29 Tem 2009


Biz mart 2010 nasıl gelir diye beklerken “Sırada Dark Shadows var” demek ne kadar adil?
Tüm zamanların “bence” en sıradışı yönetmeni Tim Burton, bu kez de 60ların vampirler, canavarlar, cadılar, kurt adamlar, hayaletler ve yaşayan ölüler gibi aklan gelen hemen tüm korku unsurlarını içeren gotik korku dizisi Dark Shadows’a yeniden hayat vermeye hazırlanıyor... Henüz yüryüzündeki ilk günlerime bile denk düşmeyen diziyi izlememiş olmakla beraber pekçok kez diziden söz eden yada diziye gönderme yapan yazılar okumuştum. Sevenleri ve kült eserler arasında gösterenleri olduğu kadar dizinin bu ünü nasıl kazandığını anlayamayanlar da var (Kuvvetle ihtimal bu grup, doğa üstü öğeleri saçmalıktan öte bulmayanlardan oluşuyor). Yazılanlara göre dizi ilk dönemlerinde çok tutulmayınca hikayeye dahil edilen Jonathan Frid’in oynadığı vampir karakter Barnabas Collins’i yönetmenin vazgeçilmez oyuncularından J. Depp canlandıracak.

Vampir türünün son dönemde Meyer’ın Twilight serisi ile gerçekleşen şaşalı dönüşü öyle görünüyor ki birbiriyle yarışan baş yapıt niteliğinde eserlerle yükselişine devam edecek. Türü dirilten, “Amaaan hep aynı hikaye” diye söylenenlerin- ki peki peki ben de üzülerek de olsa onlardan biriydim- ağzına bal çalan herkesin eline ve beynine sağlık ! Burton’un tamamlaması gereken Alice In Wonderland’ını ve 1984te çektiğinde taşıdığı korku öğelerinden dolayı Disney’in sansürüne uğrayan Frankenweenie’nin yeni versiyonunu düşünürsek Dark Shadows için daha oldukça uzun bir süre beklememiz gerekecek sanırım...

Sevgiyle,



Bettra...

24 Tem 2009

ŞARAPLI BONFİLE

Geçen hafta sonu Tazim’le ailelerimizi sonunda evimize davet edebildik. O kadar uzun zamandır bekliyorlardı ki! Biraz Tazi’min işi biraz da tembelliğimiz nedeniyle özel bir davette evimizde ağırlayamamıştık bir türlü. Sonunda oldu :)

E gelenler bu kadar mühim kişiler olunca (itiraf ediyorum en mühim olanları iki anne)
mönüyü hazırlamak da bir o kadar zor oluyor. Ne pişirsem, ne yapsam da herkes memnun kalsa, annemler kusur bulamasa “Aferin kızıma” dese diye diye koca bir haftayı geçirmiş klasik bir mönüyü kafamda planlamışken Selma Hanım hızır gibi yetişti. Ve özel misafirleri gelince kullandığı güzel bir mönüyü benimle paylaştı. Şaraplı Bonfile de bu mönünün ana yemeği oldu. Zevkle ve heyecanla yaptım. Çok da lezzetli oldu. Ama günün heyecan ve telaşıyla fotoğrafını çekmeyi unuttum :(

Yine de yazmaya karar verdim. İlk fırsatta bu muhteşem lezzeti yeniden yaptığımda bu kez fotoğrafını da çekip ekleyeceğim.

Malzemeler:

Kişi başı iki dilim olacak kadar bonfile yada antrikot
2 orta boy kırmızı soğan (Et miktarı 12 dilim üzeriyse 3 de olabilir)
2 kadeh kırmızı şarap
2 çay bardağı su
3-4 adet küp şeker
Defne yaprağı
1 yemek kaşığı tereyağı
1 tahta kaşığı zeytin yağı
10 adet çekirdeği çıkarılmış siyah zeytin
Arzu edilirse mantar ve buna bağlı olarak yarım limon suyu
Tuz, baharat

Pişirme Süresi: Ortalama 2 saat

Yapılışı:

Etlerimiz genişçe bir teflon tencerede tereyağı eşliğinde önlü arkalı 2-3 dakika kadar çevirelim. Kırmızı kanlı görüntüsü gidip kahverengi olsun.

Kırmızı soğanları gelişi güzel iri halkalar halinde doğrayalım. Zeytinyağı ve küp şekerlerle birlikte genişçe bir tencerede karamelize edelim. Önlü arkalı çevirip kahverengileştirdiğimiz etleri bu tencereye alıp soğanlarla harmanlayalım. Defne yapraklarını ve 1 çay bardağı suyu ilave edip en kısık ateşte kapağı kapalı olarak suyunu çektirelim. Suyunu çekince 1 kadeh şarabı ilave edip aynı işlemi tekrarlayalım. Şarabı çektiğinde diğer kadeh şarabı da ilave edelim ve yine çektirelim. Arada karıştıralım. Bu şarabı da çektiğinde son 1 çay bardağı suyu da ilave edelim. Bu kez tencerenin kapağını açık bırakalım ki alkolün kokusu çıksın. Suyu çekmeye başladığında çekirdekleri çıkarılıp dilimlenmiş zeytinleri tencereye ekleyelim. Arzu edilirse dilimlenip yarım limon suyu ile birlikte haşlanmış mantarlar da ilave edilir.

Ve son pişme süresi için kendi haline bırakılır.

Suyunu tamamen çektiğinde ocağın altı kapatılıp defne yaprakları çıkarılır ve lokum kıvamındaki etimiz afiyetle yenir ;)

Sevgiyle,
Bettra...
HERKESE BİR FADİK !

Konuşmadan anlaşmak... Ne kadar gerekli ve ne kadar huzurlu...
Beyninizin içinde dur durak bilmeksizin dönüp dururken ucu sivrilmiş sözcükler, onları bir de seslendirmeye mecaliniz kalmamışken artık, bir bakışınızla sorunun varlığını anlayabilen biri ne kadar büyük bir rahatlık değil mi? En neşeli sözcüklerle seslenseniz ve ağız dolusu kahkahalar yükselse de ağzınızdan onu kandırmak o kadar kolay değil içinizi görebiliyorken.. Bazen bekler hazır hissettiğinizde paylaşmanız için. Bazen telaşla “neyin var senin” diye sorar... “Bir şeyim yok” demek gülmek için söylenen bir söz böyle zamanlarda...

Herkese bir Fadik gerek, tıpkı benimki gibi... Sizi anlayacak, en azından bunu deneyecek ve başaramasa da buna saygı duyacak biri. Hiçbir şey söylemeseniz de içinizde kopan fırtınanın büyüklüğünü, nereden gelip nereye gittiğini ve hasarın boyutlarını gerçeğe en yakın şekliyle tahmin edecek biri. Sonra sizi o girdabın içinden çekip çıkaracak, elinden geliyorsa fırtınaya karşı varlığının tüm gücüyle üfleyecek, kükreyecek belki... Hiçbir şey yapamıyorsa sizinle o fırtınada savrulacak biri...

Bazen saatlerce, günlerce konuşup anlaşılamamaktan yada yanlış anlaşılmaktan çok yorulduğumu bugünlerde ruhumun en ücra noktalarına kadar hissettiğim için yazdım bu yazıyı. Hele ki özel biriyse konuştuğunuz, hayatın anlamı dediklerinizdense ve yine de belki ne kadar denese de sizi anlayamıyorsa, yaşadığınız hayal kırıklığı koca bir boşluk yaratabiliyor aranızda... Böyle zamanlarda saygı duymayı öğrenebilmek tek çıkış kapısı belki de.

Fadiğim,
Hayatıma kattığın anlamların, varlığının tek başına verdiği huzurun kelimelerle ifade edilmesi mümkün değil biliyorum. Elimden sadece “İyiki varsın” demek geliyor.

Bazen bir akrabadır fadiğiniz, bazen bir dost. Kim olduğunun gerçekten bir önemi yok. Sadece bir tanesine sahip olabilecek kadar şanslı olmanızı diliyorum...

Sevgiyle,
Bettra...

20 Tem 2009

"BAŞLIKSIZ"
Artık kanamayan yaralardan olmuşsun... Ne zaman..? Kabuk bağlamış, belki nasırlarmış içime doğru.. Öyle içerilere itmişimki seni, bazen canımın yanacağını bile bile bakmak istiyorum sana doğru, sana ait, ikimize ait zaten kırıntı kadar olan anılara doğru. Ve şimdi onları bile göremiyorum. Yüzün yok gözlerimin önünde. Kocaman güzel ellerin kalmış aklımda nasıl göründükleri hayal meyal... Vazgeçmez misin acıtmaktan.. Unuttukça geçecek derken bu kez de unutulduğun için acı vermekten..?

Peki ya sen..? Önce kalbin mi unuttu beni? Gözlerinden mi gitti önce yüzüm yoksa .. yüreğinden mi?

Biliyorum hiç bitmeyecek bir cehennem bu. Alevlerin kor dili geçip gitmeyecek üzerimden. Ne sen affedileceksin ne de ben bu cehennemde.

İnsan hayatta nelerden geçer değil mi? Nelere sırtını döner yürür gider.. Neleri bir kalemde çıkarır hayatından, nelerin üzerini çizer bazen zar zor, bazen gözünü bile kırpmadan... Ne çok şey için savaşmaktan, emek harcamaktan vazgeçer..

Ama ya canından geçer mi insan? Nasıl geçer..?

Bana bir masal anlat. Tek bir masal. Ve içinde sadece sen ol...

Bettra...

10 Tem 2009

OKUYUCUYA NOT:

Harekette bereket vardır lafı değişiklikte bereket vardır lafına çıkar mı? Çıkar! Aynı yerlere, aynı renklere, aynı şekillere ve aynı olan her şeye karşı makul bir süre içinde sıkılma belirtileri gösteren ben özel alanımın şeklini değiştirmeye karar verdim. Yeni bir sıkılma ve değişiklik arama dalgasına kadar bu çerçevedeyiz. Ben ve sözcüklerim.

Sevgiyle,
Bettra...

KADIN & ERKEK


Başucu cümlesi: “Bir şey benim canımı acıtıyorsa ‘o’nun da canını acıtır”. Bir nevi “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma”… Bu kısa yolu benimle paylaşan herkesten buradaki anlamı düşünerek hareket etmesini bekliyorum. Çoğu zaman boşuna beklediğimi bilerek..
Karmaşık bir konusu var bu satırların. Kadın erkek ilişkileri üzerine…

Bir Türkle bir Çinlinin yada Bir İngilizle bir Fransızın kendi dillerini konuşarak anlaşmaya çalışmalarına benziyor aslında bu iki cinsin birbirini anlama çabası. Kendilerini çok farklı sözcüklerle ifade edip anlaşılmayı bekliyorlar çaresizce. Debelenmek suretiyle. Bazen tamamen farklı şeylere inanıp, bambaşka şeyleri isteyip, zıt şeyleri bekleyerek ortak bir yaşamı sürdürme çabası sadece yazarken bile zor. Öte yandan üstüste konduğunda her satırı, çizgisi örtüşen kopyalar olsaydı kadın ve erkek, her ikisine birden gerek kalmazdı sanırım. Hiçbir eğlenceli yanıda olmazdı. Sonuç: Elbette 2 farklı cinsten söz ediyoruz ancak bu farklar birinin diğerine karşı ezici üstünlüğü ile sonuçlanmamalı. İnsan ırkı bu iki cinsten biri olmadan devam edemezdi öyle değil mi? Sadece bu bile hayatta eşit ağırlıklara sahip olduklarının çok açık bir göstergesi aslında. Eşit ama farklı…

Uzayın bu küçücük noktasında bizleri birarada tutan şey kadını kadın, erkeği erkek yapan özellikler aslında. Ve belki de yine aynı özelliklerdir “Ne onunla ne onsuz” dedirten. Öyleyse tüm bu farklılıkları bir çeşit alt – üst özellikleri gibi değerlendirip başlangıçtan itibaren fiziksel üstünlüklerine ve toplumun onlara kazandırdığı “asılsız” sıfatlara aldanıp kendisini kadının yapı taşı, hayatının merkezi sanan “ben olmadan o bir hiç” yanılgısına düşüp hareket eden erkek cinsine gitsin bu yazı. Hep son sözü söyleme beklentisi içinde olanlara. Eşine iki güzel söz söyleyip onun yüreğini güldürmeyi “saçma” yada “önemsiz” sananlara. Yarın güneşin hepimiz için yeniden doğamayacağını unutarak yaşayanlara. İki kişi bir olup omuz omuza verip çalışırken bile ev içindeki tüm sorumluluğu sadece “kadın” olduğu için eşine yükleyenlere. Fiziksel olarak çok daha zayıf olduğunu bildiği eşine yaptığı ufacık bir yardımın kar topu gibi büyüyen bir sevgiyle ona geri döneceğini unutan erkeklere.

Kadınlar erkekler, erkekler de kadınlar olmadan bir “hiç” aslında. Bahsettiğim gibi sadece var olma sürecimizi düşünürken bile. Ama bu hiçliğin kadının hayattaki duruşuyla, mutlulukları, başarıları, kahkahaları, özlemleri, umutları, öfkesiyle bir ilgisi olmadığını anlamak ve özümsemek daha sağlıklı ve daha mutlu ilişkiler yaşamak için yeterli olabilir. Hayattaki manevi ağırlıklarımızın, duruşumuzun, görevlerimizin, toplumdaki yerlerimizin vücüt ağırlığımızla doğru orantılı olduğunu sanmak ve bunu kabul ettirmeye çalışmak hem komik hem de acı bir durum.

Her şeyin karşılıklı bir döngü içinde devam ettiğini unutmamak gerek. Yani “Ne verirsen elinle o gelir seninle” diyorum. Kendi ellerimizle yarattığımız çirkinlikleri, ölümleri, yalanları, vahşeti, kiriyle her geçen gün daha yaşanmaz hale getirirken bu dünyayı, erkek kadın ilişiklerindeki adaletsiz ve çirkin süreç bazen gerçekten baş etmesi ve inanması güç boyutlara ulaşıyor. Öyle ki “Neler oluyor?” dediğinizde sesinizi duyacak, duysa bile sizi anlayacak birini bulmak bile zor olabiliyor bazen. O kadar farklı diller konuşuluyor yani. Misal bir erkeğin eşini aldatmasını, bazen iş bazen hayat sıkılıp sıkılıp da bütün derdini kederini bağırıp çağırmak ve hatta fiziksel şiddete başvurmak suretiyle eşiyle “paylaşmasını” doğal bulan ve bunlar karşısında kadının görevinin her daim susmak, idare etmek, anlayış göstermek olduğunu “sanan” hem cinslerimle saatlerce de konuşsak aynı noktada buluşmak ne yazık ki mümkün olmuyor. Aynı sesleri çıkarıyoruz ama o seslerin içini bambaşka anlamlarla dolduruyoruz. Kendi aldatılmışlıklarını, ezilmiş, hiçe sayılmış, hor görülmüş ve yaşanmamışlıklarını örtbas etmeye çalışmak için yaşadıklarını genel geçer doğrular olarak göstermeye çalışmak ne çelişkili bir çaba! Bütün bunlar kendi gerçeklerini değiştirmediği gibi, bulandırabildikleri taze beyinlerin hayatlarını daha başlamadan zora sokuyor.
Hal böyle olunca “ben erkeğim” “ben böyle istiyorum” “ben ne dersem o” gibi erkek ifadelerini anlamlandırmam da ne kadar çabalarsam çabalayayım hep boşuna oluyor.

Bütün bunlardan iflah olmaz bir “feminist” olduğum anlaşılmamalı. İnsanları kategorize eden hiçbir yaklaşımdan hazzetmem. Ben haksızlığa tahammül edemiyorum hepsi bu. Kadın da erkek de yerini bilse, farklılıklarının farkında olup hem kendine hem karşısındakine saygılı olabilmeyi öğrense, biri ezilmeyi, sayılmamayı sindirmekten, doğasının en doğal özelliklerinden biri olduğunu sanmaktan vazgeçip kendisine olan saygısını hiç kullanmadığı o tozlu raflardan indirebilse, biri diğerinin haklarına tecavüz edip durmaktan vazgeçse, fiziksel yada benzeri üstünlüklerini karşısındakini maddi manevi hegomonyası altına almak için kullanmasa, hep bana demese daha mutlu olmayacak mıyız? Gerçekten soruyorum: Daha mutlu olmayacak mıyız? Şu kısa ama çoook güzel Çeşme tatili sırasında karşılaştığımız bazı olaylar çıkardı bu cümleleri içimden. Aslında hep orada durup, arada kopan fırtınalarda sağa sola çarpıp canımı yakıyorlardı. Bu kez top yekun bir temizlik yapıp hepsini süpürmeyi denedim. Tatili birlikte geçirdiğimiz arkadaşlarımızdan birine bakıp eşime olan sevgi ve saygımı pekişitirirken diğerine bakıp “ama neden o da böyle değil..?” şeklinde cümleler kurdum istemsizce.

Biz yani bir kadın ve bir erkek birbirimize ihtiyacımız olduğu için paylaşıyoruz bu evreni aynı anda. Birimiz diğerine göre daha üstün olsun, hakkı hukuku özgürlüklerin sınırını birimiz kafasına göre çizsin ve diğeri de sorgusuzca buna uysun, biri höt dedimi diğeri otursun, biri kendini “sahip” diğeri “teba” sansın diye değil. Biri ona lütfedilen cesaret, güç, koruma ve sahiplenme duygularıyla diğerini sarıp sevsin, diğeri onu sevgiyle, şefkatle karşılayıp en huzurlu limanı olabilsin diye varız.

Lütfen önce kendinize inanıp güvenin ve kendinizi sevin. Bunu gerçekten deneyin. Canınız yandığında, sinirleriniz gerildiğinde, öfkeniz kabarcıklar çıkarmaya başladığında, sinirden düşünemez olduğunuzda aynı şeylerin “o” na da olduğunu en azından bütün bu duyguları hissetmeye hakkı olduğunu unutmayın. Karşınızdakini kısıtlayarak, onu sadece kendinize ait bir obje, işinizi gücünüzü görecek bir canlı, siz ne der ne dilerseniz onu yapmakla yükümlü karşı cins olarak görmekten vazgeçin. Çünkü tüm bunlar bu koca dünyayı ikinize dar etmekten, mutsuz ilişkiler, tükenmiş evliliklerden başka bir sonuca çıkarmıyor…

Sevgiyle
, Bettra…

2 Tem 2009

TIM BURTON’LA HARİKALAR DİYARINA TUHAF BİR YOLCULUK


Her filmine ve her filminin her karesine hayran olduğum, muhteşem yönetmen Tim Burton iş başında ! Lewis Carroll imzalı dünya edebiyatının ünlü eserlerinden "Alice In Wonderland" bu kez Burton’un penceresinden yansıyaycak beyaz perdeye.
Film 2008 yılının mayıs ayında çekilmeye başlanmış ve 2010 yılında gösterime girmesi planlanıyor. Ve bilin bakalım oyuncular kimler? Sizin de aklınıza Johnny Deep denilince Tim Burton ve Tim Burton denilince Johnny Deep geliyor mu? Benim geliyor! Yedi filmlik beraberlikten sonra bu garip olmasa gerek. Johnny Deep “The Mat Hatter” ( Çılgın Şapkacı) olarak çıkacak karşımıza. Yönetmenin yine vazgeçemediği oyunculardan Helena Bonham Carter’ı Kızıl Kraliçe olarak izleyeceğiz. Ak Kraliçe’yi Anne Hathaway ve Alice’i Mia Wasikowska canlandıracak.


Fantastik filmlerin, uçsuz bucaksız hayaller diyarının ve tuhaflıkların kralına bu fantastik film bence çok yakışacak. Onun o uçsuz bucaksız hayal dünyasını Alice In Wonderland’e kurgulamasını büyük bir heyecanla bekliyorum ! Filmin o çocuksu, sevimli, neşeli atmosferi Burton’un dokunuşuyla biraz tuhaf yok yok oldukça tuhaf, kasvetli ve gotik bir havaya bürünecek sanırım. Renkler çocuksu mavi ve toz pembelerden kurtulup daha olgun bir tonla resmedilecektir kuvvetle ihtimal. Yani onun renkleriyle. En neşeli hallerinde bile kasveti yakalayabileceğiniz, en normal zamanlarında bile tuhaflıkları görebileceğiniz şekliyle.

Özetle oldukça "tuhaf" bir film bekliyorum diyebilirim. Ona yakıştığı gibi ;)


Not: Acilen bir Tim Burton dosyasa hazırlanıp paylaşılacak!