21 Eki 2009

KİBRİTTEN KARARLAR

....

Hayat böyleydi işte.
İlk kararı alıyordun ve gerisi o ilk karara bağlı olarak gerçekleşiyordu.
Hayat hata kabul etmiyordu.
Kararın doğruysa işler yolunda gidiyordu ama eğer yanlış bir karar aldıysan, herşey zincirleme yanlış gidiyordu.
Mesela mesleğini seçerken...
Hasbelkader, iyi düşünmeden, yeteneklerinin farkında olmaksızın bir meslek seçtiğinde ömür boyu işini zorla yapmaya mahkum oluyordun. Başka bir iş yapmayı özlüyordun.

Seni mutlu eden, heyecanlandıran o işi düşünüyordun.
Ama biliyordun ki; özgürlüğünü kullanmış ilk kararı vermiştin ve yeniden başlamaya cesaretin yoktu.
Herşeyi ardlarında bırakıp yeniden başlayacak kadar cesur insanlar da vardı hayatta.
Ama sen onlardan biri olamıyordun.
Bunca emeği, çöpmüş gibi bir çırpıda atıveremiyordun.
Oysa göz ardı ettiğin birşey vardı:
Hayat çok kısaydı ve mutsuz olduğun işlerle zaman öldürmek aynı zamanda ruhunu öldürmekle eş anlamlıydı.

Evlilik konusunda da iyi karar vermek gerekiyordu.
Yanlış bir karar aynı evde yaşayan iki düşman yaratabilirdi.
Aşk zorunluluğa dönüşebilir ve hayatını cehenneme çevirebilirdi.
ilk kararı alıyordun, ve evet konuda özgürdün ama..
Devamında senin kararına bağlı olmayan pek çok şey gerçekleşiyordu.

Hayat kararlardan ibaretti ve KARARLAR birer KİBRİTti.
Doğru yerde ateşlediğinde seni ısıtacak, çorbanı kaynatacak ateş oluyordu.
Yanlış yerde ateşlediğin vakit ise içinde bulunduğun evle birlikte seni de yakıyordu.
Hayat basite alınacak bir oyun değildi.
Kurallarını bilmen ve ona göre oynaman gerekiyordu.
Çoğu zaman oyunun kurallarını bilmek bile tek başına yeterli olmuyordu.
Çok daha önemli olan başka birşey vardı:
Kendini bilmek...
Ne istediğini, neyin seni mutlu edeceğini ve kim olduğunu, neler yapabileceğini bilmek zorundaydın.
Ancak o zaman doğru kararlar veriyor ve mutlu bir hayata sahip oluyordun.

Ve kararlar birer kibritti...
KENDİNİ YA YAKIYORDUN YADA ISITIYORDUN...

Alıntıdır.

Sevgiyle,
Bettra

20 Eki 2009

ÇOCUKLUĞUN RENKLİ DÜŞ SÜSLERİ

Çocukluğun fotoğraflarda kalmış, bir kısmı siyah beyaz bir kısmı en az onlar kadar renkli anılarının çok tatlı kısımlarıydılar. Hani bakkal amcaya gidip elimdeki ufak parayı uzatıp “bu kadarlık bişi istiyorum” dediğimizde verdiklerinden. Dükkandan dünyanın sahibi bizmişiz, istediğimiz her şeye sahipmişiz gibi çıkmaz mıydık?

Eminim hepimiz için anımsattıkları farklı ama güzel anlar. Tüp Çokokrem, Tombi, Çokomel, Tipitip ve diğerleri olmadan neşeli çığlıklarla seslendirilmiş anılar çok renksiz kalırdı..

Aslında daha aklımda şu üçlü Doremi çikolata, eski kahverengi ambalajdaki vazgeçilmez Çokomilk, sigara sakız, külahlı şeker ( hani içinden yüzük vs çıkan), leblebi tozu ve emzikli şeker gibi muhteşem şeyler de var ama bunların görsellerini bulamadım.

Sabah ofiste geçmişin bu harika lezzetlerini andık. Ben hatırladım ya, okuyup bir kaçımız daha hatırlasın tatlı bir iç çekişle tebessüm etsin istedim...

Daha başka neler vardı yazsanıza..?

Sevgiler,
Bettra

9 Eki 2009

BİLİR MİSİNİZ?

Birinin canını acıtmak istediniz mi hiç? Canını.. canının gözbebeğini.
Onu yaşarken öldürmek, ruhunu canından çekip almak istediniz mi?
Sonra o ruha sarılıp geceyle gündüz olmak, bir olmak, onu hep sol yanınızda taşımak.
Yapmadığı her şeyin hesabını gözlerine gri bulutlar koyarak sormak aklınıza geldi mi?
Karşısına dikilip onu sarsmak, hiçbir cevabı olmadığını bildiğiniz sorular sormak.
Unutmayı deneyip .. becerememek.. sonra bir kez daha ve bir kez daha..
Ve hiçbir seferinde beceremediğiniz oldu mu?
Yüzünü unutmaktan korktunuz mu? Yada bir sonraki buluşmanızın toprakla ayrılmasından..?
Canı mı taştan ben mi tüydenim diye sordunuz mu gamsız hayaliyle her buluşmanızda?
Sadece sesini duyduğunuzda aslında savaşı o anda tüm cephelerde kaybettiğinizi anladınız mı hiç?
Bir şeyler söylemeyi becerdiniz diyelim..
Ne söyleseniz içinizdekileri bitiremediğiniz, öfkenizi tüketemediğiniz..
Unutulmuşluğunuzu, birkaç dünya huzuruna değişilmişliğinizi yutkunamadığınız..
Kelimeden bıçaklarınızı yüzüne savurup yeteri kadar acıtamadığınız için kendinize kızdığınız oldu mu?
Sonra gözlerinize ırmaklar koydunuz mu, yere bakan yüzündeki acıya karşı ılık ılık akan...
Bütün varlığınızla ona doğru koşmak isterken aynı anda ondan uzak her yerde olmak istediniz mi? Ve bir o yana bir bu yana savrulurken durup baktığınızda aslında hiçbir yerde olamadığınızı gördünüz mü hiç?

Canınızdan bir parçayı koparıp atmayı istemek nasıl kanatır ruhunuzu, bilir misiniz..?

Bettra.

8 Eki 2009

KIRMIZI GİTTİ, KIŞ GELDİ.



Tuhaf bir hali var mevsim geçişlerinin..
İnsan gidene mi üzülsün gelene mi sevinsin şaşırıyor..
Giden sarı sıcak günlerin arkasından mı bakayım gelen ıslak kasvetli griyi kapılarda mı karşılayayım..?
Kış geldi değil mi..? Yolda yani çok az kaldı.
E günaydın diyenleriniz varsa diyim benim yaz geldi, kış geldi alametlerim farklı.
Yaz, denize girdiğimde gelir. Bir güzel kır kahvesinde yeşile doyduğumda.
Çimlere uzanıp bulutsuz mavilerde kaybolduğumda.
Ama en çok o muhteşem kırmızı sulu meyveyi kahvaltı masamda gördüğümde.
Bütün bir yazı karpuz yiyerek geçirebilenlerdenim..
Şimdi gitti ya, artık kış geldi.



Bettra...

6 Eki 2009

Kendi filminde seçtiğin rolü oynarken şikayet etmek..
Baş rolleri istediklerine vermekte pekçok kere özgürken hem de..
Kendi karakter özelliklerini belirlerken, mekanlarını seçerken elinde yüzlerce seçenek varken..
Sonra sahip olduklarınla mutsuz olmak.. Elindeki büyük ölçüde senin eserinken..
Önüne çıkan her duvara toslamak, takılıp düştüğün her çakıl taşından sonra sızlanmaksa seçtiğin canın düşündüğünden çok yanacak.
Bardağın su olmayan kısmıysa görmek istediğin bu da sandığından kolay olacak..
Zor olan mutluyum diyebilmek, bunu hissedebilmek..
Mutluluğu nasıl tanımlarsın ki?
Sana ve sevdiklerine bahşedilmiş sağlık..
Bir karın tokluğu, bir gülen göz...
Duymayı beklediğin sözcüklerin yankılanması kulaklarında..
Kazandığın sınav, halen çalıştığın iş..
Sabah gözlerini açtığında gördüğün yüz..
Huzur dolu bir sessizlik, umut dolu bir mavi..
Başının üzerinde öten minik kuş.. Bir tanıdık köy kokusu.......
Bu koca, her köşesi bucağı sana ait sahnende seçtiğin rolü oynarken mutsuz olma.
Çizdiğin her şeyin, her rengin silinebilir olduğunu unutma...
Yıldızlar hep tam başının üstünde.
Her ışıltılı gecenin sonunda koyduğun yerde ve her günün sonunda baktığında gökyüzünde.

Seçim senin.


Sevgiyle,
Bettra...

4 Eki 2009

DÖNMEK...

Zamanı unutmuş, günümü şaşırmış gezerken Anadolu'yu, yinede çoook uzun zaman oldu duygusundan kurtulamadım koca bir hafta. Parmaklarım tuşları, içimdeki kelimeler bir çıkış yolu arayıp durdu bu zamansız hafta boyunca.
Ne güzel, arada bir şu hep üzerinde gidip geldiğimiz çizginin dışına taşıyıp rotamızı bir yerlerde başka yaşamların, başka renklerin gerçekten hayatta olduklarına tanık olmak.
Ne güzeldi başka bir denizin aynı maviliklerine dalmak, uzun sarı yollar boyunca bozkırlarda kaybolmak.

Güzeldi, bir zamanlar benim olan, terk edip giderken göz yaşı döktüğüm şehri yeniden yaşamak.
Bensiz buruk kalır sanmıştım. Evimin kapısı değildi sadece kilitleyip bomboş soğuk duvarlarla ardımda bıraktığım. Koca şehri kilitlemiştim ben. Kapısını çekip çıkarken ah ne çok yanım kalmıştı içerde.. Bomboş, ruhsuz bir bedenle dönmüştüm bu deliğe. Ve sanmıştım ki ben gittiğimde o, eski soluk günlerine geri dönecek. Dağı küsecek, sert deli rüzgarlar çarpacak kimsesiz evlerin pencerelerini... Ben gittim ya seni bırakıp, sandım ki kimse kalmadı seninle.. Yüzyıllardan getirdiği o koca cüssesiyle sığınabileceği birkaç gölge bulur belki demiştim. soğuk, uzun, kara gecelerinde. O zaman belki birileri kırar kapısını girer de yeniden yaşam dolar sokaklarına.. Hayat bulur...
Oysa o yeşermiş, büyümüş . Ben ona hasret dolu sözcükler yollarken, o hala benim ama başka bir şehir olmuş yokluğumda.
Kilitlemiştim seni. Seni, ben gibi anlayacak, sevecek birileri gelip yerleşene kadar sıcak bağrına...

Görmek güzel. Ama umduğunu, sandığını değil sadece olanı buluyor, görüyor insan.
Dönmek güzel. Bakalım neler bulacağım..

Sevgiler,
Bettra...