31 Ağu 2009


VOLTURI!

Hikayedeki resmedilişlerinin ne kadar ihtişamlı olduğunu düşününce insan ekrana nasıl yansıyacaklarını merak ediyor değil mi? Volturi'ler, Twilight hikayesinin önemli yapı taşlarından biri. Vampirlerin yüz yıllardır hayatta kalmayı başarmış atalarını temsil ediyorlar ve dünyadaki tüm soydaşlarını onlar yönetiyorlar.

New Moon'un Volturi'lere ait bir kaç sahnesinin fotoğrafları People dergisinde yayınladı.

Fotoğrafta Soldan Sağa: Volturiler'in lideri Aro (Michael Sheen), Caius (Jamie Campbell Bower), Jane's twin Alec (Cameron Bright)

Yönetmen Chris Weitz bakın Volturilerin görünüşleri hakkında neler demiş:
" Donuk kırmızı gözlerine baktığınızda aslında gözlerinin içine bakamıyor, gerçek niyetlerini göremiyorsunuz. Bunun oldukça korkutucu bir yanı var. Meyer, Volturi ailesinin çok yaşlı üyelerini bir çeşit büyücü gibi göstermekten kaçındığı için ben de onları son derece genç göstermek için çalıştım. Genç ancak aynı zamanda yaşlarından gelen mesafeli ve kendilerine hakim bir duruşları var. Yani sadece fiziksel olarak genç görünüyorlar.

Fotoğrafta: Jane (Dakota Fanning), Edward (Robert Pattinson), Alice (Ashley Greene)

Fotoğrafta: Demetri (Charlie Bewley), Alice (Ashley Greene)

Sevgiler,
Bettra...
 

30 Ağu 2009

EDEN LAKE

Dikkat yazı "spoiler" içermektedir!

2008, İngiliz yapımı olan film James Watkins tarafından yönetilmiş. Hız kesmeden gerilimi sürekli tırmandıran ve tam rahat bir soluk aldığınızda bütün sinirlerinizi geren vurucu darbeyi indirerek hikayeyi noktalayan bir gerilim filmi.

Aşklarının baharında iki sevgili hafta sonunu geçirmek için gözlerden uzakta bir göl (Eden Lake) kıyısına giderler ancak huzurlu anlar ergenlik yaşlarındaki bir grup asi çocuğun etraflarında aylaklık etmeleriyle son bulur. Çocukların aksi ve saldırgan davranışlarından rahatsız olan çift sonunda bu çocukların elinde birer kurban haline gelirler. Gerilimin sürekli tırmandığı uzun bir kaçma kovalamacadan sonra çocuklar bu ölüm-kalım mücadelesini kazanan taraf olurlar.

Bu tarz filmler bana "A Clockwork Orange" ve "Funny Games" filmlerini anımsatıyor. Çıkış noktalarının bu iki film olduğunu düşünüyorum. Anlamsız, sebepsiz görünen bir şiddet; aile
ve toplumun bu şiddetin ortaya çıkışına katkıları, oyun oynar gibi insan öldüren yeni yetme masum zararsız görünümlü katil çocuklar... Şablon artık klasikleşmeye başlasa da Eden Lake gibi gerilimi hakkıyla veren bir film olunca zevkle izleniyor. Oyunculardan Kelly Reilly çok başarılı. Çocuk oyuncunlar da öyle. "Çocuk" unsuru korku filmlerinin vazgeçilmez taşlarından biri. İçine şeytan giren, sevgisizlikten psikolojisi bozulan ve bir şeytana dönüşen çocuklar çok sık karşımıza çıkıyor. Bu filmde de oldukça rahatsız edici ve sinir bozucu olduklarını söylemeliyim. Bunun yanı sıra film, benzerleri gibi "bilmediğiniz, tanımadığınız yerlere giderseniz başınıza ne gelir bilemezsiniz" mesajını da iletiyor..

Filmde aile içi şiddete maruz kalan, sevgi ve ilgiden yoksun çocukların, tıpkı ebeveynleri gibi davrandıkları kendilerine ait bir dünyaları olduğunu izliyoruz. Bu çocukların nerede ne yaptıklarından ailelerinin haberleri yok. Kimi dayak yiyor, kimi umursanmıyor yada söyledikleri dinlenmiyor. Başları bir şekilde belaya girdiğinde bu sorun belki aileleri tarafından çözülmeyeceği belki de başlarına daha büyük dertler açılacağı için kendi sorunlarını kendileri çözüyorlar. Ve bir sorunla karşılaştıklarınıda bunu çözme yolları sadece şiddetten geçiyor. Kimi zaman de bir oyun gibi işlenen şiddete başvurmak için sorunu yaratan taraf oluyorlar.

Bu aralar İngiliz yapımlarına yakın ilgi duyduğum için izledim. Oldukça başarılı.

Bettra.
"Sevmek bir şeyi sevmektir sen kadar."

Nasıl güzel bir cümledir bu .. Nasıl anlamlı. Tek, basit bir cümle. Ve her şey.

Bettra...
SENİ SEVİYORUM

Günün birinde kalbimi ağrıtabileceğini düşünmemiştim hiç.
Ellerimi tutamayan ellerini öpebileceğimi.
Sonunda içimin seninle dolu olduğunu itiraf edebileceğimi ve bu fikre alışabileceğimi düşünmemiştim.
Uzak tutmaya çalışırken aşkı kalbimden ve köşe bucak kaçarken ondan
en dalgalı sularına düşmüş olabilir miyidm?
Acı çekilmeyen aşklar da vardı da ben mi bilmiyordum yoksa?
Yine de: Seni Seviyorum...
Senin duymak, benim sana söylemek istediğim kadar çok kurulmuyor belki bu cümle ama
Seni Seviyorum...
"Ben ağlamam" derken göz yaşlarına boğulan ruhun için.
Deli ruhun, yüreğinden dudaklarına dudaklarından yüzüne yayılan gülüşün için.
Kalbine kanat tutturulmuş şahsıma münhasır meleğim:
SENİ SEVİYORUM.

Bettra...

"Aşk, köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar."
ACI
Sesini duymak yetmiyor bazen..
Yerine sığmıyor kalbim, sığdıramıyorum.
Özlemek acıtıyor artık...
Bir başka şehirde, başka başka hayatların içinde
Benden uzakta..
Uzansam dokunamayacağım bir yerlerde yani...
Ve yalnızca düüşünebilmek seni, düşleyebilmek.
İsimlerimizi yanyana koyup satırlarda, rüyalarımda dokunmak sana.
Kalbin acır mı hiç?
Kalbim acıyor.

Bettra...
"I could not realize that you were infront of me all the time..
And I chosed the wrong way to be loved..."

Işıltılı, cafcaflı güzelliklerde aramışım aşkı.
Öyle sahte güneşlere dalıp gitmişim ki, gözlerim kamaşmış ışıltısından
ve bir hiçi sardığımı görememişim.
Oysa ne kadar hafif, basit bir şeymiş "aşk" içinde adın varken.

Bettra...

29 Ağu 2009

ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!
Birileri hala iç dinamiklerimizi bozmaya, komşumuz, arkadaşımız, hocamız vb sıfatlarla hayatlarımızın bir yerlerinde mutlaka olan insanlarla aramıza alt kimlik tartışmaları sokmaya, sonu karanlık bir yolda ilerlemek için Türkiye'yin kandırmaya çalışa dursun biz yine de bu önemli günü kutlayalım. Çocuklarımızın bu günün anlamını hissetmeleri için onları kutlamalara götürelim. Anlayabilecekleri bir dille 26 Ağustos - 30 Ağustos 1922 tarihlerinin önemini anlatalım.

Ve hep birlikte üzerinde yaşadığımız vatanın Türkiye Cumhuriyeti olarak anılmasını bugüne, bu savaş için 1922 yılında canını verenlere ve büyük komutan Mustafa Kemal Atatürk'e borçlu olduğumuzu unutmayarak atalarımızı saygı ile analım.

Saygı ve sevgilerimle,
Bettra...

ZEYTİNYAĞLI BARBUNYA


Hafta sonu geldi ya çalışan bayan olarak attım kendimi yine cici mutfağıma. Saatler sürüyor hafta sonları bu cici dört duvarın kolarından kurtulmam. Aksi halde hafta içi son derece sağlıksız besleniyoruz :(
Geçen gün kayınvaldemlere gittiğimizde çok lezzetli bir barbunya yapmıştı tadı damağımda kaldı. Eh dedim zeytinyağlı bir barbunya yakışır o halde bu haftanın mönüsüne. Tazi pek sevmez ama olsun bu kez kendi damak tadım için pişirdim.
Malzemelerin arasında salçayı görüp "salçalı zeytinyağlı yemek mi olur yahu ?"diyecek olanlara cevabım: İnsanın kocası içinde salça olmayan yemeği yemiyorsa bal gibi de olur :) İstemeyen koymayabilir tabiki...
Ve bence zeytinyağlı yemeğin sırrı bol soğanı ve zeytinyağıdır diyerek başlıyorum yazmaya..
Sevenlerine afiyet olsun :)

Malzemeler:
1/2 kg barbunya
1 çay bardağı zeytinyağı
2 soğan
2 diş sarımsak
2 orta boy domates (kabuklarını soyup küp küp doğrayın)
1 tahta kaşığı salça
1 sivri yada çarliston biber
1 orta boy havuç
1 küp şeker
Tuz
Su
Maydanoz (İnce kıyılmış)



Yapılışı:
Doğranmış soğan ve sarımsaklarımızı yağda pembeleştiriyoruz. Biberlerimizi de ekleyip onları da öldürüyoruz. Salçamızı ilave edip yediriyoruz. Domatesleri ilave ediyoruz. Birkaç kez döndürüp barbunya ve halka halka doğradığımız havuçları katıp 5 dakika kadar ara ara karıştırmak suretiyle kavuruyoruz.


Şeker ve tuzunu koyup üzerini az geçecek kadar su ilave edip barbunyalar pişinceye kadar kısık ateşte pişiriyoruz.


Ateşten alıp uygun bir kaba alıp üzerine ince kıyılmış maydanoz ile süslüyoruz. Benim maydanozum yoktu fesleğenimle süsledim.

MEYVELİ VE CEVİZLİ KEK

Baktım birkaç meyve çürümeye yüz tutmuş hadi dedim sizinle kek yapayım. Yani bunun "şöööyle leziz bir kek olsa da yesek" benzeri duygu ve düşüncelerle hiç ilgisi yok ;)
Oldukça atmasyon (ki en zevkli ve eğlenceli kısmı da bu) ama bir o kadar da baştan çıkarıcı bir lezzet oldu. Tavsiye derim ;)

Malzemeler:
4 yumurta
1 su bardağını biraz geçgince şeker
3 su bardağı un
1 su bardağı sıvı yağ
1 su bardağı süt
1/2 su bardağı iri dövülmüş ceviz
3 yemek kaşığı hindistan cevizi
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya
Çürümeye yüz tutmuş her türlü meyve (Ben incir, ankara armudu ve mürdüm eriği koydum)

Yapılışı:
Yumurta ve şekeri çırpıyoruz. Un, yağ, süt, kabartma tozu ve vanilyayı da ilave edererek mikserle pürüzsüz bir karışım elde edene kadar çırpmaya devam ediyoruz.
Ceviz, 1 yemek kaşığı hindistan cevizi, ve minik minik doğradığınız meyvelerinizi de karışıma katarak bir kaşık yardımıyla karıştırıyoruz.
Kalıbımızı yağlayıp çok az un serperek ve kalan 1 yemek kaşığı hindistan cevizini de kalıba serpiştiriyoruz.
Önceden ısıtılmış 175 derece fırında içi pişine kadar pişiriyoruz.
Fırından çıkardığımız keki 10 dakika kadar soğumaya bırakarak servis tabağımıza ters çevirip üzerini isteğe göre hindistan cevizi ile süslüyoruz.

Not 1: Meyveler kekin pişme süresini uzatıyor. Bu nedenle üzeri pişmiş gibi görünse de kekin içine bir bıçak batırarak içinin de piştiğinden emin olun.

Not 2: Ben çeşit olsun diye kağıttan küçük muffin kalıplarım için de biraz karışım ayırıp onları da pişirdim. Daha neşeli :)

27 Ağu 2009

26 Ağu 2009



Bıktım sürekli dırdır hallerinden. Hiç susmayan gecenden gündüzünden. Sen, sen değilsinki artık...
Boğuyorsun beni diyeceğim "Çek git o halde" diyeceksin biliyorum.
Anlasana nefes alamıyorum sıkış tıkış kucağında. Her yanımda birileri bitiveriyor. Bu üstüste, altalta yabancı insan tablosundan silsin artık birileri beni. Başka bir resme koysun daha sakininden, boşundan. Bir orman olur, sisli puslu. Bir mavi olur beyaz kumlarını yalayan. Ama buradan silsin beni. Yada üşenmez tablodan taşıveren diğer bir kaç milyonu siler ise ne ala! Kalırım valla.
Gözümün görüp gönlümün açıldığı bir boğazın var, mavi suların ve misssss su kokun.
Epi topu busun işte! Evet eskisin. Bayılırım eskiye.. Ama be kardeşim bu koşuşturmacının, hengamenin, kalabalığın içinde yaşanmış, sararmış, yıpranmış ama kendinden bir haber milyonlara inat kendini saklayarak da olsa ayakta kalan hangi eskine dokunabiliyorum ki.? Hangisini içime dolu dolu çekerekten koklayıp duvarlarının, satırlarının arasında kaybolabiliyorum ki? Dününe dalıp gidemedikten, onu dalıp dalıp yaşayamadıktan sonra geçmişim eskinden...
Dün gece yarısı bir trafiğe takılmışım eş dost ahalinden bir grup ve Tazimle ki hiiiç sorma detaylandıramayacağım.
Güzel ülkemin güzel insanı (!) eziyet etmeye pek meraklı. Eziyet gören ses etmedikçe kendine daha pek çok yol bulacak gibi.
00.30 sularında geldiğimiz köprüde ancak 02.30a doğru hareket edebildik! Ertesi sabah işe gideceğime mi, şehri yöneten ahalinin bizi salak, aptal, enayi yerine koymasına mı delireceğimi şaşırmış bir halde ortaya karışık bir gözü dönmüşe dönen ben Tazimin beni sakinleştirmeye çalışan ellerinin altında uyumaya çalışırken sadece şunu tekrarlıyordum : nefret ediyoum bu memleketten, nefret ediyorum bu memleketten!

Biliyorsun işte sen değilsin dayanamadığım. Üzerinde yaşayanlar. Ama ne sen onlarsız varsın artık ne de "çile" sensiz...

Bettra...

25 Ağu 2009



LITTLE ASHES

Sonunda izleyebildim. Uzun zamandır akımdaydı. İki önemli nedenle: Öncelikle Robert Pattinson’un oyunculuğuyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak, neler yapabiliyor görmek istiyordum. (Ama filmin tek yıldızı Pattinson değilmiş...) Bir de resim sanatından hiç anlamama ve baktığımda bir anlam veremediğim görsel çalışmalardan hiç hazzetmeme karşın pek çokları gibi Salvador Dali’nin resimlerini başka bir kulvara koyduğum için filmi görmem gerektiğini düşündüm. Dali gerçekten de bir dahi! Deli bir dahi !

Önce filmin künyesine bir bakalım: 2008 İngiliz yapımı olan film, İngiliz yönetmen Paul Morrison tarafından çekilmiş. Ben izleyeceğim filmleri genellikle yönetmene ve türe göre seçiyorum. Tür, bazen çok yanıltıcı olabiliyor ama elimde değil... Öte yandan bu filmde ikisi de önemli olmadı. (Her film açıp içine girdiğimizde neyle karşılaşacağınızı bilmediğiniz bir kapı gibi aslında. Arkasında ne var hiçbir zaman emin olamıyorsunuz... Bu merak uyandırıcı elbette ama sonuç hüsran olunca pek hoş olmuyor! Yo yo bu filmde sonuç hüsran değil). Paul Morrison’u tanımıyorum. Bu yüzden neler yapmış internette küçük bir araştırma yaptım. Son dönemde Wondrous Oblivion (2003), Solomon and Gaenor (1999) gibi filmler çekmiş. Bu izlediğim ilk filmi olduğundan genel tarzı hakkında kesin bir şeyler söylemek yanlış olur. Sadece Little Ashes’da yalın ama yine de zaman zaman görkemli bir anlatıma sahip olduğunu söyleyebilirim.

Senaryo aynı zamanda yapımcılardan biri olan Philippa Goslet’e ait.
Müzik: Miguel Mera. Müziklerini oldukça başarılı buldum. Üzerinde dans ettiği planlarla gayet uyum içindeydi.
Oyuncular: Javier Beltran (Federico Garcia Lorca), Robert Pattinson (Salvador Dali), Matthew Mc Nulty (Luis Bunuel), Marina Gatell (Magdelena)

Film genel anlamda Salvador Dali, yazar ve şair Federico Garcia Lorca ve film yapımcısı Luis Bunuel’in hayatlarının ilk dönemlerini, 1920’lerde İspanya’da hükümet, kilise, ordu ve aristokrasinin ellerinde şekil bulan politik ve toplumsal hayat örgüsü içinde işliyor.. Bir başka deyişle modern dünyanın, cazın ve Freud’çuluğun geleneksel olanla çarpışması anlatılıyor. Utangaç bir dahi, genç Dali’nin yaşadığı içsel ve fiziksel değişiklikler hatta çelişkiler, bunların çıkış noktaları, politikaya ve sisteme yaklaşımındaki yıllar içindeki farklılıklar bazen eğlenceli, bazen acıklı, kimi zaman da rahatsız edici bir şekilde işlenmiş. Üniversite öğrencisi Garcia Lorca, genç ve büyük bir sanatçı olmaya kararlı kendisi gibi öğrenci Dali’nin aslında hırslı ancak görünüşte kırılgan ve hassas olan kişiliğinden etkilenir ve bu çekimle ilişkileri farklı bir yöne doğru gelişir. Başta Dali’nin daha girişken ve kendinden emin tavırlarıyla derinlik kazanan ilişkileri, çok geçmeden Paris’te ve tüm sanat dünyasında büyük bir üne kavuşan Dali’nin, hırslarına yenilip ideallerinde ve yaşam tarzında köklü değişiklikler yapmasıyla kopma noktasına gelir. Üzülen ve yazmaktan, şiirden kısaca hayattan vazgeçen Lorca’yı yeniden hayallerinin peşinden gitmeye zorlayansa Magdelana olur.. Yıllar sonra artık ünlü birer sanatçı olan Dali ve Lorca biraraya geldiklerinde Lorca aralarında eskiye dair kırıntılar arar ancak her şeyin hatırladığından çok daha farklı olduğunu görür. Dali artık son derece “elit” ve abartılı bir hayat sürmekte, gençlik yıllarında özgürlük ve adalet için verdikleri tutkulu savaşı unutmuş görünmektedir. Görünüşte de olsa sistemden yanadır. Lorca ise gençliğinde inançla savunduğu değerlerden vazgeçmemiştir. Bazı mecralarda film “eşcinsel temalı filmler” kategorisinde ele alınmış ancak bu bana çok doğru gelmedi. Hikaye Dali ve Lorca arasındaki yakın arkadaşlığın boyut değiştirmesine elbette yer veriyor ancak bu nokta etrafında dönmüyor. Yerine döneme ait sanat, siyaset, ahlak gibi öğeler bu sanatçı kişilerin ve özellikle Dali’nin hayatları üzerinden aktarılıyor.

Film genç sanatçıların özgürlükleri ve sanatları için orduya ve hükümete başkaldırışlarını başlangıçta heyecanlı bir şekilde aktarıyor. Sonra karakterlerin duruşlarının değişmesiyle bu heyecan yerini Dali tarafında sistemle kaynaşmaya, Lorca ve Luis Bunuel tarafında ise istikrarlı ancak kan kaybeden bir harekete bırakıyor.

Dali ve Garcia Lorca’nın klisenin önünde çaldıkları bisikletlerle başlayan sahne “özgürlük” temasını çok iyi işlemiş bence. Müzik, ışık ve oyuncular sahnenin hakkını veriyor. Yine Lorca’nın odasının camından dışarı baktığı sahne adeta bir tablo havasında.

Javier Beltran’ın oyunculuğuna filmin başından sonuna gayet tatmin edici. Robert Pattinson ise filmin ilk karelerinde çok etkileyici ve güçlü bir oyunculuk verememiş. Ancak ilk yarıdan sonra son derece iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim.

Dali’nin hayatı boyunca hep inkar ettiği ve eşcinsel olmakla suçladığı Lorca ile ilişkisi Dali’nin ilişkinin başlamasında daha etkili olan taraf olmasına karşın sonrasında bunu taşıyamaması, oldukça aykırı bir kişilik olsa da eşcinsellerden nefret edilen bir yerde bu özelliğini gizlemek istemesi ile aktarılmış.

Filmin kesinlikle bir zaman kaybı olmadığını belirtip ve Pattinson’un Twilight taki oyunculuğunu her fırsatta eleştirenlerin bir de Little Ashes ı izlemelerini öneririm.

23 Ağu 2009

Bir gün, dünün bir yerinde, bir ufacık anında hatta var mıydın...?
Hiç gerçekten oldun mu yeşil kırlarımda?
Sarıldığım o adam sen miydin, hayallerim miydi?
Hayallerimin yılları, rüyalarımın saniyeleri miydin yoksa?
İlk aşk, ilk sığınak, ilk koruyucu sen miydin?
Sen miydin bir var bir yok günlerimde..?
Geceleri yastığıma düşen göz yaşı sen miydin?
Sen miydin diyorum çünkü şimdi hiç var olmamış gibisin..
Bir vardın bir yoktun, şimdi bir hiç gibisin...

"BÖCEK OLMAYI KABUL EDENLER, EZİLİNCE ŞİKAYET ETMEMELİDİRLER..."

F.Schiller

20 Ağu 2009

BİLMEK...

Neyi? Kendini? Evet iyi olurdu doğrusu hepimiz makul ölçülerde kendimizi bilebilseydik...
Dünyayı..? Bu çok zamanımızı alacak gibi duruyor...
Doğayı..? Bilsek biraz anlar da rahat bırakırdık belki kim bilir..
Aşkı yada? Iııhhh saçma !

"Bilmek " nereden geldi şimdi aklıma? Fark ettimki aklımda bilmek merkezli cümleler dönüp durdu gün boyunca.. Düşüncelerimden alıntılar şöyle:

... " 'Biliyorum' benim için her zaman iddialı bir ifade olup kulaklarımı tırmalamıştır... Sanırım gerçekte hiçbir şey yada çok az şey bildiğimize inandığımdan... Bildiğimiz yada bildiğimizi sandığımız şeyin doğruluğu da ayrıca bir tartırşma konusu tabi kime, neye göre doğru düşüncelerinden hareketle.

Ne kadar biliyorsanız o kadar düşünüyor ve eleştiriyorsunuz. Koca bir sistemin içinde dönüp duran biz insanlar tek tek bu sisteme toplu iğne ucu kadar bile bir delik açamıyoruz işte. En ufak değişiklikler toplu hareketlerle oluyor. Bu da yüzyılda bire ancak tekabül ediyor.

Kendinizden, ailenize, okulunuzdan, işinize, yaşadığınız semtten şehrinize ve ülkenize, siyasetinize, sanatınıza gerçek ivmeler, "doğru" yönler kazandıramıyorsanız neye yarıyor bilmek...? Can sıkmaktan, kafa patlatmaktan, çene yormaktan başka tabi... Hiçbir şey değişmeyecekse neyi bildiğinizin ne önemi var? Bildikleriniz takdir edilmeyecek, hor görülecekse neden bunca merak? Küçük bir pencereden bakıp resmin bütününü kaçırdığınızı hissederken size aslında herşeyin boş, saçma, yanlış bir rüya olduğunu söylüyorsa, "bilmek" niye? Karşınızdaki bilmiyorsa siz bilseniz de ona ne? Düşünceler takip edilmiyor, sözler anlaşılmıyorsa, niye ? Aynı hayatı paylaşırken, bilmeyen huzurlu hülyaları kovalarken sizin kabuslarınız niye?"

Diyip durdum bütün gün. Ve emin oldum: Ne kadar çok biliyorsan o kadar mutsuz oluyorsun...

Sevgiyle,
Bettra


NEW MOON TRAILER

Yea Yea Yea! New Moon's theatrical trailar is in cinemas at last!
You should see this one. Althoug I do not like Taylor's big part in the book & movie ( I make myself comfortable thinking that Edward is going to be back in Eclipse) it seems we will have quite really exciting moments!

Click to the link and watch the trailer !


www.newmoonthemovie.com

ZAMAN FUKARASI

Yapacak çok işi ama yetecek zamanı olmayanlardanım... Zaman fukarasıyım. Ona koştur, bunu hallet, ne yiycez, yıka, ütüle, şunu da yaz, bunu mutlaka izle, gitmem gereeeek, özledim ama hiç olmazsa bir kahve... !!! Hepsini nasıl yetiştireyim? Okumam, izlemem gerekenler; evde düzgün bir hayat için yapılması gerekenler; kişisel ve bayansal (!) bakım için yapılması gerekenler, iş yerinde halledilmesi gerekenler, görülmesi, gezilmesi, aranması sorulması ...... AAAAA GEREKENLER!
Ama ben “gerekli” sıfatından hiç hoşlanmıyorum ki! Ama hiç...
Sadece içimden gelenlere içimden geldiği gibi vakit ayıracağım bir dünya.... Olmaz mı?
İstediğim gibi yazsam, istediğim kadar. Zaman sınırlaması, aklımda uzun bir yapılacaklar listesi olmadan. Kalk şunu da hallet, sonra yazarsın cümleleriyle bölünmeden.. Her şeyi anlatsam. Beni, en sakar komik hallerimi... Kızgınlıklarımı.. Seni, benim olmasını istediğim filmleri(m)i, kitapları(m)ı... En güzel hayallerimi kelimelerle salsam hayata... Çığlıklarım kopsa satırlarda kopup gitse... Hak edenleri koysam masalımdaki en yüksek tepeye, parmağımın ufacık bir hareketiyle yuvarlasam tepenin eteklerine...
Okusam sonra... Okusam... Okusam... Kaybolsam satırlarda... Zamanı unutsam..
Mutfağa atsam kendimi... Ne var ne yok pişirsem... Sıfır kalorili çikolatalı şipşirin kekler, yağsız karbonhidratsız muhteşem börekler... Ege’li ayarında zeytinyağlı yemekler.. Sonra geçip karşılarına kendimle gurur duysam...
Gerine gerine tatlı dakikalar harcasam tertemiz beyaz çarşaflarımın üstünde. Kocaman camlarımın ardındaki koca ormana baksam yastığımın üzerinden. Camı açıp taze, serin havayla doldursam ciğerlerimi. Sonra biraz güzellik uykusu alsam. “Daha” güzel olayım diye :)
Atsam bu güzel insanı sahil kenarı, ağaç gölgesinde, yoldan uzak eski bir banka. Okusam yine saatlerce dalga sesleri eşliğinde... Sonra dalıp gitsem o seslerin sahiplerine...
Yürüsem uzun saatler boyunca bir denizin kenarında, bir orman patikasında ulu ağaçlar sırasınca.... Tek duyabildiğim ayaklarımın altında ezilen yapraklar, ince dal parçaları ve kuş sesleri olsa...
Onlarca film seyretsem, beğendiklerimi tekrar izlesem.
Ve canım istediğinde kaçıp gitsem herkesten uzağa... Kendimi de bıraksam onların yanında...

Sevgiyle,
Bettra...

18 Ağu 2009

RAKI ROKA BALIK ;)


Ama bunu yazmadan duramazdım. Gerçekten...
Blogumu süsleyeyim şunu ekleyeyim bunu çıkarayım diyerek bakalım neler yapabilirimin peşini kovalarken sevgili "kültür mantarı"nın (http://www.kulturmantari.org/) sitesine rastladım. Çok eğlenceli görünüyor ve yaratıcı ;)
Okuduklarımından birinin başlığı şu: "Action - Reaction" (Neden İngilizce? )
Yazı, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu'nun sinemada alkollü içki reklamlarına "kısmi" olarak getirdiği yasakla ilgili. Bu kısıtlamaya girenler arasında elbette sevgili rakı - roka- balık yada rakı- balık- beyaz peynir gibi varyasyonları arttırılabilecek muhteşem üçlüler var. Birilerinin hala bizim yediğimiz içtiğimizle uğraşıyor olması gerçekten sinir bozucu !

Buraya konu olacak asıl nokta ise "wunderman" (http://www.wunderman.com.tr/) tarafından yaratılan reklamlar. Buyrun bir de siz görün. Harikalar!

Sevgiyle,

Bettra...

16 Ağu 2009

CAN ACITAN TATLI ANILAR...

İlk sığınağı olduğunu bilimiyordu o zamanlar.. Ve öğrenmesi zaman aldı. Zor zamanlar...
Öyle gösterişsiz, küçük bir limanken nereden bilebilirdi ki bu dalgalı denizden çıkıp ona sığınabileceğini ...?

Yaşamak zordu o günlerde de. "Savaşmak" gerekiyordu. Her sabah ve her akşam aynı çizgi üzerinde gidip gelirken.. O küçük yuvarlak şeyin içinde, uyumak ve yemek dışında süreki koşan minik farelere benzetiyordu kendini, aslında ne için koştuğunu bilmeyen. Evet yaşamak denirse işte, devam ettiği bu şeyi sürdürebilmek, karnını doyurmak ve hayat yutan bu sistemin üretim dediği şeye bir parça katkıda bulunabilmek için çalışıyordu ama yinede "neden" sorusunun cevabı bu kadar basit olmamalıydı değil mi..?

Her geçen gün metre kareye düşen insan sayısı artan bu şehirde sağa sola, yukarı aşağı, yana beriye ve her yöne dikilen çirkin yapılar o zamanlar da boğuyor muydu onu? Kuş seslerini duyamadığının farkında mıydı acaba? Tekerlekli araçların içine sıkışıp kaldığı saatler boyunca üzülüyor muydu bu anlar için? "Durun sağda" diyerek zamansız kendini dışarı atmak istediği oluyor mudu? Kimse farkında değil miydi kovaladıkları akşamların ve hafta sonlarının aslında akıp giden hayatları olduğunun? Farkındalardı da ruhlarından çekilen hayat yüzünden miydi bu tepkisizlik, sahte mutluluk? Zorunluluktan sağa sola koşturmak, birbirinden habersiz, korkarak, kaçarak, milyonları oyalayan yüzeysel popüler zevklere "hobi" adını vererek, sadece insanları tartışarak ve ancak gerektiği kadar iletişim kurarak sürdürdükleri bu şey "hayat" mıydı gerçekten?

Bütün bu sorulara küçük bir yanıt bulmak için "başka nasıl olabilir ki?" sorusunun cevabını yaşamak, en azından görmek gerekiyormuş. Bu her daim konuşan ama uğultusundan anlaşılmayan şehirden giderken hissettiği o tarifsiz "hiçlik" korkusunun yersiz olduğunu anlaması birkaç ayını aldı. Arnavut taşlı balıkçılar çarşısını, güzelim boğazını ve hatta sıkış tıkış hazır olda bekleyen çirkin binaları bile özlediği zamanlar oluyordu ama birkaç günlük bir ziyaret yetiyordu bu elmalı şehri, şekerini yalayıp çöpüne gelmeden fırlatıp atmak için.

Ama hikaye bu ya çöplüğüne geri döndü, huzurunu yüzlerce kilometre geride bırakarak. O basit, o sade, az gelişmiş ama hala bazı anlamları yaşatabilen, insana insanlığını yaşama şansı veren şehir artık eskimiş yapraklarda kaldı. Ve bu dalgalı, pis kokulu gri denizde çırpınırken farkındalık yaratıp acı veren tatlı bir "anı" oldu.

Bettra...

14 Ağu 2009

33 Okul 3003 Öğrenci İçin Elele

33 OKUL 3003 ÖĞRENCİ İÇİN ELELE

Elele verirsek ve inanırsak başaramayacağımız hiçbir şey yok. Blogları gezerken başlığa konu olan kampanyanın haberine rastladım. Birileri, zor durumda olan başka birilerine yardımcı olmak için gerçekten emek harcıyor. Elinden gelenden fazlasını yapıp bizlerin de yardımcı olabilmemiz için imkanlar yaratıyorlar. A.Şebem Soysal ve Erkan Bal çok güzel bir kampanya başlatmışlar. Balıkesir'in Dursunbey ilçesi ve köylerindeki 3003 fakir öğrenciye yeni eğitim ve öğretim yılında kalem-silgi-defter ulaştırabilmek için kolları sıvamışlar. Ve nakdi yardımlar için de bir hesap oluşturmuşlar. Bu, hepimizin bir şekilde katılabileceğimiz bir kampanya ve aslında sahip olduklarımızı ucundan kıyısından da olsa ihtiyaç sahipleriyle paylaşabilemiz için güzel bir fırsat bence.


Aşağıdaki linkten detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.


http://www.birmilyonkalem.com

Haydi Elele!

Sevgiyle,
Bettra...

13 Ağu 2009

KUTLAMA 2

Dün sayfamda başlayan kutlamalar ;) akşam Arnavutköy Vira Vira’da devam etti. Oldukça baş döndürücüydü!
Neden bilmem Tazimle özel gün kutlamalarımız hep olaylı olmuştur (Ki kutladığımız sadece 3 gece var: doğum günlerimiz ve yıl dönümü. Sevgililer Günü saçmalığına pek tahammül edemem. Bir öpücük yeter ;) ). Önce bir didişmeden rahat edemiyoruz sanırım. Ben normalde pek adetim olmadığı halde Tazinin doğasına aykırı atılımlar beklerim, o da bu beklentilerin sonunda arızaya bağlayıp bıkbık konuşmaya başlayıp tüm kaslarımı germeyi başarır.. Ve şanslıysak bu durum sadece gecenin erken orta vakitlerine kadar sürüp birden, kendiliğinden ve aniden sona erer. Tazi sonra bu aniden yumuşama durumuna da sinir olur ehehe :)

Dün akşam da gelenek bozulmadı ve iki lokma yiyip güzelleşeceğimiz yere paslaşmalar şeklinde atışmaya başladık. Offff çok yorucuydu! Neyse ama sonra kumandaları elime alıp sarhoş olmak suretiyle ortamı güzelleştirmeyi başardım ;) Ne zaman canım sıkkın olsa fırsatım varsa bir iki tek atıp gerginliğimi azaltmaya çalışırım. Dün de masaya oturduğumda zaten çakır keyif olmaya niyetli olduğumdan çakır keyiflik ve sarhoşluk arasındaki iiiincecik çizgiyi geçmem çok kolay oldu. Oysa sadece 2,5 bardakçık aslan sütüydü ve bardakta gayet hoş görünüyordu. İçimde durduğundan daha hoş! Velhasıl gecenin orta yerlerinde güzelleştik işte. Balık, mezeler, güzelim boğaz ve az önce hırlamama rağmen hayatımın adamı vardı karşımda. Daha ne olsun ? Kızgın gözgöze gelmeler benim sebepsiz tebessümlerimle yumuşamaya başladı. Tebessümler gülümsemeye dönüştükçe karşılık buldu ve sonunda manasız, anlamsız ve komik kahkahalara döndü. Bardaklarımızı dolduran garson bile bana bakıp gülüyordu varın siz düşünün halimi J

Ne yazık ki gece bu kahkahalarla son bulmadı. Eve dönerken yol boyunca Tazi’ye “canım kusmam gerekirse durabiliriz değil mi?” şeklinde mesajlar vererek evimizin 2-3 dakika yakınına kadar gayet de başarılı bir şekilde gelmişken sevgili polis amcalar arabamızı çevirdi. Tazi’nin aklı gayet başında olduğundan ve evraklarla ilgili de bir sıkıntımız olmadığından birkaç saniye içinde oradan ayrılmayı umut ediyordum. Ama öyle olmadı! Polis amcalar evrakları alıp gittiler. Gittiler..Gittiler... Ve bir türlü gelemediler. Oraya kadar gayet iyi gelmiş olan ben “Canım ama ben dayanamıyorum sanırım kusucam” cümlesini gevelemeye başladım. Tazi “Canım dur bak bir sabret evrakları versinler şu ilerde durucam kusucan sen de” şeklinde beni sakinleştirmeye çalıştıysa da nafile içimdekiler kendilerini dışarı atmak için çırpınıp duruyordu. “Ama duramıyoruuum” kapıyı açmadan önceki son cümle ve sonrası “öööğğğğk” şeklinde başlayan iğrenç durum işte. Polis amcalara aldırış edemeden burunlarının dibinde midemdekileri dışarı çıkardıktan sonra komik Tazicim adamları benim hasta olduğuma ikna etmeye çalıştıysa da pek başarılı olmadı tabi :) Neyse işte üfledi, sınırın altında çıktı ve evimize geldik. Sabaha kadar sanırım 1,5 lt su içtim ve korkunç bir baş ağrısıyla uyandım her akşamdan kalma gibi.. Sabah gözlerimi açtığımda Tazi “Durdun durdun polisleri buldun kusacak” diye gülüyordu :)

Bir yıldönümüsü daha böyle geçti işte. Giriş ve sonuç berbat ama orta satırlar gayet kafa ;)

Sevgiyle,
Bettra...

12 Ağu 2009

KUTLAMA

İnsan bazen kendisine bile tahammül edemez, bir günü ötekini tutmaz, her yıl başka biri olup çıkarken “o”nunla koca bir hayatı geçirmek çok kolay değil. Bu yolda hep süt liman bir deniz beklemek tirajı komik olurdu...

Birbirimize “Evet” diyeli tam üç yıl oldu. Bazen Cicöz’ün deyimiyle aynı minder karesine sığdırdık kendimizi daha uzak olmaya tahammül edemeyerek, bazense şehrin en uzak noktaları yeteri kadar uzak değildi... Gözlerindeki ufacık bir hüzün tarifsiz acılar verdi kimi gün, kimi gün canını acıtmak için dilim sivri bir bıçak oldu.

Canım, yarım... İnsanız ya hata bize mahsus... Bazen defalarca... Ellerinden tutup bu kısa yolu seninle yürümeyi seçtiğim için bugün de şanslı hissediyorum. Bitişik ve ayrışık tüm hallerimizle bizi seviyorum. SENİ SEVİYORUM...

Yıllar sonra sadece güzel olanları hatırlanacak biiiiii sürü güzel anıyı birlikte biriktirmek dileğiyle...

Sevgiyle,
Bettra...

11 Ağu 2009


10 Ağu 2009

HOŞGELDİNİZ...
Tolga'yı saymazsak, nede olsa Tolga, Bubu'nun arkadaşı, Momol (http://momolbc.blogspot.com/) ve Damdaki Adam (http://damdakiadam.blogspot.com/) beni hiç tanımayan ama blogumu beğenip de izlemeye değer bulan ilk izleyenlerim. Bu kadar güzel hissettirebileceğini tahmin etmemiştim ! Evet yazdıkça mutlu oluyorum. Ve en çok kendim için yazıyorum. İçimdekileri dünyaya salmak için... Ama bunları paylaşmak ve birilerinin yazdıklarınızı okumaya değer bulması gerçekten harika!
İşte bu yüzden bu iki misafirime özel bir "hoşgeldiniz" demek istedim.
Nice satıları paylaşmak dileğiyle...

Sevgiler,
Bettra...

8 Ağu 2009

"You are my life now"
Twilight (2008)
KARNIYARIIIIK ;)

İçinde patlıcan olan her yemeğe sırılsıklam aşık olan ben uzun zamandır yemiyoruz diye haydi bir de karnıyarık yapayım dedim ve kolları sıvadım.
Haydi bakalım:

Malzemeler:
4 adet patlıcan
250 gr yağsız yada orta yağlı patlıcan
1 orta boy soğan
2 adet sivri biber
1 orta boy domates
1 tahta kaşığı salça
Maydanoz
Tuz, karabiber

Önce patlıcanlarımızı yıkayıp alacalı soyuyoruz ve tuzlu suda 10 dakika bekletiyoruz. Sonra suyu süzüp patlıcanlarımızı iyice kuruluyoruz ve yağda kızartıyoruz.

Kızaran patlıcanlarımızı havlu kağıt serilmiş bir tabağa alıyoruz. Ve bekletiyoruz.

İnce kıydığımız soğanları yağda pembeleşinceye kadar kavuruyoruz. Yine ince kıyılmış 1 adet biberimizi ekliyoruz. Küp küp doğradığımız domateslerimizi de ilave ettikten sonra kıymayı da katıp kavurmaya devam ediyoruz. Salçayı ekleyip yediriyoruz. İnce kıyılmış maydanozumuzu, tuzu ve baharatı ilave edip kıyma suyunu çekene kadar pişiriyoruz.

Patlıcanlarımızın ortalarını kesip bir kaşık yardımıyla içlerini harcımızla dolduruyoruz. Üzelerini dörde böldüğümüz siviri biber ve istersek minik domates parçalarıyla süslüyoruz. Harcı yapmış olduğumuz tavaya biraz sıcak su ilave ederek bu sıvıyı karnıyarıklarımızın üzerine döküyoruz. 190 derece fırında üzerlerindeki biber ve domatesler kızarana kadar pişiriyoruz.

Afiyet olsuuun :)

Sevgiyle,
Bettra...

PEYNİRLİ POĞÇA
Hani şu annemlerin ve kayınvaldemlerin yemeğe geldikleri büyük gün vardı ya..
Minik peynirli dere otlu poğçalar da yapmıştım o akşam, çeşit olsun diye.
Ben tam iş üzerinde poğçalarımı yaparken Tazi koşturmak suretiyle mutfağa gelmiş heyecanla "hangi tarif bu" diye sormuştu.
Zeliş teyzenin poğçaları olduğunu duyunca burun kıvırmıştı hemen Aysun teyzeninkini daha çok beğendiği için. Neyse işte, tamam canım ondan da yaparım birara diye söz vermiştim.
Kısmet buguneymiş.
İşte sevgili Aysun teyzenin peynirli ve kuş başı etli poğçası. Şiddetle tavsiye ediyorum :)

Sevgiyle,
Bettra...

Hamuru İçin Malzemeler:
3/5 su bardağı un (duruma göre ilave edilebilir)
1 paket Dr. Oetker kuru maya
1 yumurta
2 çay bardağı ılık süt
1/2 paket Sana Ekmek Üstü (Oda sıcaklığında)
Tuz
Susam ve çörek otu

İçi İçin Malzemeler:
Peynir
Maydanoz
Dere otu (isteğe göre)
Kuş başı doğranmış et
1 orta boy soğan
Kekik, tuz

Önce unu, kuyu mayayı ve tuzu elimizle karıştırıyoruz. Ortasını açıp yağı, ılık sütü ve yumurtanın beyazını koyuyoruz ve başlıyoruz hamurumuzu yoğurmaya. Baktınız un yetmedi yumuşak güzel bir hamur elde edene kadar az az un ilave ederek yoğurmaya devam ediyoruz. Sonra hamurumuzun üzerini nemli bir bezle örtüp 1 saat kadar mayalanmaya bırakıyoruz.

Bu sırada boş durmuyoruz tabi :)

Önce küçük küçük doğradığımız soğanlarımızı bir tavada yağda pembeleştiriyoruz. Kuş başı doğradığımız az miktardaki etimizi ilave edip etler suyunu çekene kadar kavuruyoruz. İndirmeye yakın tuz ve kekik ilave ediyoruz.

Diğer tarafta ince kıyılmış dereotu ve maydanozlarımızla peynirimizi karıştırıyoruz.

1 saat kadar mayalanan hamuruzdan 2 iri ceviz büyüklüğünde parçalar koparıp yuvarlıyor ve avucumuzda açıyoruz. Malzemelerimizden koyup hamuru kapatıyoruz. Kapattığımız yer altta kalacak şekilde avucumuzda yuvarlayarak tepsiye diziyoruz.

Yumurtanın sarısını poğçaların üzerine sürüp susam ve çörek otu ile süslüyoruz.

Önceden 175 derecede ısıtılmış fırında üzerleri kızarıncaya kadar pişiriyoruz.

Ve akşam saatleri olmamasına dikkat ederek afiyetle "mımmmm" sesleri eşliğinde götürüyoruz ;)

7 Ağu 2009

KÜÇÜK BİR MOLA...

Bir fincan kahve iyi giderdi bu yağmurda, pencere kenarında...
Yada açılmış pencereler ardına kadar uzanmışım yatağıma sevdiğim o satırları okuyorum bilmem kaçıncı defa...

...
Gözlerim kapalı huzuru arıyorum havada... Yağmurun kokusunda, sesinde...
Bir yazarın cümlelerinde...
Bulduğum güzel duyguların içimi kaplamasına izin veriyorum sonra...
İki koşturma arasında, bir solukluk molada...

Sevgiye,
Bettra...
UNUTULMAZ REPLİKLER

Düşündüm de hoş olabilir.. O sözleri ara ara hatırlamak...
Beğendiğim, kendime uyarladığım, "katılıyorum" dediğim yada içime işleyen bir şekilde..
Unutulmaz film replikleri için bir sayfa açmaya karar verdim.
Hangi filmden olduklarını da belirterek tabi...
Varsa unutamadığınız, bir dönem odanızın duvarlarını süsleyen sizde yer eden replikler sizi de beklerim.

Hatırladığım birkaç tanesiyle başlıyorum...

Sevgiyle,
Bettra...

*** "Tanrıyı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et..."
Amores Perros (2000)

*** "Kibir en sevdiğim günahtır"
Devil's Advocate (1997)

*** "Yanıtlarım seni korkutuyorsa korkutucu sorular sormaktan vazgeçmelisin"
Pulp Fiction (1995)

*** "Herkese güven ama işlerinde şeytana asla güvenme!"
The Italian Job (2003)

*** "İnsanlar hükümetlerden korkmamalı, hükümetler insanlardan korkmalı"
V For Vendetta (2005)

6 Ağu 2009


EVVVETTT!!!



Pek şaşılacak bir şey yok ve bence bu, onun sahip olduğu en normal ve en doğal sıfat ama yine de içten içe bunun resmiyet kazanmış olmasından mutluluk duyuyorum !

Robert Pattinson, Glamour Magazine okuyucuları tarafından “Dünyanın En Seksi Erkeği” seçildi ! Hem de bence gerçekten çok sıkı bir aday Johnny Deep’i bile geride bırakarak. Aslında liste birincilik dışında her isme hak ettiği sıralamayı verememiş. Örneğin Jude Law’ın 26. sırada olması bana biraz tuhaf geldi. Çok daha önlerde olmalısı gerekmez miydi? Bunun yanı sıra benim listemde yer almayan David Beckham, Brad Pitt gibi gereksiz isimlerde var listede.

“Seksi” olarak nitelenen şeylerden pek hatta hiç hazzetmeyen ben Pattinson’un hicbir sey yapmadan, en doğal haliyle bu kadar “seksi” görünmesi nedeniyle belki, sıfatın ona gerçekten yakıştığını düşünüyorum. Seksi olmak için hiçbir çaba harcamıyor. Öyle bakımlı, metroseksüel tiplerden falan değil kesinlikle. Aksine seksi olduğuna yada olabileceğine inanmıyor ve bunu nasıl kazandığı konusunda bir fikri yok. Ama Pattinson’un en salaş, en yataktan kalkmış, en doğal halleri bile benim diyeni geride bırakır cinsten. Sadece gülüşü ve konuşması bile onu listenin ilki yapmaya yeter ;)



Bu arada beyaz perdenin en hoş & mükemmel çifti seçilse benim bu çiftin Kristen Stewart & Robert Pattinson olacağına dair şüphem yok.




Evvvet “Dünyanın En Seksi Adamı”! Sadece olduğun gibi kal ;)

Sevgiyle,
Bettra...

5 Ağu 2009

DÜZELTME


Okuyanlarınız bilir, 28 haziranda “Huzur Suları” başlıklı bir Çeşme yazısı yazmış, elimden geldiği kadar ve içimden geçtiği gibi paylaşmaya çalışmıştım neler gördük neler yaşadık... Ama kalem bu ya bazen içinizdekileri tam olarak anlatmanıza olanak vermiyor, yanlış yada eksik bilgilendirmelere neden olabiliyor. Yani suç tamamıyla kalemimin ! :)

Neşe Otel demiştim hani.. Anlatmaya çalışmıştım yolunuz düşerse nasıl bir yer olduğunu bilin diye.. Hani Emre’den söz etmiştim, otelin güler yüzlü işletmecisinden.. Hatırladınız mı?
Emre okumuş yazımı. Bakın tepkisine: “İyi mi demişsin kötü mü demişsin anlamadım ben..? Bu paraya ancak bu kadar mı olur demek istedin yahu? Hem buranın denizi her zaman soğuk değil ki. Geç ısınır geç soğur buranın suları. Siz bir de eylülde gelin de nasıl sıcak denizimiz” dedi.. Sonra Tazi’ye okuttum yazı mı bir de. “Bak bakalım kötü mü demişim? İyi şeyler demek istemiştim. Sadece abartıp gidenlere hayal kırıklığı Emre’ye de fazladan iş çıkarmak istemedim” dedim. Tazi okudu ve güldü :) “Canım Emre haklı, bu yazı gerçekten nereye ötelesen oraya gidiyor” diyerek.

Bunun üzerine ben de yanlış ifadelerle haksızlık yapmayayım diye bir düzeltme yazısı yazmak istedim. .“Neşe Otel” elbette ki 5 yıldızlı bir otel değil. Havuzu, alakart restaurantları, açık büfe yemek servisleri, fitness centerı, animasyonu yani “lüks” diyebileceğimiz osu busu yok. Ama çok şeker bir işletmecisi, evinizde gibi hissedeceğiniz bir ortamı var. Çeşme’ye geldiğimizde bizi merkezde karşılayan Emre, otele gitmemize ve bavulları odamıza kadar taşımamıza yardımcı olarak daha ilk dakikada “Servis budur” demiş oldu aslında (Temmuz ve ağustos aylarında aşırı yoğunluktan dolayı bu servisi bulamayabilirsiniz. Lütfen kıskanmayın !) Bizim deneyip gayet tatmin edici bulduğumuz kahvaltısı, denemediğimiz için aklımızda kalan sağlıklı akşam yemekleri var. Bu kahvaltıya eşlik eden tazecik ekmekleri, çıtır çıtır börekleri ve hatta bazen Emre’nin bir koşu fırından alıp masanıza kadar getirdiği sımsıcak simitleri var. İster eşiniz, ister aileniz ve ister arkadaşlarınızla farklı sayıdaki gruplara göre ayarlanmış odalarda konaklayabilirsiniz. Dediğim gibi biz haziranda (bence en doğru zamanda) oradaydık. Bu nedenle son derece huzurlu bir ortamda geçirdik Neşe Otel’deki günlerimizi. Ne ıssız ne curcuna.. Dün kendisinden aldığımız taze bilgilere göre şu sıralar Çeşme’de boş otel bulmak neredeyse imkansızmış..

Demem o ki minimal şeylerden hoşlanıyor, abartıyı, lüksü, şatafatı sevmiyor yerine samimi ve sıcak bir ortamı tercih ediyorsanız; uygun fiyata bir yerde kalayım paramı da dört duvar arasında değil gezip tozup yiyerek harcayayım diyorsanız Neşe Otel sizi de ağırlamaktan mutluluk duyacaktır (http://www.neseotel.com/).


Altın Kum'a Sevgiyle,
Bettra...

3 Ağu 2009

RİCA...

Merhaba!

Yeni blog sahibesi olarak blogumu daha okunur, izlenir yapmak için tavsiyelerinizi rica ediyorum.
Haydi bakalım kendime hodri meydan !

Bazen günlük gibi, bazen deneme, bazen eleştiri, bazen gezi... Bazen filmler, bazen kitaplar konu oluyor satırlara. Yani içimden ne geçiyorsa... Karınca kararınca.

Şöyle bir göz atıp ne eksik ne fazla, ne gerekli ne gereksiz içinizden geldiği gibi, açıkça tavsiyelerinizi paylaşırsanız çoook sevinirim ;)
Hatta ulaşamadığım blog sahiplerine "Emeklemeye çalışan bir blog var bak bakalım kayda değer bir şeyler çıkar mı yoksa umutsuz vaka mı? " tarzı bir notla ulaşıp benim adıma yardımlarını rica ederseniz bir kez daha mutlu olurum...

Sevgiyle,
Bettra...

NEW MOON WORLD WIDE RELEASE DATES

I expected to see the movie at the same time with the whole world, unfortunately, that is not the case. Not all of us are so lucky! Please see the world wide release dates according to the official New Moon website.(http://www.twilightthemovie.com/).


Argentina – November 19, 2009
Austria – January 8, 2010
Australia – November 19, 2009
Belgium – November 18, 2009
Bolivia – January 1, 2010
Brazil – November 20, 2009
Bulgaria – November 20, 2009
Canada – November 20, 2009
Chile – November 26, 2009
China – TBDColombia – January 1, 2010
CIS – December 3, 2009
Costa Rica – November 2009
Croatia – December 10, 2009
Czech Republic – November 26, 2009
Denmark – November 20, 2009
Dominican Republic – November 2009
Ecuador – January 1, 2010
Egypt – December 23, 2009
Estonia – November 27, 2009
Finland – November 20, 2009
France – November 18, 2009
Germany – January 7, 2010
Greece – January 19, 2009
Guatemala – November 2009
Honduras – November 2009
Hong Kong – December 17, 2009
Hungary – November 19, 2009
Iceland – November 20, 2009
India – TBDIndonesia – November 21, 2009
Israel – December 10, 2009
Italy – November 20, 2009
Japan – November 28, 2009
Latvia – TBDLebanon – November 26, 2009
Lithuania – November 27, 2009
Malaysia – November 26, 2009
Mexico – November 20, 2009
The Netherlands – November 19, 2009
New Zealand – November 19, 2009
Norway – November 20, 2009
Pakistan – TBDPanama – November 2009
Peru – November 26, 2009
Philippines – November 20, 2009
Poland – November 20, 2009
Portugal – November 26, 2009
Romania – November 20, 2009
Serbia – TBDSingapore – December 3, 2009S
lovak Republic – January 14, 2009
Slovenia – TBDSouth Africa – November 27, 2009
South Korea – December 3, 2009
Sweden – November 20, 2009
Switzerland, French – November 18, 2009
Switzerland, German – January 7, 20010
Switzerland, Italian – November 20, 2009
Taiwan – December 4, 2009
Thailand – November 19, 2009
Turkey – November 20, 2009
UAE – November 26, 2009
United States – November 20, 2009
Ukraine – December 3, 2009
United Kingdom – November 20, 2009
Uruguay – January 1, 2010
Venezuela – November 27, 2009
Vietnam – TBDWest Indies – TBD