28 Haz 2009


HUZUR SULARI…

Her yaz denizle mutlaka buluşan ben, genelinden hiç hoşnut olmadığım 2008 yılını denizsiz kapatınca varın siz düşünün yaz tatilini nasıl beklediğimi...
Tazimin işinin yeni olması ve mesleğinde yaz aylarının "yüksek sezon" olarak değerlendirilmesi nedeniyle açıkçası bu sene de yaz tatili fırsatımız olamayacak mı diye kara kara düşünüyor ve hatta “olsun canım kış aylarında da sıcak olan bir yerlere gideriz” gibi yemleri yiyip yememek arasında gidip geliyorken kendimi Çeşme'de buldum :)
Bu, Çeşme'ye ilk ziyaretti. Çeşme'yi görenleriniz tahmin edecektir ki son olmayacak !
Ayayorgi'si, Ilıca'sı, Alaçatı'sı, birbinden güzel bir sürü plajı, muhteşem taş evleri, Rumeli Pastanesi, eşsiz koyları, İmren’i, Yaya’sı, sakızlı tatları ve serin deniziyle Çeşme bu haziran ayında gerçekten güzeldi.
Haydi bu ben çaplı bir gezi yazısı olsun..
Eminim daha görmediğimiz pek çok yeri, yiyip içmediğimiz pek çok lezzeti var ama bakalım neler görmüşüz neler ?
Çeşme’de Neşe Otel’de kaldık. Otel dediğime bakmayın pansiyon aslında. Aradığınız şey güler yüz ve ilgi ise, aman kalacağım yer çok lüks olsun gibi bir beklentiniz yoksa, temiz düzgün bir yer olsun nasıl olsa geceden geceye orada vakit geçiriyorum diyorsanız Neşe Otel (http://www.neseotel.com/) tam size göre bir yer. Otelin işletmecisi Emre Bey son derece sıcak kanlı ve çözüm odaklı biri. Tatilinizin güzel geçmesi için elinden geleni yapıyor, bilen kişi olarak tavsyilerini eksik etmiyor. Biz oda kahvaltı şeklinde kaldık ve kahvaltısını gayet tatmin edici bulduk. Özellikle ödediğimiz rakamı göz önünde bulundurursak ( Kişi başı 40 TL ! Tabi bu rakam sezona ve doluluğa göre artabilir). Akşam yemeğini de dahil ederseniz fiyat 50 TL oluyor ki hiç denemedik ama bildiğiniz küçük bir mutfakta pişen ev yemekleri servis edildiği için lezzetli olduğuna şüphemiz yok. Burayı normalde fırsat buldukça birlikte tatil yapmaya çalıştığımız can arkadaşlarımız Cansın & Savaş çiftinden öğrendik. Onlar da bir tatil sırasında sıkılıp çıktıkları 5 yıldız plus otellerinden sonra tamamen tesadüfi olarak bulmuşlar burayı. Sonuç: Gündüz o plaj senin bu plaj benim geziyor, akşam restauranttı bardı diskoydu derken uyuklamaya başladığınızda otelinize dönüyor ve en önemlisi bir çuval para döküp hep aynı yerde kalıp aynı şeyleri yapmaktan sıkılıyorsanız Neşe Otel yolunuz Çeşme’ye düştüğünde gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir yer.
Tatil denince yapmaktan vazgeçemeyi düşünmediğim tek şey tekne turları sanırım. Karadan uzak, deniz ve güneşle bu kadar başbaşa kalabileceğiniz başka bir seçenek yok keza. Çeşme’de de bu turlardan birine katıldık. Tur ortalama sabah 10:30 – 11:00 arası saatlerinde başlıyor (doluluğa göre) ve akşam 17:30 gibi sona eriyor. Eşşek Adası, Mavi Koy, Akvaryum Koyu ve Cennet Adası’nda deniz harikaydı. Ege’nin serin suları, Çeşme’de ayrıca bir soğuk öyleki sıcak sudan hazzetmeyen ben bile “Ama bu kadarı biraz fazla değil mi?” dedim. Yine de Ege’nin serin ve tertemiz denizini hiçbir zaman Akdeniz’e değişmem.
Tazi'yle hayalimizdeki evleri Alaçatı’da gördük; hayalimizdeki evleri hiç düşünmeden daha önce... Çeşme'ye ilk kez gidişimizden kaynaklı bu geç keşif sayesinde "nerede yaşlanabiliriz ?" seçeneklerinin içine Alaçatı'yı da ekledik. Muhteşem taş evleri, Arnavutluk kaldırımlı dar sokakları, birbirinden muhteşem lezzetleri ve doğal dekorasyonlarıyla insana adeta göz terapisi sunan restaurantları ve şık kahveleriyle bu yer geçekten "görülesiler"den biri. Her bir sokağını, dükkanını detaylı bir şekilde gezmek mümkün olmadı ama 1,5 günlük bir tur yetti Alaçatı'yı sevmek için. İlk buluşma: 16 Haziran 2009
Arnavutluk kaldırımlı o dar sokakları sevmemek gerçekten mümkün değil sanırım. Boylu boyunca bu sokakları örten bir yada en fazla iki katlı binaların çoğu taş yada tahta ve hemen tamamı beyaz – mavi yada beyaz – eflatun boyalı..Binaların çoğu onarılmış ve hepsi gerçekten çok eski. Beldede geleneksel mimari dokuya uygun olmayan yada çok katlı bina inşaası yasak. Böylece 2006 yılında “kentsel sit” ilan edilen Alaçatı’nın doğal atmosferini korumak mümkün oluyor. Sokaklar ve restaurantların masaları büyüklü küçüklü lavanta ve begonvil saksılarıyla süslü. Antikacılar, rengarek boncukçular, otantik giysilerle dolu giysi dükkaları, zeytin ve zeytinyağı dükkanları, sanat evleri ve sokaklara saldıkları muhteşem kokularıyla çok davetkar eski fırınları Alaçatı’yı Alaçatı yapan şeylerden. Esen rüzgar ya denizi getiriyor burnunuza ya bir fincan sakızlı kahveyi yada muhteşem lavanta kokusunu…
Akşam yemeğimizi beldenin birbirinden lezzetli yemekler sunan restaurantlarından Yaya’da yedik. Yaya da elbette Kemalpaşa Caddesi’nde. Küçük bir girişi var ama arkada uzanan uzun bahçesi ile aslına karşılıyor sizi. Bahçesindeki su kuyusu olduğu gibi korunan tarihi bir Rum evi olan mekan, Akdeniz ve Ege mutfağından muhteşem lezzetler sunuyor. Ben kum midyeli domates soslu makarnasına bayıldım. Yok illa et diyorsanız brokoli ve közlenmiş mısırla servis edilen 470 gr ağırlığındaki özel soslu bifteği tam size göre. Ne yazık ki hasta olduğum ve ilaç kullanmaya devam ettiğim için şaraplarını deneyemedim. Çalışanların son derece güler yüzlü ve ilgili olduğu Yaya’da hoş, sakin akdeniz müzikleri eşliğinde rahat bir ortamda lezzetli yemekler yiyebilirsiniz.
Ve plajlar… Öncelikle Çeşme’deyseniz şu sözü mutlaka dikkate almalısınız: “Sörfçü değilsen rüzgar nereden esiyorsa tersine gidiyorsun”. Çeşme gerçekten her daim rüzgarlı bir yer. Bu nedenle gideceğiniz plajı rüzgarın yönüne göre seçmeniz çok yerinde olur.
Ayayorgi Koyu ve Paparazzi benim gibi curcunadan çok hazzetmeyen, plajdan anladığı şey güzel ve sakin bir deniz, şezlong ve kitap üçlemesinden ibaret olan biri için özellikle haziran ayında çok tatmin ediciydi. Pek çok arkadaşımız aynı koydaki Granada yada Babylon’u tercih etse ve bize yaşlı insan muamelesi yapsa da biz eşimle çok daha sakin ve “normal” olan ve adı gibi itici olmayan “Paparazzi”yi beğendik. Ayayorgi’de deniz Çeşme’nin genelinde olduğu gibi serin ama dondurmuyor. Ve tabiki tertemiz. Ilıca adı gibi ılık ama bana göre değil. Alaçatı Seaside son derece serin ve akvaryum misali berrak. Kum harika. Servis ve ilgi gayet iyi.
Çeşme denilince akla ilk gelen şeylerden biri de elbette sakız. Sakızlı kurabiye, sakızlı kahve, muhallebi, reçel, dondurma... Evet hepsi çok leziz ama bir süre sonra “E yeter ama!” dememek biraz zor :) Sakızlı lezzetlerin içinde favorimiz Rumeli Pastanesi’nin sakızlı dondurması oldu. Olsa da yesek :) Sakızdan öyle aman aman hoşlanmayan biri olarak müdavimi oldum diyebilirim. 1922’de ki nüfus mübadelesi ile Çeşme’ye gelen Osman Usta 1945 yılında eşinin çeyizlik masa ve sandalyeleri ile açmış Rumeli Tatlı ve Reçel Evi’ni. Taş duvarlarına ve tahta masalarına bayıldım. Hem ünlü hem basit ve sıradan! Bu sıfatlar sizce de birbirine çok yakışımıyor mu?
Çeşme maceramız bu kadar. Uzun zamandır deniz ve güneş tatili yapmamış olmanın verdiği olumlu bir ruh haliyle biraz abartmış olabilirim belki ama gidin ve kendiniz görün yine de. Pişman olacağınızı sanmam :)

Sevgiyle,
Bettra…


1 yorum:

  1. senin bir sonraki seyahat iznine kadar anca bitiririm ben bu postu okumayi :D

    YanıtlaSil