20 Eyl 2009

GELME

Geceydi.. yok henüz gün gitmemişti.
Çıkıp gelmiştin yine birden, aniden.. Beklenmezken.
Bir şarkının sözleriydi seni yanı başıma taşıyan.
Bir replik bazen, bazen bir resim.
Sen "Sil beni!" diye çırpınırken ve ben çıkarmışken seni kalemimin tersiyle öykümden.
Yada çıkardığımı sanırken..
Hak mıydı bu ani gelip gitmeler?
Yaş olup göz pınarlarıma birikmeler..
Ben seni silmişken ve hala izlerine bakıp dururken.

16 Eyl 2009

THE THIRD TRAILER IS RELEASED!

New Moon's official third trailer is put out and I am really speechless! I have watched it over and over again and can not not stop doing it.
Honestly to say that when I had watched the first and second trailer I have got a little disappoitment. But this one..!
I do not want to say that it is amazing before watching the whole movie but seems that we are waiting a film full of exciting & love...
By the way Robert Pattinson has made a significant growth on his acting!
I specially like the scene when Felix (Daniel Cudmore) and Edward have come up against eachother and when Edward says :

"You can go to hell ! "
Watch it ;)

http://www.newmoonmovie.org/2009/09/its-here-the-third-official-new-moon-trailer/
http://www.twilightthemovie.com/

Bettra...

BEKLEMEK

Kaç saat olmuştu acaba? Aynı kaldırım taşının aynı noktasında beklemeye başlayalı? Kolumdaki plastik saat bir önceki akşamın sekizini gösteriyordu. Kısmen daha huzurlu bir vakti..
Yanımdan geçip giden, suratlarında ki insanlıktan nasibini almamış sırıtışlarıyla birkaç adam hatırlıyorum şimdi. “Gelmedi mi yavrum?” diyen uğultulu sesler hala kulağımda. Sarı taksiler. Pastanedeki insanların gürültüsü.. O eski pastaneyle o kara üst geçidin hayatımdaki yeri, seni beklediğim sahnelere dekor oldukları için önemliydi. Biliyorum sen de istemezdin hayatımın o günleri böyle siyah dekorlar üstüne kurulsun. Biliyorum.. Çocuktum. Nedenlerini anlayamayacak yada beklemekten vazgeçip karşına çıkarak “Ne yapıyorsun?” diye öfkeyle haykıramayacak kadar çocuk. Ama hangi yaştaysam daha olgun davranmam gerekmedi mi hayata ? Anlayış göstermek sahip olunması gereken en temel özelliktir, tercih edebileceğiniz diğer seçenek hayal kırıklığıyken.

Bu da öyle bir zamandı işte. Beklemeliydim... Birkaç güzel anı biriktirebilmek, yüzünü, ellerini ezberleyebilmek, gülüşünü izlerken sesini kaydedebilmek için. Bir yabancı olmadığını hissedebilmek için en çok da. Gelmediğin zamanlarda da “anlayışlı” sıfatını kalkan yapıp bir sonraki görüşmeye umut bırakabilmek için. Ama yaşlandım seni beklerken. Acıdım, karardım. Çocukluğumun umut dolu renkli hayallerini, rüyalarıma koydum.

Yine de keşke beklenen sadece sen olsaydın.. Oysa hayatımın bir kısmını da bekliyordum seninle birlikte. Sanıyordum ki sen çıkıp geldiğinde o kısım da gelecek ve her şey olması gerektiği gibi olacak. Eksik bir şey kalmayacak.. Seninle dolu çocukluğum, seninle birlikte yürüyecekti bana, elinde rüzgar gülü. Bu yüzden beklerken geçen dakikalar fırtınada üzerime savrulan ucu sivri metal parçalarıydılar. “Ya gelmezse” ile geçen mücadelelerim sırasında. Gelmeyeceğini anladığım an mızrağın göğsümü delip geçtiği andı. Mızrak içime oyduğu deliğe unutulmuşluğu bıraktı.

Keşke beklenen sadece sen olsaydın. Ve bu bekleyişlerin bıraktığı izlerin çok küçük bir parçasını bilebilseydin. Belki o zaman.. o zaman bu kadar sızlamazdı mızrağın bıraktığı iz.

Bettra.

15 Eyl 2009

Okura Not

Açık maviye dönmüş gri günlerden tuhaf bir mutluluk duyuyorum. Aslında güneşin kızıyım, haziran çocuğuyum. Deniz ve güneş olsun da gerisi hikaye. Ama hiç bu kadar özlememiştim yağmuru, pusu. Yılın son tatilini puslu, soğuk Doğu Karadeniz yaylalarında geçirmek için bile uğraştım ama zaman benim kadar istekli değildi, olmadı. O serin düzlüklerde bir çadırın içinde yada tahtadan eski bir evde uzun saatler geçirmek için gerçekten birçok şeyden vazgeçebilirdim. Balkonundan ardı arkası kesilmeyen en yeşil ormanlarına dalıp gider, ciğerlerimi güzel ülkemin en temiz havasıyla doldururdum. Sadece sessizlik eşlik ederdi, Shakespeare'e. Bakir değiller biliyorum ama bana yine de bakir gelen ağaçlarının arasında uzun ve yine sessiz yürüyüşler yapıp biraz da ben onları dinlerdim. Bizim konuşmalarımız gibi olmazdı değil mi? Acı, iki yüzlülük, savaşlar olmazdı en azından. Yaprakların hışırtısı, kuşların kanat çırpması, şelalerin gümbürtüsü, rüzgarın ninnisi.. sadece doğanın muhteşem dili olurdu her derde deva..

Ne anlatılacaktı konu nereye geldi? Bazen istediklerimiz değil de beklediklerimiz kendilerini atıveriyorlar satırlara.

"Serenissima" diye bir hikayeye başladım bilenleriniz bilir. İlk satırlarını yazmıstım aşağıya. Düzeli periodlarla paylaşacaktım ama sonra vazgeçtim. Karınca kararınca yazdıklarımı sadece iyiler okumaz da canım sıkılır diye.
Yolun sonunu göremiyorum ve ışığa dair pek umudum da yok ama yine de şimdilik kağıda dökülenler bana kalsın ...

Sevgiler,
Bettra

13 Eyl 2009

SERENISSIMA

Saat kulesinin (Campanile) altında demişti, tam 6'da. Meydanın rüya gibi olduğunu düşünürdü hep. Bir masal kitabının büyülü sayfası gibi. Susmayan mutlu bir melodi ve her köşede görebileceğiniz dans eden aşıklar. Ama şimdi kulenin altında onu beklerken yalnızdı, duyduğu tek ses uğultuydu ve bu rüyada ters giden bir şeyler vardı. On dakika bir saat gibi geçti. Kalabalığın içinde ona doğru yaklaşan herkese umutla baktı ama o görünürde yoktu. Dans eden birileri de. Yorucu ve uzun bir yolculuktan sonra meydanın böyle soğuk görünmesi normal olmalı..

"Tanrım ne düşünüyordum?" "Her şeyi geride bırakıp buraya nasıl geldim..? Gerçekte hiç tanımadığım birinin ve herhangi birine anlatsam deli olduğumu düşünmeleri çok olası anlattıklarının ardından üstelik.."

İçindeki umutsuz sese kulaklarını tıkayıp "Gelecek" dedi. "Rüya görmüyordum ya"..
San Marco bütün ihtişamıyla karşısındaydı. Şehrin diğer adının Serenissima (huzur) olduğunu duymuştu ve bu adın ona hep daha çok yakıştığını düşünürdü ama son bir saattir ne kadar denerse denesin etrafına baktığında hayallerindeki mutlu resmi göremiyordu..
Hava kararırken mıhlanmış gibi hareketsiz beklediği bu yabancı yerde tek düşünebildiği şey "Ya gelmezse?" idi. "Ne yapmaya çalışıyor, beni korkutmaya mı?"..
Çok istediği halde hala neredeyse tek kelime İtalyanca bilmez, dünyanın başka bir yerinden tanımadığı bir adamın anlattıklarına (ve tabi gördüğü rüyalara) (rüya diyordu çünkü olanlara gerçek derse gerçeklerle ilgili tüm bildiklerini değiştirmesi gerkecekti) ve tuhaf bir şekilde güven telkin eden sesine inanıp buraya gelmişken ve o tam bir saat gecikmişken daha ne kadar korkabilirdi ki? Gelecekti, değil mi ..?
Bir an sonra önündeki kalabalığın huzursuzca kımıldandığını gördü. Biri insanları sağa sola iterek ona doğru koşuyordu. Yüzünü seçemiyordu. Saçlarını da. Sadece uzun boyu ona benziyordu..

"Neler olu.." Geriye çekildi ve ne olduğunu anlamadan kendini karanlık bir ara sokakta buldu. Koşuyordu, Jack'le beraber...

Devam edecek.

Bettra...

11 Eyl 2009

KARA KALEM



Hep böyle duracağız, sırtlarımız birbirine dönük.
Sus kalacağız..
Kimse aklını başına toplayıp "Ne yapıyoruz?" u sorgulamayacak.
Takıp sert adam maskelerimizi ve unutarak ikame edilmez ruhsal varlıklarımızı
Hiçbir şey olmamış gibi davranacağız, normalmiş ve çirkin olan hayatın kendisiymiş gibi.
Çirkinliği yazanlar, boyayanlar, hayata geçirenler masum kalacak.
Ve kopan can bağlarımızı kara kalemle tamamlayıp sahte hasarsızlık raporları sunacağız hayata.



Bettra...

9 Eyl 2009

KARA.. KAPKARA...


"İÇİM KARARMASIN ŞİMDİ" DİYORSAN DÖN GİT.

Haberleri bıraktım.. Çok oluyor.
Kaçırmazdım.. Bir de baktım aklımı kaçırıyorum.
Ölenler, bedenleri ve ruhları parçalanalar, kaçanlar, vuranlar, hata üstüne hata yapanlar, ali kıran baş kesenler, kesip biçilenler, aldatanlar, yananlar, dolandıranlar, yalancılar, yüzsüzler, fakirler, hödükler, götürenler, sapıklar, caniler, benciller, emperyalistler, sadece kendine demokratlar, gözü dönmüşler, gözünü hırs bürümüşler, çarpıtanlar, hırsızlar, tutarsızlar, rüzgar nerden eserseciler, cahiller, acımasızlar, gurursuzlar, insan kılıklılar, yağ gibi hep üstte kalanlar, cin olmadan adam çarpanlar ve buna yine de çarpılanlar, aynı çukura 6666666. kere düşenler, aptallıklar, kimin eli kimin cebindeler, "beach"ler, yemek bulamayanlar ve havyara burun kıvıranlar... KÖTÜLER.


İyi ne var? Mutlu bir şeyler kaldı mı? Temiz birşeyler. Ar damarı çatlamamış birileri.. Dini imanı para olmayan. Kalan ve susturulmayan. İçten gelen, tarafsız olamasa da bilinçli taraf olmayan. Paranın gözünden gelmeyen bir haber duydunuz mu son yıllarda?


Vazgeçtim anladınız mı? Herkes birbirini yiyebilir benim umrumda değil artık.

Onca sene umrumda oldu da ne oldu? Her gün biraz daha depresif, biraz daha kara, daha mutsuz bir enkazdan başka ne kaldı içimde? Ne aklım eriyor ne ruhum yetiyor..


Canın, cana kıymasına aklımın hiçbir köşesi kabul etmiyor. Allah'ın verdiği cana kıyanı gözüm görmek istemiyor.


Kendi topraklarında demokrasi, özgürlük dersi verip en koyu milliyetçiği yapanların, insan hakkından dem vuranların başka topraklara insan avlar gibi bomba yağdırmasını, daha adını bilmeyen bebekleri ucunda sadece para olan iğrenç bir cinayet oyununda yok etmelerini, bir tek askerleri öldüğünde hepimizi sıra dayağına çekmelerini ama benim binlerce insanım öldürüldüğünde yada öldürdüklerinde buna hep bir kılıf uydurmalarını, insanlara böcek muamelesi yapmalarını yetmezmiş gibi topumuzu aptal yerine koyup her şey demokrasi için diye başları dik, gözlerimizin en derinine bakabilmelerini ne aklım ne yüreği kaldırıyor..


Gerçekten dayanamıyorum. Ama bütün dünya dayanıyor işte.


Benim niye umrumda olsun?


Seçim zamanı oy diye kapılarda dilenenler, pusulalardan çıkan kendi adları olsun diye erzak dağıtacak kadar alçalan ve alçantanlar vatan evladı öldüğünde, sel götürdüğünde, katiller sokaklarda gezerken, hak parayla, ideoloji ile ölçülürken, trafik adama cinnet geçirtirken, çocuklar okuyamazken, hastalar ilaç alamaz, uykusunu yarım bırakıp kuyruklarda fenalaşırken neredeler? Yoklar mı? Olanların cevabını sandıkta vermek için gittiğimizde doğru cevabı verecek olanlar nerede? Yokları mı? O zaman bin beteri müstehak değil mi?

Baktım ki canım acıyor, canım kanıyor. Nefesim yetmiyor ekranın gösterdiklerini izlemeye söylediklerini dinlemeye. Bu boşvermişliğe, gönülsüz rızaya, bu çıldırtan suskunluğa...


Vazgeçtim. Umrumda değil! Hiçbir şey kaybettiğimi de düşünmüyorum. Sanırım 5-6 ay oldu. Daha bir zararını görmedim. Ara ara web gazeteleri, zaman zaman bulunduğum ortamda istemeden maruz kaldığım zamanlar dışında haber İZLEMİYORUM, DİNLEMİYORUM, OKUMUYORUM. Ve şiddetle tavsiye ediyorum!



Yerine Oktay Sinanoğlu diyorum, Emre Kongar diyorum, Cüneyt Akalın, Feyza Hepçilingirler, Attila İlhan, Trevanian, J. K. Rowling, Tolkien, Orhan Veli, Yakup Kadri, Nazım Hikmet, Kafka, Mümin Sekman, Tolstoy, Dostoyevski, Rıfat Ilgaz, J. Steinbeck, Stephenie Meyer ve elbette şuan aklıma gelmeyen buraya sığdırmamın mümkün olmayacağı her telden yüzlerce, binlerce, milyonlarcası diyorum.



Bettra.

8 Eyl 2009

MACBETH

"Korkudan yediğim lokma boğazımdan gitmeyecekse,
Her gece korkunç rüyalar saracaksa uykularımı
Varsın her şey çığrından çıksın,
Bu dünya da yıkılsın öteki dünya da,
İnsana rahat nefes aldırmayan kuruntularla beynimizi bir işkence masasına çevirmektense
Ölüp rahat etmek daha iyi,
Rahat etmek için öldürdüklerimizle."
(III. ii. 165-172)

"Kendini boşuna harcamış olur insan
Dilediğine erer de sevinç duymazsa.
Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi,
Yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa."
(III. ii. 6-9)

William Shakespeare

MASAL BİRİ

Yeşil, sarı kimi zaman.. Ama hep ulu, hep uçsuz bucaksız..
Ne vakit dalıp gitsem bulut misali küme küme ağaçlara, biri var dans eden o bulutların üzerinde.
Birinden diğerine sıçrayan..
Başı önde mağrur adımlarla salınan yada. Düşünceli kimi zaman.
Biri var sen gibi değil, ben gibi değil..
Hangi masalımdan, hangi düşümdensin sen?
Ve ağaçları bu mutlu resme katan ne?


Bettra...

7 Eyl 2009

YENİ

Zaman geçtikçe bir düğüm gibi oturur boğazına özlemek. Yutkunsan canın acır, öksürsen ... öksürsen bir şey değişmez yumru oranda kalır...
Kendine şaşarsın "bunu niye özlüyorum ki ?" diye..
Sokaklar gelir aklına, mahallenin eski binaları, simit satan çocuk, fırından yeni çıkmış ekmek kokusu ama sizin fırının ekmeklerinin kokusu, bakkal, trafikte sıkışıp kalmış arabalar hatta ve hiç fark etmediğin daha bir sürü şey. Her şeyi özlüyorsun değil mi? Çünkü o her şey geride bıraktığın hayatın ...

Bir "Ufacık" benzerlik seni buraya geri getirecek. Dalıp gideceksin akıl defterindeki resimlere. Burnun sızlayacak göz yaşlarınla savaşırken. Baktığın soğuk binalardan nefret edeceksin kimi gün, hiçbir şey ifade etmedikleri için. Yaşanmış bir şeyler arayacaksın, bir ufacık kırıntı.. Güneş açacak sen görmeyeceksin kış sanacaksın hep, gri... Doğal yaşam koşullarından uzaklaştırılmış vahşi bir yaban hayvanı gibi çırpınacaksın. Hava isteyeceksin, nefes almak.. Anlattıkların anlaşılmadıkça yada anlatamadıkça gönlünce, içinden haykıracak ama kimselere duyuramayacaksın sesini. Sevdiğin adamın anlamayan bakışlarına incineceksin. Kimsesizlik saracak her yanını, yaz sıcağında bile ürpereceksin. Ve "sıfır" ın anlamını anlayacaksın bugünlerde.. Her şeyin "sıfır" olduğu bir yerde ayakta kalmaya çalışırken köksüz ağaçlara benzeteceksin kendini. “Nasıl?” diyeceksin sıklıkla..

Onu düşüneceksin sonra. Şu sıralar "her şey" diye hatırladığın şeylerden uğruna vazgeçtiğin adamı. Aşkın nelere kâdir olduğunu.. Bu yeni hayatın nedenini ne çok sevdiğini ve onsuz geride bıraktıklarının hiçbir anlamı olmayacağını.. Sahip olduğun hayatı, artık sadece sana ait olan, sen kokan, senin kuralların, doğrularınla hayat bulan ve "huzur" kelimesinin, yaşam sözlüğündeki yeni karşılığı olan evini düşüneceksin. "Umut" ve "sabır" başucu kelimelerin olacak.

Sadece içi para dolu kumbaranı daha büyük bir başka kumbara için geride bıraktığını düşün. Kumbaran yine dolacak. Yeni dostlar, yeni eğlenceler ve her yeni şeyi biriktireceksin umutla. Kısa birkaç zamandan sonra fark edeceksin ki özlediklerine her kavuşmanın ardından biran önce geri dönmek, huzurla çevrili surlarının içine atmak isteyeceksin kendini. Sıcak yatağın dönecek aklında uykusuz yurt gecelerinde... Birgün bir bakacaksın “her şey” in içini artık başka şeyler dolduruyor. O gün artık yaşanmışlıkları olan duvarları fark edeceksin. Sokakları, caddeleri, yan komşunun bahçesini tanıyacak her gün başka anılar biriktireceksin.

Hiç anlatmadın mutlu anların dışındakileri. Ben de sormadım.. Bildiklerimi sormak anlamsız geliyor. Sadece birkaç sene öncesini hatırlayıp seni düşünerek, bugünlerde neler hissettiğini, anlayarak ve gözlerimde birkaç damla göz yaşı biriktirerek yazıyorum. Ve içimden “geçecek” diye sayıklıyorum...

Sevgiler,
Bettra...

6 Eyl 2009

Haftasonundan Kalanlar

Hımmm güzel bir hafta sonu oldu demiştim değil mi? Eğlenceli ve huzurlu ve yeşil ve komik :)

Canım Cicöz ve sevgili Savaş bir İstanbul ziyaretlerinde daha bizimleydi (Tabiki olacaklar başka türlüsü düşünülebilir mi?!). Cicözü ve beni tanıyanlar pek iyi bilirler biz iki fıstık mutfakta olmayı ve harikalar (!) yaratmayı çok ama çok severiz. Ama yanılmayın lütfen bu her zaman "harikalar" yarattığımız anlamına gelmiyor :) Bazen de aşağıda gördüğünüz ve bir türlü ne olduğuna karar veremediğimiz türden şeyler çıkabiliyor ortaya.

Peki bu durumda biz ne mi yapıyoruz. Eheheh genelde uzuuuuuuun süren şen kahkalar atıp "Ama ama bu da olmadı hadi bi daha" diyerek yeniden işe koyuluyoruz. Bu sırada Tazi ve Savaş artık rahatça anlıyorlar ki mutfakta bir şeyler ters gidiyor ve Cicöz ve ben bunun tadına varıyoruz :)


Bu sefer de böyle oldu. Ağzımız tatlansın diye yaptığım sakızlı muhallebilerin üzerlerini süslemek üzere kolları sıvadık. Ve şablon kullanmamıza rağmen bakın bakalım ilk denememiz nasıl sonuçlandı:

Eh sonuç bu olunca "Yok artık ne ki şimdi bu" diyerek ve önceki deneyimlerimizi de hatırlayarak uzun dakikalar boyunca devam eden kahkahalarımız yankılandı şen evimizde :) cicözü ve onunla mutfakta geçirdiğimiz anları çok seviyorum. Bizim sonuç hiç bir zaman hüsran değil. En kötü ne olabilir ki? Bir ağız dolusu kahkaha !




Tabi bakmayın bu kadar dalga geçtiğime. Servise giden kaseler arasında aşağıdakiler de vardı:




Cuma akşamı yaşadığımız bu tatlı dakikalardan sonra bunu muhteşem bir kahvaltı ve güzel bir geziyle pekiştirmek olmazdı. Kahvaltı sonrası yola düşüp Şile ve Ağva'ya gidip Göksu Deresi kenarında biraz huzur depoladık. Dönüş akşam saatlerine denk geldi, ne yazık ki dolunay çıktığında makinemin şarjı bitmişti :( , ve bakın gün boyu makineme hangi kareler yansıdı..

Tazim patlıcan ve köy bibelerimizi közlüyor :)



Sevgiler,
Bettra...

FINAL DESTINATION 4

FINAL DESTINATION 4
Film, Final Destination 2'yi de yöneten David Ellis tarafından yönetilmiş 2009 yılı bir ABD yapımı (Final Destination ve Final Destination 3'ü James Wong'un yönettiğini düşünürsek 5. bir film gelecek olursa sanırım yönetmeni James Wong olur). Özetle "Ölüm senin için geldiyese istediğini alır" diyor film.

Serinin önceki filmlerine göre şiddetin dozunun tavan yaptığı bu bölüm tematik olaraksa diğeriyle tamamen aynı (İlk üç film çok daha iyiydi diyebilirim). Hatırlarsanız daha önce de asıl karakterin öngörüleri sayesinde uçak kazası, zincirleme tarfik kazası ve hızlı tren kazasından kurtulanların sadece birkaç gün daha fazla yaşadıklarını izlemiştik. Bu kez de baş karakter Nick (Bobby Campo), bir araba yarışı sırasında bazı görüntüler görür ve bir şeylerin ters gideceğini anlar. Gördüklerinin ardından sevgilisi Lori (Shantel Vansanten), arkadaşları Hunt ve Janet'ı son anda yarışı izledikleri yerden çıkarır ve saniyeler sonra pistte onlarca insanın öldüğü büyük bir patlama meyda gelir. Ve film başlar! Ölüm, listesinden kurtulanlar için sırasıyla geri döner. Nick'se nafile bir çabayla gördüğü görüntülerden mantıklı anlamlar çıkarmaya ve onu durdurmanın bir yolunu bulmaya çalışmaktadır.


Final Destination 1, 2 ve 3 te olduğu gibi bu filmde de olayların çıkış noktası ilk sahnelerde örülüyor. Yani ölümün adeta azılı bir katil gibi insanların peşine düşmesini sağlayan olay ilk sahnelerde veriliyor ve gerilim (!) yüklü bir kaçma kovalamaca başlıyor. Sonunda kazanan hiç değişmiyor: Ölüm. Önemsiz, küçük gibi görünen kazaların birbirini tetikleyerek akıllara durgunluk verici sonuçlara neden olduğu sahnelerle dolu film, dediğim gibi öncekilerle birebir örtüşen bir şablona sahip. Sanırım en sıkıcı yanı bu. Ölüm kendi listesindeki sıraya göre can almaya gelirken izleyiciye "acaba sıradaki gerçekten o mu?" izlenimi yaratılmaya çalışılmışsa da merak duygusu uyandırmaktan çok uzak. Final Destionation'ı izlediğimde farklı bulmuş ve beğenmiştim. Ama ceplerini hep boş hisseden yapımcılar, tutan bir işi cılkı çıkana kadar bırakmadıkları için daha kaç Final Destination izleriz emin değilim. Artık bu senaryonun rafa kalkma vakti geldi de geçti diye düşünüyorum.

Filmin bir slasher filminden tek farkı insanları doğrayıp kesen biçenin bir sapık değil "ölüm"ün kendisinin olması. Hemen her ölüm tiksinç, bağırsak ciğer vb organların etrafa saçıldığı, etlerin lime lime olduğu, azrailin intikam için en kanlı, işkence dolu yollara başvurduğu sahnelerle sunuluyor (Bu sahneler kimi zaman acı dolu çığlıklar eşliğinde, kimi zamanda seslerin duyurulamadığı ızdırap dolu uzun saniyler boyunca ekranda kalıyor). Öyle ki pes edip "Madem ölmem gerekiyor o zaman ölürüm" diyerek birkaç kez intihar etmeyi deneyen güvenlik görevlisi, her seferinde hayatta kalıyor. Çünkü ölümün onun için daha işkence dolu planları var. Öyle kolay ölmek yok! Burada azrailin verdiği açık mesaj "beni uğraştırırsan seninle özel olarak ilgilenirim" olmalı..
Teknik açıdan bakınca patlamalar, yangınlarla dolu sahnelerin çoğunun görsel efekt destekli gerçek çekimler olduğu söyleniyor ama artık sıradanlanmış bir senaryoyu sanırım hiçbir efekt kurtaramıyor. 3D teknolojisinin nimetlerinden en çok yararlanılan açılıştaki patlama sahnesi kendinizi istemsiz olarak fırlayan tekerlekler yada bir araba parçasına karşı geri çektiğiniz sahnelerle dolu. Teknolojinin nimetlerini filme mâl etmekse içime sinmiyor. Senaryoya iliştirilmiş ve bu yolla "siz sinema severlerin başına da tam şuanda aynı şey gelebilir!" 3Dli sinema sahnesine, buradaki patlamaya ve fotoğrafta görebileceğiniz özensiz görüntüye deyinmek gereksiz.

Sonuç: 3D nin getirdiği tedirgin edici sahneler dışında kesinlikle korku ve gerilimden yoksun daha çok mide bulandırıcı ve "artık" sıradan bir film. Slasher türünden hoşlanmayan, çünkü burada sanat ve yaratıcılık adına "çoğu zaman" ancak kırıntılar görebilen benim gibi biri için kötü bir tercih oldu ama 3D çizik içindeki gözlükler dışında gayet iyiydi. Zaten izlemesem de olmazdı :)
Bettra...

5 Eyl 2009



Güzel, dolu dolu iki gün geçti. 3D li kötü ötesi bir Final Destination, huzurlu bir dere kenarıda muhabbet dolu saatler, ormanın içinde dolunay eşliğinde eşsiz bir gece yolculuğu günleri dolduranlardan bazıları.


Sevgili Cizöz ve canımız Savaş evimizi şenlendirip, sadece bir "ceee" diyip gittiler :(
Dört gözle bir sonraki buluşmayı, muhteşemmm Mikelada fıçısında yüzmeyi hayal ediyoruz ;)
Yazamamak huzursuzluğu var içimde. Biraz dinlenmem gerek..
Kısa sürede hayata sunulmuş yeni cümleler ve hafta sonundan komik bazı karelerle
görüşmek üzere diyim olsun bitisin :) Gerçekten uyumam gerek :(

Sevgiler,
Bettra

2 Eyl 2009

İLK MİM :)

MİM MİM MİMMMM ;)

İlk mimimi alıp, mimlenenler kervanına katılmış bulunuyorum. Hadi bakalım hayırlısı!
Mimleyen kişi arada yazdığım sinema yazılarını kendi blogu üzerinden de yayınlayan Dexterfernando (http://beneaththeground.blogspot.com/search/label/Haberler). Kardeş blog yani ;)
Özellikle korku sineması üzerine bir çok tanıtım ve inceleme yazısını site üzerinden bulabilirsiniz.
Sevgili Dexterfernando'ya mimi ve fikri sorulasılar arasına kattığı için teşekkür ederim.
Yeni site ismine gelince bununla ilgili ayrıca yazağım kendisine, buradan olmasın.

Sevgiler,
Bettra...

Soru: Biri beni mimlediğinde cevap verip sonra da benim başka birilerini mimlemem gerekiyor mu? :(

THE PIERCES
Allison ve Catherine Pierce kız kardeşlerle sevgili .Z. sayesinde tanıştım. Gerçekten farklı ve çok hoş bir müzik yapıyorlar. İlginç olan, gözlerimi kapatıp onları her dinlediğimde mutlaka bir Tim Burton sahnesi geliyor karşıma. Burton'un tarzına bence çok yakışıyor müzikleri. Mutlaka kullanmalı...
Özellikle "Secret"i dinlemenizi tavsiye ediyorum. Youtube yada Daily Motion'dan dinleyebilrsiniz. Kimbilir belki siz de müzik arşivinize yeni bir tad eklersiniz benim gibi ;)

Sevgiler,
Bettra

1 Eyl 2009



Bettra...