16 Ağu 2009

CAN ACITAN TATLI ANILAR...

İlk sığınağı olduğunu bilimiyordu o zamanlar.. Ve öğrenmesi zaman aldı. Zor zamanlar...
Öyle gösterişsiz, küçük bir limanken nereden bilebilirdi ki bu dalgalı denizden çıkıp ona sığınabileceğini ...?

Yaşamak zordu o günlerde de. "Savaşmak" gerekiyordu. Her sabah ve her akşam aynı çizgi üzerinde gidip gelirken.. O küçük yuvarlak şeyin içinde, uyumak ve yemek dışında süreki koşan minik farelere benzetiyordu kendini, aslında ne için koştuğunu bilmeyen. Evet yaşamak denirse işte, devam ettiği bu şeyi sürdürebilmek, karnını doyurmak ve hayat yutan bu sistemin üretim dediği şeye bir parça katkıda bulunabilmek için çalışıyordu ama yinede "neden" sorusunun cevabı bu kadar basit olmamalıydı değil mi..?

Her geçen gün metre kareye düşen insan sayısı artan bu şehirde sağa sola, yukarı aşağı, yana beriye ve her yöne dikilen çirkin yapılar o zamanlar da boğuyor muydu onu? Kuş seslerini duyamadığının farkında mıydı acaba? Tekerlekli araçların içine sıkışıp kaldığı saatler boyunca üzülüyor muydu bu anlar için? "Durun sağda" diyerek zamansız kendini dışarı atmak istediği oluyor mudu? Kimse farkında değil miydi kovaladıkları akşamların ve hafta sonlarının aslında akıp giden hayatları olduğunun? Farkındalardı da ruhlarından çekilen hayat yüzünden miydi bu tepkisizlik, sahte mutluluk? Zorunluluktan sağa sola koşturmak, birbirinden habersiz, korkarak, kaçarak, milyonları oyalayan yüzeysel popüler zevklere "hobi" adını vererek, sadece insanları tartışarak ve ancak gerektiği kadar iletişim kurarak sürdürdükleri bu şey "hayat" mıydı gerçekten?

Bütün bu sorulara küçük bir yanıt bulmak için "başka nasıl olabilir ki?" sorusunun cevabını yaşamak, en azından görmek gerekiyormuş. Bu her daim konuşan ama uğultusundan anlaşılmayan şehirden giderken hissettiği o tarifsiz "hiçlik" korkusunun yersiz olduğunu anlaması birkaç ayını aldı. Arnavut taşlı balıkçılar çarşısını, güzelim boğazını ve hatta sıkış tıkış hazır olda bekleyen çirkin binaları bile özlediği zamanlar oluyordu ama birkaç günlük bir ziyaret yetiyordu bu elmalı şehri, şekerini yalayıp çöpüne gelmeden fırlatıp atmak için.

Ama hikaye bu ya çöplüğüne geri döndü, huzurunu yüzlerce kilometre geride bırakarak. O basit, o sade, az gelişmiş ama hala bazı anlamları yaşatabilen, insana insanlığını yaşama şansı veren şehir artık eskimiş yapraklarda kaldı. Ve bu dalgalı, pis kokulu gri denizde çırpınırken farkındalık yaratıp acı veren tatlı bir "anı" oldu.

Bettra...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder