13 Haz 2009

SUYA HASRET...
Hastalanmaktan nefret ediyorum. Düşünemez, yiyemez içemez, gülemez hatta ve hatta hatta okuyamazsın bazen... Tam 65 saat oldu dört duvar arasındayım. Güneşi ve mavi gökyüzünü bile ancak bu sabah gerçekten görebiliyorum. Ne zaman bir şeyi "deli gibi" beklesem başıma bir fenalık gelmesi ruhsal ayaklarımın birbirine dolanıp tökezlemesinden mi yoksa bu aklım başımdan gitmiş halimin her şeyi bir güzel eline yüzüne bulaştırmasından mı? Start çizgisinde heyecanla beklerken kendini tutamayıp atlayıp sıçrayıp orasını burasın sakatlayan çömez ve sakar bir atlet gibi hissediyorum ( Sanırım bugün oldukça iyiyim: komik sahneler canlandırabiliyorum zihnimde :) )
Her neyse o gün öğleden sonra işten izin alıp eve geldiğimde aldığım ilaçlara rağmen hiçbir değişiklik olmayınca, tam tersine vücudumdaki ağrılar ve midemin başı hız kesmeden dönmeye devam edince eşimle hastaneye gittik. Testler falan sonuncunda vücudumda, nasıl becerdiğimi anlayabildiğim bir şekilde, iltihap bulundu. Uslu bir kız gibi o iğrenç yatağa uzanıp serum almam gerekiyordu ve aldım da! Sadece uslu bir kız gibi değil :) Yatakta tepinip "gitmek istiyorum ben" diye mızırdanıp zaten o sabaha karşı 4te göreve gidecek olan eşime olayı daha da kabussal bir atmosferde yaşatarak :( Elimde değil o yatağa yatmaktan kelimenin tam anlamıyla nefret ediyorum!
Sonuç: Sabah 1 gibiydi sanırım eve geldiğimizde midem de, vücudumdaki ağrılar da daha iyiydi. Sızdım...

Şimdi tüm bunların suya hasretle ne ilgisi var diyeceksiniz haklı olarak... Suya olan hasretim ve one her gün daha da yaklaşırken duyduğum heyecanla mutluluğun arasına giren bu 65 saatlik kabusu anlatmak istedim önce.

Oysa ne kadar güzel olacaktı her şey. Denizle temas haline geçeceğim tatiller kadar o tatile hazırlanırken geçen zamanlardan da müthiç bir mutluluk duymuşumdur hep. Kırmızı eski püskü ama çok değerli bavulum ortalama 1 hafta önceden çıkar ortalık yere ve ihtiyaç duyacağım ne varsa atılır içine gelip geçerken. Bu arada uzun ve eğlenceli bir liste de yapılır elbette alınacaklar, yapılacaklar şeklinde ve olimpik havuz muamelesi yaptığım bavuluma attığım her parçadan sonra listedeki ilgili maddenin yanına bir tik atılır. Alınması gerekenler büyük bir mutlulukla seçilir ve alınır. Tatil boyunca okunacak kitap seçilir. Netten görülesi yerlerin notları alınınır. Sonra büyük gün yaklaştıkça göz ucuyla bakılır çoktan dolup taşmış, orasından burasından kıyafteler, şnorkelim, gözlüğüm, ayakkabı ve sandeletlerim sarkan bavula. Ve sonunda oturulup başına "Bu olmasa da olur. 8 tane beyaz t-shirte ihtiyacım olmayacak sanırım. Kırmızı ayakkabım olmadan da güzel geçeceğine eminim" vb cümlelerle bavul 1 haftalık bir tatile hazır hale getirilir.
Yani normal bir süreçte olması gereken ve her anından zevk aldığım süreç budur. Hiçbiri olmadı :( Çünkü ben harika ! bir zamanlamayla dirayetli bir biçimde hasta oldum ve en heyecanlı zamanları evde tıkılı, kolumu bile kaldırmaya halim olmaksızın geçirdim. Canım Bircim olmasa ne kalkıp yemek yerdim ne de bir iki kaşıktan sonra devam ederdim. Bütün şirinliğiyle "Ama bu meyve tabağını senin için hazırladım" diye başımda dikilip durmasa yazın o muhteşem tatları hayatta aklıma gelmezdi (Sanırım bu süreçte kötünün iyisi olan tek şey kuş kadar yemekten kaynaklı kilo kaybı :) )

Bugün sonunda arife! Hala harika hissetmiyorum ama pekala pekala çok daha iyiyim. (Mızırdanmayı kes artık !) Sanırım yarın kendimi nasıl hissedersem hissedeyim kimse kendimi onun kollarına atmama engel olamayacak :) Çok özledim ...

Ben yaz çocuğuyum. Güneşin kızı dediklerinden. Bütün kış yağmur sonrası toprak kokusunu büyük bir hazla içime çekerken bile yazı düşünürüm ve elbette denizi... Sinirlendiğimde yada üzüldüğümde kıyısına koşar ciğerlerimi kokusuyla doldururum sakinleşmek yada üzüntülerimi süpürmek için. 30 yaşımdayım ve daha muhteşem bir koku duymadım. Daha sakinleştirici, rehabilite edici bir koku koklamadım. Dalgalarının sesinden daha huzur verici bir ses bilmem. Uçsuz bucaksız, ulu ağaçlarla dolu ormanların, rüzgarın yada başka hiçbir şeyin o güzel sesi onunkiyle yarışamaz. Eteklerinde birikmiş taşların mutlu şıkırtılarıyla boy ölçüşemez...

Denizi seviyorum... Ve onu çok özledim...

Yarın yola çıkıyorum ben. Uzun aylar sonunda yine yeniden eşimle ve tatlım Jazz Dracula'nın evi arabamızla en sevdiğim şeyi yapıp yollara düşüyoruz. Sonunda üzerinde tek bir bina olmayan, mevisimin yeşillerini üzerine çekmiş uçsuz bucaksız arazilere bakıp gözlerimi dinlendirmenin keyfine varacağım. Müziği kapatıp rüzgarı dinleyeceğim sadece. Kafamı kaldırıp bulutları ve şanslıysam yıldızları seyredeceğim ona giden yolculuğum sırasında. Önünde tır, kamyon birikmiş yerlerde mola verip nefis çayın yada çorbanın tadına varacağım. Ve sonunda ayaklarım ona çıkan mutlu beyaz ve sıcak kumlarla buluştuğunda one gülümseyeceğim.

Yepyeni, mutlu ve heyecanlı anlılar ve fotoğraflarla dönmek üzere.
Görüşürüz ;)

Sevgiyle,
Bettra...

Not: Dün sonunda okuyabildim biraz ve Tarihçi'yi bitirdim. Kazıklı Voyvoda yada Dracul'un oğlu Draculya yada Eflak Voyvodası Tepeşli Dracula olarak bilinen tarihin bu zalim karakterine ve onun sırlarına biraz ilginiz varsa ve bütün bunların kendi tarihinizle buluşmuş olması fikri sizi etkiliyorsa hiç durmayın derim. Oldukça başarılı bir eser...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder