”. Çeşme gerçekten her daim rüzgarlı bir yer. Bu nedenle gideceğiniz plajı rüzgarın yönüne göre seçmeniz çok yerinde olur.
Ayayorgi Koyu ve Paparazzi benim gibi curcunadan çok hazzetmeyen, plajdan anladığı şey güzel ve sakin bir deniz, şezlong ve kitap üçlemesinden ibaret olan biri için özellikle haziran ayında çok tatmin ediciydi. Pek çok arkadaşımız aynı koydaki Granada yada Babylon’u tercih etse ve bize yaşlı insan muamelesi yapsa da biz eşimle çok daha sakin ve “normal” olan ve adı gibi itici olmayan “Paparazzi”yi beğendik. Ayayorgi’de deniz Çeşme’nin genelinde olduğu gibi serin ama dondurmuyor. Ve tabiki tertemiz. Ilıca adı gibi ılık ama bana göre değil. Alaçatı Seaside son derece serin ve akvaryum misali berrak. Kum harika. Servis ve ilgi gayet iyi.
Çeşme denilince akla ilk gelen şeylerden biri de elbette sakız. Sakızlı kurabiye, sakızlı kahve, muhallebi, reçel, dondurma... Evet hepsi çok leziz ama bir süre sonra “E yeter ama!” dememek biraz zor :) Sakızlı lezzetlerin içinde favorimiz Rumeli Pastanesi’nin sakızlı dondurması oldu. Olsa da yesek :) Sakızdan öyle aman aman hoşlanmayan biri olarak müdavimi oldum diyebilirim. 1922’de ki nüfus mübadelesi ile Çeşme’ye gelen Osman Usta 1945 yılında eşinin çeyizlik masa ve sandalyeleri ile açmış Rumeli Tatlı ve Reçel Evi’ni. Taş duvarlarına ve tahta masalarına bayıldım. Hem ünlü hem basit ve sıradan! Bu sıfatlar sizce de birbirine çok yakışımıyor mu?
Çeşme maceramız bu kadar. Uzun zamandır deniz ve güneş tatili yapmamış olmanın verdiği olumlu bir ruh haliyle biraz abartmış olabilirim belki ama gidin ve kendiniz görün yine de. Pişman olacağınızı sanmam :)

Sevgiyle,
Bettra…


13 Haz 2009

SUYA HASRET...
Hastalanmaktan nefret ediyorum. Düşünemez, yiyemez içemez, gülemez hatta ve hatta hatta okuyamazsın bazen... Tam 65 saat oldu dört duvar arasındayım. Güneşi ve mavi gökyüzünü bile ancak bu sabah gerçekten görebiliyorum. Ne zaman bir şeyi "deli gibi" beklesem başıma bir fenalık gelmesi ruhsal ayaklarımın birbirine dolanıp tökezlemesinden mi yoksa bu aklım başımdan gitmiş halimin her şeyi bir güzel eline yüzüne bulaştırmasından mı? Start çizgisinde heyecanla beklerken kendini tutamayıp atlayıp sıçrayıp orasını burasın sakatlayan çömez ve sakar bir atlet gibi hissediyorum ( Sanırım bugün oldukça iyiyim: komik sahneler canlandırabiliyorum zihnimde :) )
Her neyse o gün öğleden sonra işten izin alıp eve geldiğimde aldığım ilaçlara rağmen hiçbir değişiklik olmayınca, tam tersine vücudumdaki ağrılar ve midemin başı hız kesmeden dönmeye devam edince eşimle hastaneye gittik. Testler falan sonuncunda vücudumda, nasıl becerdiğimi anlayabildiğim bir şekilde, iltihap bulundu. Uslu bir kız gibi o iğrenç yatağa uzanıp serum almam gerekiyordu ve aldım da! Sadece uslu bir kız gibi değil :) Yatakta tepinip "gitmek istiyorum ben" diye mızırdanıp zaten o sabaha karşı 4te göreve gidecek olan eşime olayı daha da kabussal bir atmosferde yaşatarak :( Elimde değil o yatağa yatmaktan kelimenin tam anlamıyla nefret ediyorum!
Sonuç: Sabah 1 gibiydi sanırım eve geldiğimizde midem de, vücudumdaki ağrılar da daha iyiydi. Sızdım...

Şimdi tüm bunların suya hasretle ne ilgisi var diyeceksiniz haklı olarak... Suya olan hasretim ve one her gün daha da yaklaşırken duyduğum heyecanla mutluluğun arasına giren bu 65 saatlik kabusu anlatmak istedim önce.

Oysa ne kadar güzel olacaktı her şey. Denizle temas haline geçeceğim tatiller kadar o tatile hazırlanırken geçen zamanlardan da müthiç bir mutluluk duymuşumdur hep. Kırmızı eski püskü ama çok değerli bavulum ortalama 1 hafta önceden çıkar ortalık yere ve ihtiyaç duyacağım ne varsa atılır içine gelip geçerken. Bu arada uzun ve eğlenceli bir liste de yapılır elbette alınacaklar, yapılacaklar şeklinde ve olimpik havuz muamelesi yaptığım bavuluma attığım her parçadan sonra listedeki ilgili maddenin yanına bir tik atılır. Alınması gerekenler büyük bir mutlulukla seçilir ve alınır. Tatil boyunca okunacak kitap seçilir. Netten görülesi yerlerin notları alınınır. Sonra büyük gün yaklaştıkça göz ucuyla bakılır çoktan dolup taşmış, orasından burasından kıyafteler, şnorkelim, gözlüğüm, ayakkabı ve sandeletlerim sarkan bavula. Ve sonunda oturulup başına "Bu olmasa da olur. 8 tane beyaz t-shirte ihtiyacım olmayacak sanırım. Kırmızı ayakkabım olmadan da güzel geçeceğine eminim" vb cümlelerle bavul 1 haftalık bir tatile hazır hale getirilir.
Yani normal bir süreçte olması gereken ve her anından zevk aldığım süreç budur. Hiçbiri olmadı :( Çünkü ben harika ! bir zamanlamayla dirayetli bir biçimde hasta oldum ve en heyecanlı zamanları evde tıkılı, kolumu bile kaldırmaya halim olmaksızın geçirdim. Canım Bircim olmasa ne kalkıp yemek yerdim ne de bir iki kaşıktan sonra devam ederdim. Bütün şirinliğiyle "Ama bu meyve tabağını senin için hazırladım" diye başımda dikilip durmasa yazın o muhteşem tatları hayatta aklıma gelmezdi (Sanırım bu süreçte kötünün iyisi olan tek şey kuş kadar yemekten kaynaklı kilo kaybı :) )

Bugün sonunda arife! Hala harika hissetmiyorum ama pekala pekala çok daha iyiyim. (Mızırdanmayı kes artık !) Sanırım yarın kendimi nasıl hissedersem hissedeyim kimse kendimi onun kollarına atmama engel olamayacak :) Çok özledim ...

Ben yaz çocuğuyum. Güneşin kızı dediklerinden. Bütün kış yağmur sonrası toprak kokusunu büyük bir hazla içime çekerken bile yazı düşünürüm ve elbette denizi... Sinirlendiğimde yada üzüldüğümde kıyısına koşar ciğerlerimi kokusuyla doldururum sakinleşmek yada üzüntülerimi süpürmek için. 30 yaşımdayım ve daha muhteşem bir koku duymadım. Daha sakinleştirici, rehabilite edici bir koku koklamadım. Dalgalarının sesinden daha huzur verici bir ses bilmem. Uçsuz bucaksız, ulu ağaçlarla dolu ormanların, rüzgarın yada başka hiçbir şeyin o güzel sesi onunkiyle yarışamaz. Eteklerinde birikmiş taşların mutlu şıkırtılarıyla boy ölçüşemez...

Denizi seviyorum... Ve onu çok özledim...

Yarın yola çıkıyorum ben. Uzun aylar sonunda yine yeniden eşimle ve tatlım Jazz Dracula'nın evi arabamızla en sevdiğim şeyi yapıp yollara düşüyoruz. Sonunda üzerinde tek bir bina olmayan, mevisimin yeşillerini üzerine çekmiş uçsuz bucaksız arazilere bakıp gözlerimi dinlendirmenin keyfine varacağım. Müziği kapatıp rüzgarı dinleyeceğim sadece. Kafamı kaldırıp bulutları ve şanslıysam yıldızları seyredeceğim ona giden yolculuğum sırasında. Önünde tır, kamyon birikmiş yerlerde mola verip nefis çayın yada çorbanın tadına varacağım. Ve sonunda ayaklarım ona çıkan mutlu beyaz ve sıcak kumlarla buluştuğunda one gülümseyeceğim.

Yepyeni, mutlu ve heyecanlı anlılar ve fotoğraflarla dönmek üzere.
Görüşürüz ;)

Sevgiyle,
Bettra...

Not: Dün sonunda okuyabildim biraz ve Tarihçi'yi bitirdim. Kazıklı Voyvoda yada Dracul'un oğlu Draculya yada Eflak Voyvodası Tepeşli Dracula olarak bilinen tarihin bu zalim karakterine ve onun sırlarına biraz ilginiz varsa ve bütün bunların kendi tarihinizle buluşmuş olması fikri sizi etkiliyorsa hiç durmayın derim. Oldukça başarılı bir eser...

5 Haz 2009

SOME OTHER NEW MOON PHOTOS FROM FILMING IN ITALY!

PS: If you have not read the 2nd book "New Moon"yet and do not want to get any spoiler, do not keep reading.

In this photo Edward is about to go to the sunshine to get his only chance to be with his uniqe love Bella. He was thinking that she has passed away...

His make up is very good. Just like a living dead...


Knowing that the he is going to kill himself steping to the sunshine, Bella is running towards to him. Just to be there on time... Just to se her love once more...



Cause it was a kind of saint day the suare was very crowd. She had big diffiulty to get to the clock tower on time...


But she succeed it and hug him :)

And expected scene :) Do not you think that this one is really hot ?

4 Haz 2009

MTV SİNEMA ÖDÜLLERİ SAHİPLERİYLE BULUŞTU !


Çok geç kalmış bir yazı oldu bu ama ancak yazabiliyorum. Önce ödül alanları bir kez de buradan duyuralım:
En İyi Film: Twilight !!!
En İyi Erkek Oyuncu: Zac Efron ( High School Musical 3: Senior Year)
En İyi Kadın Oyuncu: Kristen Stewart
En İyi Kötü Karakter: Heath Ledger (The Dark Knight)
En İyi Komedi Performansı: Jim Carrey, Yes Man
En İyi Dövüş Sahnesi: Robert Pattinson & Cam Gigandet (Twilight)
En İyi Öpüşme Sahnesi: Kristen Stewart & Robert Pattinson (Twilight!)
Gelecek Vaad Eden Kadın Oyuncu: Ashley Tisdale (High School Musical 3: Senior Year)
Gelecek Vaad Eden Erkek Oyuncu: Robert Pattinson
En İyi Şaşırtan Sahne: Peeing In The Sink (Amy Poehler in Baby Mama)
En İyi Film Müziği: Milley Cyrus “The Climb”, Hannah Montana: The Movie

Yazının asıl konusunu beni tanıyanlar eminim tahmin etmişlerdir: Twilight…
Okuyacaklarınızın sinema okumuş bir film koliğin kişisel görüşleri olduğunu aklınızın bir köşesinden çıkarmayan olur mu?

Bir Twilight hayranı olarak filmin En İyi Film ödülüne layık bulunmasına tabiki çok sevindim. Yine de bunun filmden çok hikayenin ve o hikayeye aşık olan milyonların başarısı olduğunu düşünmeden edemiyorum (Milyonlarca insan sürekli filmi, kitapları konuşuyor. Hikaye devamlı farklı yönleriyle ele alınıyor. Sahneler, olayların resmedilişi kritize ediliyor. Olasılıklar tartışılıyor. New Moon’un çekimleri, filmin starlarının her adımı yakından izleniyor.Ve bu yakın takip seriyi ve içinde geçenleri en azından şimdilik hiç sönmeyen yıldızlar arasına koyuyor. Gerçi bütün bunlar zaten film başarılı olduğu için oluyor). (Elbette kazanılan MTVnin ödülü, Oscar değil :) Bunu da dikkate almak gerek).

Kendi kulvarında farklı bir çizgi yaratmış ve türe yeni bir soluk getirmiş olması Twilight’ı farklı bir rafa kaldırıyor demiştik. Ve itiraf etmeliyim ki “benim aşktan anladığım şeyleri” uzun süredir bu kadar güzel anlatan ve bunu acıtmadan, kanatmadan yada ağlatmadan dozunda yaşatan bir film izlememiştim. Hem uzak hem yakın, hem imkansız hem de zaten var olan bir aşkı izledim ben Twilight’ta ve ona bu yüzden bağlandım.

Filmde başarılı bulduğum noktaları özetlemek kolay:
1. Hikaye güzel 2. Anlatım yalın ve akıcı 3. Kameranın karakterler ve olay akışına göre anlatıma kattıkları ( Örneğin Bella'nın ilk sahnelerdeki anlatımıyla, hayatına Edward girdikten sonraki anlatımı arasındaki fark. "Büyük şehirde küçük kız" durumu geniş dışardan çekimlerle ifade edilmiş. Soluk, zayıf renkler, net olmayan, değişkenliği ve hatta savrulmuşluğu veren görüntüler Edward'ın hikayeye girmesiyle değişiyor. Ve heyecanı düşürmeden daha durağan bir şekilde yansıtılıyor. 4. Ana karakterler başarılı . 5. Mekan seçimleri başarılı.
Öte yandan neyin eksik yada yetersiz olduğunu ifade etmek zor:
1. Belki bir gençlik filmi olduğu için (Gerçi “Grease” de bir müzikal olmasının yanında aşk ve dans dolu başarılı bir gençlik filmiydi..).
2. Vampir filmlerini ve diğer tüm fantastik filmleri çok sevmeme karşın belki bu tarz filmleri “küçümseyen” eş dosttan yersiz yere etkilendiğim için (Bir filmin başarılı olması için mutlaka özgürlük savaşlarından söz etmesi yada toplumsal sorunlara yooğunlaşıp sisteme gönderme yapması gerekmiyor elbette).
3. Filmde bariz olarak sıradan izleyici gözüyle bile görülebilen hatalar nedeniyle.


Filmin aldığı ödüller içinde “En iyi Dövüş Sahnesi” beni en çok şaşırtanı oldu çünkü bunu gerçekten hiç beklemiyordum. Bale salonunda geçen sahneyi defalarca izledim ve James’in dediği gibi “oldukça dinamik” olduğunu düşünüyorum. Yine de sizce “En iyi dövüş sahnesi” bu sahne mi? Pattinson’un burada James’le dövüşü sırasındaki mimiklerini tıpkı “beysball” sahnesinde James'e meydan okuyan bakışları gibi yeterli bulmuyorum. Baktığımda aslında hissediyor olduğu nefreti, öfkeyi yada korkuyu göremiyorum gözlerinde (Bella’yı sokak serserilerinden kurtarırken yüzünde ki ifade çok çok daha başarılı ve takdire değerdi). James’i canlandıran Cam Gigandet dövüş sahnesinde Pattinson'a kıyasla daha başarılı. Başarılı dövüş sahnesi dendiğinde aklıma Fight Club geliyor ve bunu baz almadan edemediğimden Twilight’taki sahneyi bu başarıdan oldukça uzak görüyorum. Sanırım bu da daha çok sevenlerinin başarısı :)


Ve “En İyi Öpüşme Sahnesi”.. İşte bu gerçekten hak edilmiş bir ödül ! Sahneyi tek başına hikayenin kalanından bağımsız izlerseniz aynı fikri paylaşmayabilirsiniz. Öte yandan filmi başından izlediğinizde ve hikayenin bütünü bildiğinizde (ki elbette her sahnenin aynı yöntemle değerlendirilmedi gerekir) sahnenin Bella ve Edward arasında ki aşkın kendi atmosferini ve içinde bulundukları durumu ne kadar iyi yansıttığını görebilirsiniz. Bella bir insan olarak fiziksel açıdan ne kadar kırılgansa Edward bir vampir olarak çok daha güçlü. Tüm sevgisiyle yaklaştığında onu incitmesi içten bile değil. Çok zor ve aslında imkansız bir öpücüktü bu. İlk öpücüktü ve ikisi de tam olarak neyle karşıya karşıya olduklarını bilmiyorlardı. Tutku ve masumiyetin aynı anda resmedildiği çerçervede Edward’ın yaşadığı çekince, Bella’nın tehlikenin hala tam olarak farkına varmamış yada farkında ama bundan yine de hoşlanır olması ancak o kadar iyi yansıtılabilirdi. İki oyuncu arasındaki kimya ve kesinlikle kendilerine has elektirik sahneyi (ve tabiki filmi) başarılı kılan temel unsurlardan.


Kristen “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü alırken Robert’ın “Gelecek Vaad Eden Erkek Oyuncu” ödülünü almasını Kristen’in daha eskilere dayanan tecrübelerine ve Robert’a göre daha uzun olan filmografisine bağlıyorum (Burada fanların çok etkisinin olmadığı açık. Olsaydı Robert hiç kuşkusuz “En İyi Erkek Oyuncu” olarak isimlendirilirdi). Bu kıstaslar elbette oyunculuğuna yansıyor. Utangaç, içe dönük ve sakar Bella karakteri, Kristen'la kelimenin tam anlamıyla hayat bulmuş. Robert’ınsa gelecek vaad ettiği açık. Ama bu konuda net olmadan Harry Poter ve Twilight’tan daha fazlasını izlemek gerek diye düşünüyorum. Bu nedenle Little Ashes, The Summer House ve How To Be mutlaka izlenmeli diyorum. İzler izlemez de fikirlerimi paylaşacağım.

Önce Meyer’ın, sonra Hardwick’in ve elbette sevgili Robert, Kristen ve tüm oyuncuların ellerine, emeklerine sağlık. Diliyorum her biri yollarında çok başarılı olup bir gün Oscar’la da buluşmayı başarabilirler.

Sevgiyle,
Bettra…

2 Haz 2009

HERE COMES SOME NEW AND GORGEOUS PHOTOS FROM
NEW MOON!

At MTV Movie Awards, New Moon's first official trailer has been showed! I have watched and liked it! Seems better than I expected. There is only one thing that I am not sure: Is it good to give fans so many pictures and scenes before the movie is actually on screen? Of course, we all are waiting for the movie impatiently and would like to see as many photos as possible, but sharing so many things from the movie can be boring in the end. I do not want to lose the thrill about New Moon, just like seeing a birthday present before Christmas. I am sure most fans are at the same page here with me.

Let's have a look at some scenes' pictures:

From Bella's birthday party. Whole family is together.

Bella & Esme, Alice, Carlisle

Paper cut! Where, indeed, the film gets started!

And Casper smells Bella's mouth watering blood...