29 Ara 2010

DİLEK AĞACIM...

Sanırım bu yıl hayattan geçen yıllara oranla daha net ve ciddi şeyler istiyorum... Burası benim dilek ağacım olsun.. Bakalım neler sallanıyor kocaman dilek & istek ağacımda tatlı bir meltem eşliğinde...

Bütün sevdiklerim için sağlık, huzur, mutluluk ve bütün bunlara yetecek kadar para dolu bir yıl elbette bu yıl da ilk dileğim...

Dünyamın en tatlı bebeğini sağlıkla kucağıma alabilmek, onu sarıp sevgimle ısıtabilmek ve çok sevildiğini her daim hissettirebilmek de ilk dileğim. Birden fazla ilk dileğim olabilir öyle değil mi? Sonraki ilk dileğim yepyeni bir ben yani "iyi" bir anne olabilmek. Bunu becerebilmeyi diliyorum.. Sabırlı, kontrollü, dayanıklı olabilmeyi...

Bütün bunları olabilirken beni ben yapan, mutlu yapan, doyuran diğer şeylerden vazgeçmemeyi. Kendime vakit ayırabilmeyi...

Daha net dileklerim var demiştim hani.. Hayallerimdeki kitabı yazmak gibi... Nobel'i kazanmasam da olur. Kendimi mutlu edecek bir kitap olması yeterli :) Kelimelerin büyüsü ben dahil okuyan herkesi sarsın istiyorum. Yazmak için daha çok zaman ve bu zamanı öyle ya da böyle yaratacak bir ben diliyorum... Yazdıklarımı okuyacak ve mutlu olacak bir sürü okur eşlik edebilir bu dileğime :)

Hala okumadığım ama okumayı çok istediğim bütün kitapları bu yıl okumayı diliyorum. Ve oğlumla uyku öncesi en sevdiğim bölümlerini paylaşmayı :)

"Boşveeer" diyebilmeyi ve bunu dediğimde beni sarıp sıkan tüm endişeleri gerçekten boşvermiş olmayı diliyorum.

Tazime biraz daha "benci" olmayı öğretebilmeyi, birlikte daha az "bıkbık" yapmayı, böylece daha az takıntılı ve daha huzurlu bir çift olabilmeyi diliyorum. Birlikte "önce biz" demeyi öğrenmeyi ve nedense önce kendini düşünen ama bizden önce onları düşünmemizi bekleyen insanlara bunu hissettirebilmeyi hatta ekvator gibi varsayımsal bir çizgi çekip gözlerine sokmayı ve "bak canım sen çizginin öte yanındasın" diyebilmeyi; diyemesem de anlamalarını sağlayabilmeyi diliyorum.

Tazimle birbirimize daha çok, çok daha çok aşık olmayı, artılarımızı eksilerimizden daha fazla görebilmeyi diliyorum :) Kısmetse şubat ortası gibi "Sen harika bir baba olacaksıııınnn !" diye en yüksek sesimle boynuna atlayabilecek enerjiye ve ruh haline sahip olabilmeyi de :) Bir de bazı sabahlar benden önce uyanıp kahvaltıyı hazırlayan kişi olmasını diliyorum :)

Çayımı mutfaktan salona dökmeden getirebilecek, yumurtayı marketten eve kırmadan taşıyabilecek, dokunduğumu yıkıp dökmeden napacaksam yapabilecek, heyecanlandığımda ya da sinirlendiğimde de düzgün kurallı cümleler kurabilecek, kafamı başka bir yere çevirdiğim zaman da yoldan çıkmadan bir yere çarpmadan yürüyebilecek kadar az sakar olmayı diliyorum. Ama bu dileğim gerçekleşmezse sorun değil.. Ben kendimi böyle de seviyorum :)

Satın aldığım, fotokopiyle çoğalttığım, internetten topladığım, sağdan soldan duyduğum kimi çok havalı, kimi çok pratik, kimi renkli, kimi çok temel yemek tariflerimi hayata geçirmeyi diliyorum. Blogumun "Bettra Mutfakta" bölümün leziz tariflerle dolup taşmasını da :) Biliyorum yılın ilk altı ayı evdeki yeni sakinimizle bunları yapmam çok kolay olmayacak ama ben yılın ikinci yarısı yapabiliyor olmaya da razıyım :)

Çok sevip hep hatırladığım, süpriz doğum günü partileri yaptığım, ara ara beklenmedik hediyeler, notlar bazen saçma ve komik hallerimle güldürdüğüm, hayatımın vazgeçilmez oyuncularının da artık kendilerine gelip bana süpriz partiler yapmalarını, ellerinde çoook seveceğim hediyelerle çıkıp gelmelerini diliyorum. Bu oyuncular kendilerini çoook iyi biliyorlar! Bu yıl da olmayacak çok belli ama en azından yeni, yeni yılda evimizin bu kez Tazi tarafından süslenmesini, ışıklarla renklendirilmesini ve sadece keyfini çıkaran taraf olmayı diliyorum.

Az konuşup çok anlaşılmayı, doğru anlaşılmayı istiyorum... Daha sakin ve daha pozitif bir ben de fena olmaz...

Rüyalarımda uçmaya, harika denizlerde yüzmeye, hayallerimdeki muhteşem ormanda yazacaklarıma ilham olacak film tadında rüyalar görmeye kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Biliyorum bu da yılın ilk yarısı evin yeni sakininin yarattığı yorgunluk nedeniyle pek mümkün olmayacak ama bakın şimdiden daha sabırlı biriyim :) Yılın ikinci yarısını bekleyebilirim :)

Tatlıyı daha az sevmeyi diliyorum. Pekala bu çok gerçekçi olmadı... Çoook sevsem de her seferinde ona yenilmemeyi, karşısına dikilip "Beni kandırman o kadar kolay olmayacak" diyebilecek kadar iradeli olmayı diliyorum..

Geçen yıllarda dilediğim ancak henüz gerçekleşmemiş hayallerimi yineleyeyim mi karar veremedim.. Belki de gerçekleşmemelerinin güzel nedenleri vardır öyle değil mi? Sanırım bu noktada kararı dileklerimi gerçekleştirmekle görevli manevi varlığa bırakıyorum :)

2011 in tüm dilek&isteklerimle beraber yılın en geç ikinci yarısı bana gelmiş olmasını diliyorum...
İhi sevgiler :)
Bettra...

22 Ara 2010

AŞUREEE !

Oğlumla kavuşmamıza ksımetse sadece iki ay kaldı. Şubat ortası gibi minicik bedenini kucaklayıp, onu ne kadar çok sevdiğimi gösterebilmek için sabırsızlanıyorum. Bu, tahmin edersiniz ki benim artık koooocaman bir insan olduğumu gösteriyor. Eğilemiyorum, oturken, yatarken ve kalkarken zorlanıyorum ve bu sıralar beni en çok zorlayan işlerden biri de ayakkabılarımı bağlamak. Iııhh çok rahatsız :( Her neyse konu şu ki bu kocaman halim bile engel olamadı gidip buğday, kayısı, incir, fındık, ceviz falan alıp işe koyulmama. Yılın en sevdiğim zamanlarından birindeyiz: Muharrem Ayı !

Aşure ! Ben de uyandırdığı anlamların hakkını veriyorsa bence dünyanın ennn lezzetli ve en karşı konulmaz tatlısı! Günde üç kase yediğimi, geceleri uyanıp yediğimi, sabahları uyanıp bir kase daha yediğimi ve sonra karın ağrısı çektiğimi, canım annem yapıp dağıttığında ve buzdolabının en az iki rafı silme aşureyle dolu olduğunda bile "Offf anne bu kadar dağıtmamıza ne gerek var? Biz ne yiyeceğiz şimdi !?" diye sızlandığımı hatırlıyorum :) Yaş ilerledikçe bu kadar fevri tatlı yiyemiyoruz tabi ama aşure hala en favori tatlım...

Geçtiğimiz hafta cuma gününden girdim mutfağa, fasulye ve nohutu ıslattım. Cumartesi günü onları yirmi dakika kadar düdüklüde bir güzel haşladım ve sonra oturup nohutların zarlarını tek tek ayıkladım. Akşam kayısı, incir ve kuru üzümü yıkayıp suya bastırdım. Kayısı ve incirleri zevkime göre küçük boyutlarda doğradım tabi önce. Buğdayı da ayıklayıp yıkadıktan sonra üzerini geçecek kadar suda bir taşım kaynatıp altını kapattım ve gece boyunca o suda bıraktım. Nihayet pazar sabahı geldiğinde asıl konuya giriyor olmanın heyecanı vardı :) Buğdayı suyunu çekip şişmiş olarak buldum pazar sabahı. Üzerini geçecek kadar su ilave edip başladım pişirmeye. Kaynamaya başlayınca altını kısıp "helmeleşinceye" yani hani basit mercimek çorbası yaparken mercimekler yumuşar böyle birbirine karışır ya iyice hah işte o kıvama gelinceye kadar suyunu çektikçe üzerine su eklemek suretiyle buğdayı pişirmeye devam ettim. Buğday tencerede rahat dönecek kadar su olmalı tencerede, diğer malzemeleri ilave edeceğiniz zaman. Buğdayın kıvama gelmesi bir saatten fazla sürüyor. Tabi ağır ateşte... Baktım kıvam tuttu, buğdaylar iyice yumuşadı haşlayıp hazırladığım fasulye, nohut, kayısı, kuru üzüm ve portakal kabuğu rendesini buğdaya karıştırdım. İnciri bu aşamada karıştırmıyoruz ki aşuremizin rengi kararmasın. Bütün malzeme özdeşleşinceye kadar pişirdim. Bu da orta kısık ateşte yaklaşık yarım saat kadar sürüyor. Sonra şekeri ilave edip karıştırdım. Şeker aşurenin kıvamını sulandırıyor. On dakika kadar sonra ne kıvamda olduğunu anlarsınız. Malzemlerin rahatça karışmadığı, koyu kıvamlı bir haldeyse biraz daha sıcak su ilave edilebilir. Miktarı göz ve el kıvamı ile anlamanız gerekiyor. Benim ölçüm dediğim gibi aşurenin rahatça karışıyor olması. Şekerin yeterli miktarda olup olmadığını bir kaşıkla biraz tadarak anlayabilirsiniz. Aynı şekild şeker de su gibi sonradan ilave edilebilir az geldiyse. İndirmeye on dakika kadar kala kuru incirleri de ilave ettim. Pişirme işlemi tamamlanınca sıcakken kaselere pay ettim. Ve oda sıcaklığında soğumaya bıraktım. Aşureler ılıyıp üzeri sertleşince üstlerini süslemeye başladım. Bu aşamada iş tamamen sizin damak tadınıza ve yaratıcılığınıza kalıyor. Aşağıda benim süslemek için kullandığım malzemeleri görebilirsiniz. Bunlara iç ya da toz antep fıstığı, dolmalık fıstık, portakal kabuğu rendesi vb malzemeler ilave edilebilir. Aynı şekilde iç malzemelere de başka tatlar ilave edilebilir taze meyve ya da karanfil gibi. Miktarlarla da zevkinize göre oynayabilirsiniz. Ben aşağıda gördüğünüz miktarlardan resimlerde gördüğünüz hazır alüminyum kaplara koymak üzere 25 kase aşure elde ettim.

Kendim yaptım diye demiyorum ama pazar akşamı aşuremi yerken salgıladığım endorfin miktarı tavan yaptı :) Tazi de çok beğendi :) Zaman alan ve biraz zahmetli bir tatlı evet ama sonunda tattığınız lezzet ve bunu sevdiklerinizle, komşularla eşle dostla paylaşmak bütün o zahmete ve yorgunluğa değiyor...



Sevgiler,
Bettra...


İçi İçin:
500 - 600 gr aşurelik buğday

1,5 su bardağı nohut

1,5 su bardağı fasulye
250 gr kuru kayısı
250 gr kuru üzüm
150 gr kuru incir
7 su bardağı toz şeker
1 portakalın (orta büyüklükte) kabuğunun rendesi

Süslemek İçin:
Nar
Ceviz
Fındık
Kuş üzümü
Tarçın

YENİ YIL TEBRİKLERİ

Marketlere, mağazalara, alışveriş merkezlerine, parklara, evlere ışıl ışıl ve rengarenk süslerle gelmesini seviyorum ! "Aaaa bak yeni yıl gelmiş!" diye ağız dolusu gülümsemelerle en çocuksu yanıma kavuşuyorum bu süsleri görünce... Her yer çam ağaçları ve üzerilerindeki şeker gibi süslerle dolsun istiyorum. Baktığım her yerde yanıp sönen minik ışıklar göreyim istiyorum. Seviyorum işte yeni yıl arifelerini :)

Arkadaşlardan, eşten dosttan güzel dileklerle dolu tebrik kartları gelmeye başladı . Eh teknolijinin her sabah uyandığımızda uzun yollar kattettiği bir çağda yaşayınca artık kartlar da elektronik ortamda geliyor tabi :) Ve bir de insanın yaratıcı arkadaşları olunca kartlar kişiye özel olabiliyor. İşte "Trend Küpü"nün http://trendkupu.blogspot.com/ yaratıcı yazarlarından Ole'nin bu sabah gönderdiği harika yeni yıl kartı :) Ben çok beğendim!

Şimdiden, yüzünüzü hep içten, tatlı tebessümlerle dolduracak bir yeni yıl arifesi ve "güzel" kelimesinin hakkını veren bir yıl diliyorum. Biiii sürü dileğim var benim! Birara yazayım.

He bir de aşure yaptım :D Akşama paylaşırım diye umuyorum :)

Sevgiler,
Bettra

29 Kas 2010

KİTAPLAR DA DEĞİŞİR...

Seneler sonra aynı sayfaları tekrar çevirince okuduğunuz başka bir kitaptır aslında, bilirsiniz değil mi? Okuduklarınız başkadır, anladıklarınız başka... Siz zamanlar zamanlar önce o kitabı okuyan kişimisiniz de kitap aynı kitap olsun hem..? Mesela ilk kez soğuk bir sonbahar günü gördüğünüz deniz fenerli tepe belki aynıdır da ona giden toprak yolun kenarında sizi bekleyen o yaşlı delikanlı bu kez o kadar da tekin görünmez gözünüze. Tatlı satırların arasına gizlenmiş can sıkıcı kelimeler okursunuz bu kez..
Bu yüzden seviyorum kitaplığımın, önünden geçerken hep gülümseyerek baktığım, bazen göz kırpıp "seni özledim" diye düşündüğüm ikametçilerini gün gelip tekrar okumayı. Zaten okuduklarımı ana hatlarıyla hatırlasam da detayları çabuk unutan biriyim. Ve o detaylar olmadan her şeyi tatsız tutsuz bulan biri. Ve işte bu yüzden sıkılmıyorum aynı satırları tekrar tekrar ve tekrar okumaktan. Daha bir tek kez aynı kitabı okumadım. Aynı cümleyle karşılatığım az olmuştur pek çoğunuz gibi. Ben her sabah ama eksik ama fazla ama iyi ama kötü başka biri olarak uyanırken kitaplarımın da bana anlattıkları farklı oluyor elbet. Ya da kim bilir belki onlar aynı şeyleri söylüyorlarır da ben başka şeyler anlıyor, başka insanlar, başka yerler hayal ediyorumdur her seferinde..
Kitaplarınız da sizinle birlikte büyür, değişir... Onları tekrar okumaktan vazgeçmeyin. Her buluşmanızda anlatıklarının farklılığına inanamayacaksınız ;)

Sevgiler,
Bettra...

12 Kas 2010

PENCEREMDEN GÖRÜNENLER

Bir yarısını kaybetmiş küçük bir kız çocuğu gördüğünde beni düşünüyordun. Üşüyen küçük kız, kimsesiz, evli, uzaktaki, zordaki, gözleri yeşil kıvırcık kız.... Belki asi, gaddar, kötü küçük kız... Ama işte her nasılsam senin için, her kimsem.. beni düşünüyordun ve özlüyordun. Senin de kalbine batıyordu kırdıklarımızın camdan parçaları.. Unutmuyordun ve dudaklarından dökülen kelimelerin siyah rengi yok edemiyordu kanayan özlemini. Aydınlık odanın her yanındaki resimlerime bakıp ağlıyordun kimse bilmiyordu. Seni çok özledim diye haykırıyordun en fısıldayan sesinle, oysa sen de dahil herkes biliyordu benden ne çok nefret ettiğini. Ne söyleyemediklerine, ne haykıramadıklarına ne de kararmış kalbinden öldürmek için fırlayan bıçaktan sözlerine inanabiliyordun.. Güzel ellerini ıslak yanklarında gezdirirken filmimizin sondan bir önceki sahnesi bu mu diye sen de merak ediyordun.. Ve ben o karanlık evimin tek ışıklı camından dışarı bakıp hayal etmeye devam ediyordum. Hayalimdeki seni bir ben biliyordum.

*****
Koca gövdeli uzun ağaçların arasında yitip gitmişti orman. Griydi ve karanlık ama iki yanı beyaz tüllerle örtülmüş, gizli camımdan içeri tarifsiz mutlu bir ışık hüzmesi doluyordu. O, en siyah kollarında saklıyordu seni. Siyah saçlarının ormana yaptığı, karanlık gecede ayın denize yaptığı gibiydi ışıltısıyla. Sen bana gelemiyordun ve ben de sana ama varlığını hissetmek değiyordu ormanda kaybolmaya. Seni ararken umutsuzca, siyah bir dantel gibi işlenmiş demirden bir kapı karşılıyordu beni hayal bile edemeyeceklerime çıkan bahçenin başında. İki kolunu açıyordu ardına kadar ve içeri davet ediliyordum. Sayısız pencerelerden birinin ardında beni izlediğini hissediyordum. İçim özleminle doluyordu. Özlemimin kokusu çarpıyordu sert hatlı yüzüne ardından kara gözlerini sular kaplıyordu.. Kapısız dünyama sıkışıp kalmış olmanın verdiği öfkeyle sıktığın avuçlarından düşen kan damlaları sadece içime akıyordu. Ve sözcüksüz biliyordun sen beni. Biran yanında uzanıp kokunu içime çekiyor sonra bahçeye geri dönüyordum. Çok eski kitaplarda kalmış eski, büyük evinin gri taştan duvarlarına dokunuyordum yine özlemle. Ayaklarımın altında ezilen, sisten bir bulutun altına gizlenmiş yeşil çimden halının kokusu doluyordu bir yanı sen olmuş içime. Yüksek tavanlarından sarkan avizelerin altından geçip varıyordum her basanı başka bir yere taşıyan büyük merdivenlere.. Sen nereye istersen oraya ulaşıyordu ziyaretçin.. Ben çıktıkça yukarıya tahta merdivenlerin gıcırtısı uyandırıyordu evin renki çizgilerden sahiplerini. Üzerimde gezinen onlarca meraklı gözle varıyordum yalnızca senin ve benim girebildiğim beyaz duvarların ardında kayıp, kapısız, bensiz kimsesiz odana. Ve sararmış yaprakları saran eski deri ciltli, el yazması kitapların kokusuyla dolu kütüphaneye.. Ejderhalar, yaşayan ormanlar, cadılar, cadıların başı dumanlı şatoları, iyi görünen kötüler ve korkutucu iyiler, kimli kimsesiz topraklar, okyanusların ardına, dağların yamacına ve ormanların kucağına kurulmuş şehirler, hiç dinmeyen aşklar, meltem kokulu rüzgarlar vardı doyamadığım satırlarda... Uzun koridorlar boyunca bazen koşuyor, önümde yanımda ve ardımda uçuşan tüllerin başka rüyalara davetkar kollarını ardımda bırakıp sen sanıp ardından gittiğim seslere ulaşamıyordum. Sen o koca evdin belki.. Belki evin bir yerlerinde benimleydin.. Rüyalarımdan büyük evin içinde seni bulamasam da camdan her baktığımda bana bakacağını, deniz kokulu bir soluk olup içime dolacağını ve yalnızca benim olacağını biliyordum. Bu huzurla geri dönüyordum...

*****
Burası benim dünyam. Senin olmadığın, onun ve diğerlerinin bilmediği ama bazen ellerimle sizi götürdüğüm yer. Size göre gri belki.. bana göre renkli...

Sevgili Beenmaya'nın "Hayalet Dünya" sına ithafen...

Sevgiler,
Bettra

8 Kas 2010

BİLMİYORUM!

Sevgili Günlük,
Bugün seni, günlük olarak kullanısım var blog. Konuşsam gözlerim doluyor ve rahatlayamıyorum ama yazarsam daha iyi gelecek biliyorum..
Pazartesi... Hani "Of yine koca bir hafta var hafta sonuna" dediğimiz "Nasıl bitecek koca hafta?" diye kendi kendimize bildik sorular sorduğumuz sendromuyla meşhur gün. Hah bana yetmedi bütün bunlar ki sabah sabah güne ve haftaya 1-0 yenik başlamış oldum.
Ne mi oldu? Şöyle:
Şirketimiz ciddi bir yeni yapılanmanın içinde. Çok sayıda insan işten ayrıldı ya da çıkarıldı. Daha fazlası işe alındı. İşten ayrılanlardan bazıları görevleri gereği şirketin adeta bel kemeğini oluşturduklarından mı yönetimsel tavır değişikliklerinden mi yoksa hepsinin bir sonucu mu bilinimez ofiste hemen her gün düşmeyen bir tansiyon, gerilim var. Neredeyse herkesin görevi değişti. Organizasyonel yapı tamamen değişti. Kim ne yapıyor hala çok net değil. Uzmanlar şef, şefler müdür yardımcısı, müdürler genel müdür yardımcısı falan oldu. Kimse işinin çok çok ehli değil. Kimse stresi karşılayıp yok etme ve pozitif etkiyle geri cevap verebilme ehliyetine de sahip değil. Bu da dediğim gibi ofiste hiç azalmayan bir gerginlik yaratıyor. Sabahları 1 ileri 3 geri adımla geliyoruz ofise. Öğlen tatilleri, akşam mesai çıkışları iple çekiliyor. Bir çoğumuz o iple çektikleri mesai bitimlerinde belki ancak bir sandviç almak için ara verip sonra yerine dönüp akşamın geç saatlerine kadar çalışmaya devam ediyor.
Neyse işte bu atmosferi anlayabilmeniz için bir girişti. Belki konudan uzak bir giriş..
İşe yeni başlayan zatı muhteremlerden biri bu muhteşem pazartesi sabahında okkalı bir "kurumsallık" şamarı attı bana! Gerçekten net hatırlayamıyorum ama sanırım 10 küsür senedir çalışıyorum. Lise ve üniversite hayatım boyunca da cep harçlığımı çıkarmak için falan hep çalıştım... Sayısını unuttuğum kadar farklı kişilik ve yetkinlikte çalışma arkadaşım oldu. Daha önce çalıştığım iş yerlerinden hala görüştüğüm çok değerli çalışma arkadaşlarım var. Hepimiz için böyledir ya her çalıştığım yer, iş ve insanlar bana iyi kötü bir şeyler kattı. Sadece hayatımı kazanmak ve ondan bir nebze zevk alabilmek için ihtiyacım olanları kazanmak için bir araç olarak gördüğüm işim bana hayata dair pek çok kere, pek çok ders verdi. Sayısız kere duvara toslattı. "Bu ne şimdi?" dedirtti. Şaşkın bakışlarım, anlam veremediğim bir çok iş ilişkisinin şahidi oldu.. Sonuç: Ben bir "çömez" değilim. Sana bak ben şuyum, buyum diye çok net bir tarif yapamam belki ama ne olmadığımı, nasıl olmadığımı söyleyebilirim. Ölçüsüz biri değilim. Aşırı samimi, yılışık, ukala, nerede ne konuşacağını bilmeyen biri değilim. Üslupsuz, seviyesiz biri değilim. Hani "Bu ne cins biri ya" diyerek ders vermek isteyeceğin türden biri değilim. Oldukça ortalama bir tip olduğum bile söylenebilir.. Hani şu ilk görüşte "soğuk insan" denilen tipte biriyim aslında. Öyle hemen herkesle can ciğer kuzu sarması olamam. Hep dışarda durmak isterim. Koşar adım dışarıda tutmaya çalıştığım alanıma giren, hemen senli benli olan insan tipinden de mümkün mertebe kaçarım. Hoş iş hayatı bu gibi kaçma özgürlüklerinizi zaman zaman imkan tanımayarak elinizden alabiliyor ama en azından çok hazzetmiyorsam özelimde görüşmeyerek bunu dengelerim.Ama şamar öyle bir geldiki olmadığımı ya da olduğumu sandığım bu şeylerin hepsini birden sorgulamak zorunda kaldım.
Bu sabah ofise gelip maillerimi kontrol ettiğimde şöyle bir mail okudum:

"Ne zamandir aklimda ama hep unutuyorum, sirkette samimiyetimizden sen diye hitap ediyorsun ama sirket icinde birbirimize bey/hanim seklinde hitap edebilirsek cok memnun olurum." !!!!!!!

Ben takık biriyim tamam mı? Al işte bak kendimle ilgili bunu söyleyebilirim: Takığım ben! Ölçüsüzlükten, rahatsızlık vermekten, yanlış anlaşılmaktan çok korkarım. Bana tanışır tanışmaz hemen "sen" diye hitap edersen bunu saygısız, seviyesiz bir davranış olarak görüp bir şekilde tepki veririm. Mümkünse uzaklaşırım. Uzaklaşamıyorsam sınırlı muhabbet ederim. Öyle belli etmeden duramam. Arızaya geçtiğimi hemen hissettiririm. Tepki veremiyorsam ben de "sen" diye hitap ederek kendimce hıncımı almaya çalışırım. Ya da baktım bana sadece ismimle hitap ediyorsun ama öyle vıcık vıcık bir tip değilsin ben de aynı şekilde hitap ederek ne bileyim işte durumu dengelemeye çalışırım..

Bu saçma mailden bu kadar çok etkilenmiş olmam sanırım bu konuda çok hassas oluşumdan kaynaklanıyor. Bunu yazan kişi ofiste aramıza yeni katılmış birkaç aydır birlikte çalıştığımzı biri. Şimdiye kadar kimseden böyle tepki almadım. Çünkü diyorum ya işte ben kendimi biraz biliyorsam bu konulara çok dikkat ettiğimi de biliyorum. Evet ona sadece ismiyle hitap ediyordum çünkü o da bana konuşurken ismimle hitap ediyordu. Ama istemeden bilmeden rahatsızlık vermişim işte. Nasıl biri olursa olsun, bunu hangi nedenle yazmış olursa olsun birine bu maili yazdırmış olmak çok can sıkıcı.. Bu kadar yanılmış olmak, adamın birinden bu lafları işitmek çok ama çok can sıkıcı.

Evet muhteşem bir pazartesi günü oldu.. Devamı böyle gelmesin lütfen...

Bettra.

22 Eki 2010

HA HA HA :)

Hala gülüyorum :) Akşamları alınan birkaç doz Komedi Dükkanı çoook iyi geliyor bu sıralar. Tolga Çevik gerçekten bir komedi ustası olmuş.. Oldum olası ne yazsak da izleyiciyi göz yaşlarına boğsak ana fikri etrafında şekillenen dizi ya da filmeleri hiç sevmedim.. Hayat yeteri kadar acı değil mi..? Fakat bu sıralar gülmeyi daha bir özlemişim gibi.. Katıla katıla ve yüksek perdeden :) Size de tavsiye ediyorum. Alın bilgisayarınızı önünüze açın neşeli, komik falan bulduğunuz bir dizi ya da filmi reklamsız kesintisiz izleyip koca günün tüm negatif elektiriğinden bir saatte kurtulun. Üstüne bir de günü noktalamak için sevdiğiniz birkaç satır okuyun sonra da "Ohhh değmeyin keyfime" diyerek dalın rüyalarınızın alemine :)

Ben nefes almakta zorluk çekerek gülerken ve koca göbeğim zıp zıp zıplarken içimdeki minik canlı acaba "Arkadaşım insan evinde bile rahat edemeyecekse ne anlamı var bu sevilmelerin okşanmaların.. Noooluyor nedir bu sarsıntı bir durun falan" mı diyordur yoksa gülerken salgılandığım mutluluk hormonlarıyla o da mutlu mu oluyordur ? Neyse şu sıra kendi neşeli halimle çok ilgiliyim o nedenle ufaklığın biraz sarsılmaya alışması gerekiyor :)
Hem biliyor musunuz çok çabuk öğreniyorlarmış. Örneğin üşüttünüz ve öküsürüp hapşırıyorsunuz.. İlk öksürükler ve hapşırmalarda ses ve sarsıntı dolayısılya minik içerde korkup büzülüyor ve huzursuz oluyormuş. Ama kısa bir süre buna alışıp normal ve zaman zaman olan bir şey gibi algılıyormuş. Gerçekten harikalar... Sanırım annesinin kendinden geçmiş gülmelerine de alışır kısa süre içinde ;)

Dün akşam ilk kez bir süredir hissedebildiğim hareketlerini dışarıdan da gördüm. O kadar kahkahanın üstüne "Uyandırdın yine beni tatlı uykumdan" diyerek komşunun duvarlarını yumruklayan alt komşu muydu yoksa o da neşelenip "Ya nedir bu kadar komik olan bana da göster anneeee" diyerek yerinde duramayan oğlum muydu emin olamadım. Ama her iki durumda da muhteşem bir gösteriydi...

Hala Sislerin Vampiri'ni arıyorum. Yok mu sahip olan satmak isteyen ? :)


Sevgiler,
Bettra

20 Eki 2010

GERİ DÖNDÜM !!!

Yok yok fiilen bir yere gitmemiştim ama bu bebek bekleme, hormonal dalgalanmalar, ofisteki gerginlikler falan derken hayal dünyamdan uzaklaşmış ve dolayısıyla gerçek hayattaki sınırlarıma tıkılıp kalmıştım. Sadece kendime geri döndüm :) Kitap okumuyordum, kahramanlarımı kendi hallerine bırakmıştım ve şuan Karanlık Orman'da neler olup bittiğine, sevgili Alexander ve Truli'nin nelerle uğraştıklarına dair hiçbir fikrim yok. Onları çok özledim
:( Deli gibi yemek yapmak istiyordum ama mutfakta sadece sağlıklı beslenmeme yetecek kadar kalıyordum falan filan işte..
İki gün önce P.N. Elrod'un "Ben, Strahd Bir Vampirin Anıları" ını (Ravenloft Efsaneleri) okumaya başladım. Fantastik roman ve vampir hikayelerinin yakın takipçisi olarak Sislerin Vampiri ve Ben, Strahd'ı henüz okumamış olmak pek keyifli değil..
Bu arada Sislerin Vampirini bulamıyorum. Var mı nereden edinebileceğimi bilen?
Neyse işte çoook mutluyum da hayal dünyama geri dönmüş olmaktan yazayım dedim.
Hoşgeldim :)

Bettra

12 Eki 2010

JULIE & JULIA

Bu kadını seviyorum. Giydiği her kıyafeti, kendi teni edasıyla taşıyan bir manken gibi oynadığı her karakterin etine, tenine, ruhuna bürünmesi ve benim için tek kelimeyle kusursuz oyunculuğu dışında bilmiyorum neden ..? Normalde çok da hazzetmediğim bir fiziksel görünüşü var aslında. Daha çok soğuk bir İngiliz' benziyor ama Amerikalı. Kate Winslet de çok başarılı bir oyuncu mesela ama onu hiçbir zaman sevemedim. Sanırım bu biraz da o soğuk, kibirli ve içten içe her duruşuna, konuşmasına sinen "Heey ben hepinizden daha iyiyim" durumuyla ilgili. İşte Meryl Streep'de olmayan ve onu "sarılmalık ve saatlerce izlemelik oyuncu" sınıfına sokan da bu. Her zaman zarif, ölçülü ama aynı oranda muzip ve hayat dolu.. Streep sadece duruken ya da en çılgın, itici rollerinden birini sergilerken bile oturmuş, dingin bir kadının ruhunu ve bu ruhla aydınlanmış güzel bir kadını görüyorum. En deli, tutarsız karakterler bile, canlandıran oysa yorucu olmuyor. Tam tersine onu izlerken film izlediğimi unutuyorum. Ve bir çeşit dinlenme terapisindeymiş gibi hissediyorum. Zarif ağzı ve hafif çarpık gülüşüyle ben de gülümsüyorum. Ta içimden :)


İki gün önce gecikmeli olarak Julie & Julia (2009, Nora Ephron) filmini izledim. Tadı hala damağımda! Ephron'un daha çok romantik komedi türünde (You Have Got Mail, Sleeples In Seattle, When Harry Met Sally) ustalaşmış bir yönetmen ve filmin senaristlerinden biri olduğunu düşününce Julie & Julia'nın farklı da olsa romantik bir tadının olması şaşırtıcı değil.. Hikaye gerçek hayattan. Çoğumuzun gerçek olmasını isteyeceği, içimizde güzel hisler uyandıran ve tutkularımıza dair cesaretlendiren bir hikaye...

Farklı zamanlarda yaşayan iki kadının yaşamları konu ediliyor. Julia eşiyle birlikte Amerika'dan Fransa'ya gelmiş yapacak bir işi olmadığı için sıkılan ve yemek yapmaya aşık bir kadındır. Zamanını geçirmek için birçok uğraş denedikten sonra, hayatını yemek aşkıyla daha fazla doldurmaya karar verir ve bir ahçılık kursuna yazılır. Sonunda geldiği noktada mutfağı müze olmuş, büyük uğraşlar sonunda yayınlanan kitabı tekrar tekrar basılmış ve ünlü bir ahçı olmuştur. Julie ise farklı bir zaman ve mekanda ama Julia ile adeta birlikte geçen bir hayatı sürmektedir. Ortak noktaları yemek yapma tutkularıdır. Gün boyunca vasat ve boğucu bir işte çalışan Julie akşamları eve döndüğünde huzuru muftakta bulmaktadır. Birgün eşiyle birlikte kendisine bir blog açar ve rutin hayatından Julia'nin kitabındaki bütün tarifleri 365 gün içinde yapmayı kendisine hedef koyarak uzaklaşmaya başlar. Her gün bloguna yaptığı tarifleri yazar. 365 günün sonunda bütün tarifleri yapmış, çok sayıda hayran edinmiş ve basın tarafından da takip edilmeye başlanmıştır. Yine de en büyük hayali olan Julia ile tanışamaz...


İki kadının hayatlarına kendi çabalarıyla kattıkları renklerin, heyecan ve peşinden gidilen tutkuların sonunda ulaşılan başarıların, bazen komik ve bazen de romantik bir dille anlatıldığı filmi henüz izlmediyseniz mutlaka izleyin derim ;)


Sevgiler,
Bettra

7 Eki 2010

KÜÇÜK ŞEYLER

Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek gerekiyordu mutlu küçük gezinenler olmak için evrende...
Ve küçük şeylere kafayı çok takmamak, onlara büyüteç takılmış gözlerinden ardından bakmamak..
Küçük şeylere avaz avaz bağırıp, dünyamızın ışıklı caddelerini kendimiz kararttıktan sonra öyle bir şey gelebiliyordu ki ardından canın yanması neymiş asıl o zaman anlıyorduk.. Küçük şeylerin ardından ...
Küçük şeylerden ibaretti aslında hayat çoğu zaman.. Hücreler gibi birleşip hayatı örüyordu onlar da. O yüzden kaçırmamak, fark etmek gerekti küçük fırsatları...
Küçük adımlarla geçiliyordu büyük köprüler, küçük tohumlar büyüyüp dev çınarla dönüyordu..
Kumbaralarda birikiyordu küçük paralar. Bir küçüğün büyük hayallerini kucaklıyordu.
Küçük sandığımız insanlar büyüyordu gün gelip.. O yüzden ebatlarını boşverip ölçülemez yanlarını görmek gerekiyordu. Kalplerini mesela..
İçinizde küçük bir şey kıpırdıyordu günün birinde. Günbe gün öyle büyüyor, tüm geleceğinizi umutlarınızı, mutluluklarınızı kendisiyle o kadar koşulluyordu ki şaşıp kalıyordunuz bir küçük insanın yapabildiklerine...
Şeytan da, melek de her şey ayrıntıda gizliydi ve bildiğiniz tüm ayrıntılar minikti öyle değil mi...?
Küçük şeyleri gerektiği kadar önemseyin... Ruhunuzun nasıl iyileştiğine ve kim bilir önünüzde açılan ne kapılara tanık olacaksınız...

Sevgiler,
Bettra...

28 Eyl 2010

20. HAFTA...

Her şey o kadar yeni ki. Tıpkı senin gibi...
Senin gibi ben de bilmiyorum nasıl olacağını.. Nasıl büyüyeceğini, neler yaşayacağımızı.. Öyle heyecanlıyım ki :)
Bu yepyenilik, ilklik duygusu insana bir yandan her şeye karşı bir yabancılık duygusu verirken bir yandan da eşi benzeri olmayan bir heyecan veriyor. Birçok şeye karşı çok yabancı hissediyorum. Hiç tanımadığım bir ülkeye ayak basmış gibiyim.. Dilini hiç bilmediğim ama çok seveceğim birini bekliyorum.. Tanrım ağladığında bunun ne için olduğunu öğrenmem ne kadar zamanımı alacak? İncitmeden nasıl tutacağım ufacık süt kokan bedenini.. Her ağladığında isteklerini yerine getirmemeyi başarabilecek miyiz? Her şeyin en doğrusunu, en güzelini anlatabilecek miyiz sana? Her zaman gurur duyacağın bir anne ve baba olabilecek miyiz?

Her daim ne olursa olsun konuşabileceğin, anlatabileceğin ve ne yaparsan yap yanında olcak, seni koşulsuz sevecek yegane iki insanın biz olduğumuzu anlatabilecek miyiz..?

Evde ufak ufak tatlı mı tatlı bir hazırlık rüzgarı esmeye başladı.. Senin için hazırlanıyoruz bebeğim.. Minik tulumların, eldivenlerin,zıbınların var artık :) Bir odan olacak, şimdilerde neresi ne renk olsa, içi nelerle dolsa diye kafa yorduğumuz. Öyle heyecanlı ki :) Duvar rengini, mobilyanı, abajurunu seçmek, sana pamuk bedenini saracak minicik giysiler almak, başka neye ihtiyacı olacak, o gerekli mi bunsuz olur mu gibi daha başka gibi biiiir sürü soruya cevpalar bulmak bugünlerin en tatlı uğraşları.

Sanırım odanın tarzında babişle ortak bir noktada buluştuk.. İkimizde evimizin kalanı gibi sade, seni yormayacak, sıcak bir odan olsun istiyoruz. Bu yüzden beyaz bir mobilya seçeceğiz. Ve kalan detaylarla öğreniğin duvarlar, abajur ya da perdenle odanı pastel tonlarda renklendireceğiz.. Koca bir adam olduğunda artık duvarlarını kırmızıya mı boyarsın, klozetten şifonyer, varilden tv sehpası mı yaparsın sen karar verirsin ama şimdilik bizim zevkimizle idare etmek zorundasın ufaklık :)

İşte böyle... Çoook heyecanlı güzel günler yaşanıyor evimizde. Tabi dediğim gibi bilinmezliğin verdiği endişelerin yanında..

Sevgiler,
Bettra

16 Eyl 2010

BİLMİYORDUK...

Ben düşmezden önce bilmiyordum, sen geçip gitmeden önce.
Bu hep böyle gelir gider sanıyordum ve sen beni hep orada bir yerlerde..
Hayat hep kanatır ve yaralar sarar her yanımı...
Sol yanımı sıkar nefes alamam sanıyordum..
Kendime ilaç olamam diyordum.
Kıskanıyordum beni o çok istediğim oyunlara sadece konuk oyuncu olarak alanları.
Sahip olamadığım, olmayı hayal bile edemeyeceğim huzur yumağından koruyucu duvarları olanları...
Ben tektim. Çift gibi görünen teklerden.
Konuştuğumda, sustuğunda ve düşüp düşüp kendimi tekrar kaldırdığımda...
Uzanan sıcak elleri tutup, yalanlarına gönüllü kanıp ve görmezden gelmelerine kendimi kapayıp çıkarıyordum kendimi kara bataktan...
Bütün bunlar olurken büyüyordum. Kendi başıma. Sensiz.
Sonra galiba biran durup baştan okudum kitabımı.
Biran filmi başa sardım.
Biran dönüp aynada kendime baktım.
Ben sensiz de vardım.
Her hatayı, her acıyı, her zoru sensiz atlattım. Sensiz başardım.
Yerini dolduramadım belki ama içinde sen olmayan o çok beklediğim huzuru da buldum, mutluluğu da.

Ben düşmezden ve yeniden kalkmazdan önce bilmiyordum sana artık ihtiyacım olmadığını.
Ve sen, ben sırtımı dönüp yürümeye devam etmeden önce....

13 Eyl 2010

GÜZEL ŞEYLER...


Dünden beri o kadar çok gerildim ki şuan sadece güzel, renkli, huzurlu bir şeylere ihtiyacım var. Lezzetli kısmından başlayayım dedim ve akşam yaptığım ennnnfes patlıcan oturtmayı paylaşmaya karar verdim :)
Sanırım patlıcanı sadece çiğ tüketmiyorum :) Oturtmasını, karnıyarığını, şakşukasını, çitlemesini, musakkasını, kızartmasını her ama heeer şeklini çok seviyorum :)
Yaz mevsiminin lezzeti yerinde sebzeleri bir sonraki yaza kadar bize veda etmeden, seviyorsanız bence siz de bu haftaya bir akşam sofranızı patlıcan oturtma ile taçlandırın...

Sevgiler,
Bettra

PATLICAN OTURTMA
Malzemeler:
1 kg patlıcan
300 gr kıyma (Miktar isteğe göre arttırılabilir)
1-2 orta boy soğan
-2 diş sarımsak
3 orta boy domates
3-4 adet sivri biber
1 yemek kaşığı domates salçası
5-6 dal maydanoz
Tuz
Karabiber
Sıvı yağ

Yapılışı:
Parmak kalınlığında halka halka doğradığımız patlıcanları tuzlu suda beklemeye alıyoruz.

Soğanı yemeklik doğrayıp, sarımsakla birlikte yağda hafiften döndürüyoruz. Sivribiberleri de ekleyip karıştırmaya devam ediyoruz. Kıymayı ekleyerek pembe kısmı kalmayana kadar kavurup salçayı da ilave ediyoruz. Dometeslerden birini küp küp doğrayarak kıymalı harca katıyoruz. Son olarak tuzunu karabiberini koyup altını kapatıyoruz.

Patlıcanları sudan çıkarıp fazla suyunu aldıktan sonra sıvı yağda çok fazla karartmadan kızartıyoruz. Kızaran patlıcanların fazla yağını havlu peçeteyle alıyoruz.

Patlıcanlarımızı fırın kabına üstüste yerleştirip son katın üzerinde kıymalı harcı seriyoruz. Kalan iki adet domatesi halka halka keserek ve kıyılmış maydanozla yemeğin üzerini süslüyoruz. Harcı yaptığımız kaba sıcak su katarak iyice karıştırıp oturtmanın üzerine gezdiriyoruz.

Önceden 180 derecede ısıtılmış fırında yemek suyunu çekene kadar pişiriyoruz.

Kalan kısmı en mutlu kısmı: Afiyetle midemize gönderiyoruz :)

5 Eyl 2010

BİR ADAM, SADECE BİR ADAM...

Hangi yolu seçeceği gün gibi ortadaydı adamın.
Koca bir ömür bir tek kere bile aynı noktada bulunamayışlarından;
Ve "Beni tam burada bekle" dediği yerde bir türlü olamayaşından, olmayışından.
Kedini mi aşamamıştı, tercih ettiklerini mi bilinmez,
Galiba aşkın usüllerindendi gelmeyecek olanı beklemek,
Ve hep "var"mış gibi devam etmek...

Ama gün gelir aslında hiç vâr olmayan büyük aşklar da biter.

Sevgiler,
Bettra...

2 Eyl 2010

Çooook sinirliyim ! :( O kadar ki, çevirme yapıp kimlik soran polislere kafa atmak isteyecek kadar !
Ve bence geçerli hiçbir nedenim yok..
Yaklaşık 10 gündür adeta beynim karıncalanarak yaşıyorum.
Rahat olduğu saatler genelde sabahları uyandığımda geçen ilk 1 saat ve biraz da kitap okuduğum zamanlar. Kalanların üstünü çizmek, silmek yırtıp atmak istiyorum. Çoook sevdiğim işime gelmek üzere servise biner binmez başlıyorum gerilmeye. Ter kokusu oluyor bazen bu gerginliğin sebebi, bazen yüksek sesle yapılan gereksiz konuşmalar, bazense kötü, bencil ve düşüncesiz bir şöför... Sonra işe gelip yine biiiiiir sürü şeye geriliyorum. Akşam eve dönüyorum. Ortalıklardaki şarj aletlerine, yine aynı yere buruşturulup atılmış tişörtlere, çalışma masasının üzerindeki ne olduğu belirsiz, bir çoğu atılması ya da dosyalanması gereken ama ilgili Tazi'nin bir türlü dönüp bakmadığı yığınla kağıda DELİ oluyorum.. Söyleniyorum. Söylendikçe daha mutsuz oluyorum. Söylenemezsem daha fazla sinirleniyorum.Oysa hiç biri böyle büyük harflerle öfkelenmeye kendimi ve bebeğimi germeye değmez.

Offf sakinleşmek istiyorum. Her şeye ve herkese gülümsemek. Kötü olan her şeyden uzak durmak. Hatta ve hatta mümkün olduğu kadar kendi başıma kalmak istiyorum. Yorumsuz, lafsız sözsüz sessiz saatler istiyorum..

Vücudunuzu sürekli gergin kaslara taşımak, kafanızda sürekli bir şeylere söylenmeniz o kadar yorucu ki :(

Takmayacağım diyorum, geçecek diyorum biraz sevdiğim bir şeylere ilgileneyim diyorum ama anlık rahatlamaların dışında pek bir şeyim yok..
Bütün bunların sebebi içimdeki ufaklığın yarattığı hormonal dalgalanmalar olabilir mi?
Bir mucize sizi hem dünyanın en mutlu insanı hem de ennn gergini yapabilir mi?
Ama çoook yoruldum :(

Sevgiler,
Bettra...

17 Ağu 2010

İNSAN YAPIYORUM!

Yok yok Dr Frankestain'a özenmedim. Sadece Tazi'mle Tanrı'nın bize bahşettiği yeteneklerden birini kullanarak yeni bir insan yapmaya karar verdik :) Bence bir de bizim ürünümüzü görmelisiniz, harika olacak ;) Çok kârlı bir yatırım gibi göründü bize. Ruhumuzla, sevgimizle, aklımız, duygularımızla yeni bir "biz" yapıyoruz.. Baktığımızda her zaman kendimizden de bir şeyler göreceğimiz, bir çeşit kendi ruhsal arınma merkezimizi inşa ediyoruz.

Benden ve Tazi'mden bir parça... Canımın içinde bir can var, canımız. İçimde biri var! :D Küçücük bedeniyle hayata tutunmaya çalışan biri.. Heyecanla ve şimdiden özlemle beklediğim biri. Neye, kime benzeyecek, nasıl biri olacak görmek için sabırsızlandığım.. Ve hergün sağlıklı olması için onu bize verene dua ettiğim... Her şey çok farklı şimdi. İçimde canımdan bir parçaya hayat vermeye çalışırken nasıl bir mucizeye imza attığımızı özümsemeye ve bunun gerçekten de kelimenin tam anlamıyla bir "mucize" olduğunu unutmamaya çalışıyorum. Şimdi sıra bende: Annemin, annanemin ve daha öncekilerin yaptığını yapıp "hayat" veriyorum.

Keşke ufacık da olsa anlatabilsem neler hissettiğimi ama sözcükler hiç bu kadar anlamsız, yetersiz kalmamıştı kendimi bildim bileli... Sanırım birini hiç bir zaman böyle sevmedim. Hiç kimseyi böyle önemsemedim. Beklemedim. Endişelenmedim. Merak etmedim. Bu kadar yakınımda olan kimseyi bu kadar çok özlemedim. Birini ona zarar verebilecek herhangi bir şeye ya da birine karşı bu kadar çok korumayı, kollamayı ilk defa onunla öğreniyorum. Onu olmayan kanatlarımla sarıp, kötü olan olan her şeyden korumaya çalışıyorum... Bir varlığa gerçekten sahip olmanın ne demek olduğunu anlıyorum...

Ve keşke ne kadar muhteşem olduğunu anlatabilseydim... Ben sakarımdır ve korkak. Evet evet sesten korkarım, ondan korkarım bundan korkarım. Canım da tatlıdır mesela. Hatırlıyorum da biricik annem evde bir ses duyup korksam sese doğru gider hemen neymiş ne değilmiş bakar, yok bir şey merak etme diye beni sakinleştirmeye çalışırdı. Anneme kızardım o zamanlar, ya kötü bir şey varsa ve ona zarar gelirse diye kendini bilmediği bir şeye bu kadar çabuk atmasına. Niye bu kadar gözü kara diye. Şimdi anlıyorum nedenini. Bebeğim korksa ben de koşarım onun korkutan şeyi bulup buna pişman etmek ya da ona korkacak bir şey olmadığını göstermek için. Annem "Gözünde yaş görmeye dayanamıyorum" der hep. Şimdiye kadar bunun fazla duygusal bir davranış olduğunu, hayatın her zaman mükemmel olamayacağını ve elbette benim de zaman zaman ağlayabileceğimi düşünmüştüm. Oysa şimdi minik bebeğimin gözlerinde göreceğim bir ufak damlanın içimi nasıl acıtacağını hissedebiliyorum.. Gözlerinde tek bir damla yaş görmemek için neler yapabileceğimi kestiremiyorum..

Artık herkes duysun: Ben insan yapmaya başladım! İkiden bir yapıyoruz. Tazimle birlikte kendi mucizemizi yaratıyoruz ;)

"Hayatım boyunca hiç kimseyi bu kadar merak etmedim... Bana merakla bakacak gözlerini, ellerini, kokunu... Henüz tanışmadığım birini bu kadar büyük bir özlemle hiç beklemedim. Küçük dudaklarına dokunabilmeyi, nefesini dinleyebilmeyi, minicik parmaklarını avuçlarımda ısıtmayı, başını göğsüme yaslamayı ve sana hayat veren kalbin sesiyle sana ninniler söylemeyi.. Sen özlemiyle burnumu sızlatan, yaşadığım her şeyi kendisiyle dolduracak olansın. Sen ilksin "bebeğim"... Hayal bile edilemeyensin..."

Sevgiler,
Bettra

8 Ağu 2010

Hafta sonu tatilim pazar öğleden sonra saat üç civarlarında sona eriyor benim. Ertesi gün sabahın köründe kalkmam gerektiğini, tekrar aynı yolları çekip aynı masaya oturup aynı işleri yapacağımı düşünerek kalan saatlerimi keyifsiz geçirmek konusunda hiç düşmeyen bir başarı grafiğim var. Ahh pazar öğleden sonralarından nefret ediyorum ! Tam kendime biraz zaman ayırmışken, bir parça dinlenip keyif çatabilmiş, huzuru yakalabilmişken tüm bunlardan tekrar kopmaktan, strese, çözümsüz işlere geri dönmekten.. Ve pazar akşamlarından ve pazartesi gününün mesai bitimine kadar olan her dakikasından. Hafta içi beş gün çalışıp buna alışamazken ikigün tatil yapıp buna kolayca alışabilen halimden de pek hoşnut olduğum söylenemez! "Azıcık hastalansam ne var?" diyen, az kaldı, işte bitti koca haftasonu diye mızırdanan kızı hiç sevmiyorum... Ne var yani pazar günleri "oh sonunda bitti yarın işe dönüyorum" diyebilseydim. Vardır değil mi böyle ütopik karakterler :)

Evet bugün haftanın ilk günü. Güzel başla ki güzel devam etsin, olumlu düşün olumlu şeyler olsun vb hayatı kolaylaştırmaya yönelik fikirler bu 1,5 günde işlemiyor. Aklım bunu yemiyor. Ruhum bu sözlerle avunmuyor. Ben eve dönmek istiyorum. Serin yatağıma uzanıp gerine gerine uyumak, uyanıp ohh bugün iş yok deyip tatlı kısa şekerlemelerle devam etmek istiyorum. Güzel rüyalar görüp güne gülümseyerek başlamak istiyorum. Cuma akşamlarının dayanılmaz hafifliğini hissetmek istiyorum.

Her neyse şimdilik bu ayağı yere basmayan dilekleri birkaç gün erteleyip gerçekleşme olasılığı daha yüksek bir şeyler mırıldanıyorum ve bu koyu renkli günün göz açıp kapayıncaya kadar sona ermesini diliyorum :)

Sevgiler,
Bettra

1 Tem 2010

ECLIPSE

Tadı damağımda kaldı ! Bu kez şiddet ve sert sahnelerin adamı David Slade'in ellerine teslim edilen 3. Twilight filmi "Eclipse" dün akşam beni "Evvvet!", "Hadi ama", "Sen çıldırdın mı?" gibi kontrolsüz tepkilerimle koltuğuma mıhladı. Ne yalan söyleyeyim serinin sıkı takipçilerinden olsam da Chritz Weitz'in ellerinde son şeklini alan "New Moon" beni o kadar etkilememişti. Filmi sadece iki kere izledim ve özel bir amacım olmazsa bir daha izleyeceğimi de sanmıyorum. Ama "30 Days of Night", "Hard Candy" gibi filmlerin yönetmeni Slade uzmanlık alanı olmayan romantik sahnelerin dışında oldukça iyiydi. Tamam kabul 3. bölüm, 2. ye göre macera, gerilim, aksiyon ve karmaşık da olsa romantizme daha elverişli. Yani izlemesi seyirci için daha zevkli ve kolay. Yine de ben yönetmenin, çamurdan heykel yapan maharetli eller gibi filme son ve can alıcı rötüşları yapan kişi olduğuna inanıyorum.

İçimde "Harika!" diye bağıran sesi bir kenara bırakacak olursam film genel olarak "İyi" diye nitelendirilmeyi hak ediyor. Detaylara gelince:

Bazı sahneler vardı: Bella ve Jasper arasında geçen gibi mesela. Sanki donup kaldı film, akmadı. Filmde yeni doğan rolünde izlediğimiz Xavier Samuel (Riley) çok başarılıydı. Öte yandan Victoria rolündeki Bryce Dallas Howard rolünün hakkını vermiş gibi görünsede benim gözüm Rachelle Lefevre'yi aradı. Sanırım çok daha kolay okunan bir yüzü vardı. Nefreti, acıyı ya da tutkuyu izleyiciye çok daha rahat iletebildiğini düşünüyorum.

Filmin aslında izleyiciyi sinirlendirecek "yok artık" dedirtecek sahnelerinde kullanılan espirili dil, bir çok sahnede salonu dolduran izleyiciyi güldürmeyi başardı.

Son olarak keşke Meyer, Bella karakterini daha az "aşifte" yaratsaydı! Zavallı Edward'ın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi desem abartmış olmam sanırım!

Aslında yazacak daha çok şey var ama tatil beklemez :) Ve düzgün bir yazı için de bir kere izlemek yetmez. Bu nedenle akşamdan beri devam eden mutlu heyecanımı kısaca paylaşıp gitmek istedim. Filme doğrudan antipati duyan bir sinema seyircisi değilseniz gidin ve izleyin. Değecek ;)

Sevgiler,
Bettra...

29 Haz 2010

Hani 23 Nisan sabahıdır. Şiir okuyacak yada flüt çalacak yada diğer küçük elleri sıkı sıkı tutup halay çekeceksinizdir.. Yeni ve özel kostümünüzü giyip ışıl ışıl okul yolunu tutacaksınız ya da.. İşte böyle bir sabahın ilk saatlerinde siz heycandan ağrıyan karnınızla mızırdanırken anneniz zorla kahvaltılık bir şeyler göndermeye çalışırdı küçük gergin midenize. Derin derin nefes alıp rahatlamayı o zamanlar da biliyor muyduk acaba? Yoksa çaresizce bu insanı kasan karın ağrılarının geçip gitmesini mi bekliyorduk..

Böyle bir sabah bugünkü :) Karnım ağrıyor. Yediklerim zevk vermiyor aksine beni daha da geriyor. Yazın vazgeçilmezi karpuz bile.. Ama bugün 23 Nisan sabahı değil. Yada 19 Mayıs. Ya da başka herhangi bir bayramın sabahı değil. Zaten bayramlara eski heyecanları duymayalı çok oldu. Yaşlanıyorum değil mi? Her neyse iki şey var beni heyecanlandıran:

1. Akşama Tutulma'yı izleyeceğim :) Tabiki de çok heyecanlıyım :) David Slade'in harika bir iş çıkardığını umuyorum..

2. Yarın yaz tatilim başlıyor. O kadar özledim ki denizi... Bütün ağırlığımdan kurtulup kendimi kollarına bırakmayı, gözlerimi masmavi bir gökyüzüne dikip her şeyden uzaklaşmayı.. Kumlara basmayı. Suyun içinde yaşayanları izlemeyi.. Evet evet çoook özledim. Ayrıca yepyeni bir yer göreceğim: Dubrovnik. Anlatılanlar kadar güzel olduğunu umuyorum.. Bu biiiiiir sürü yeni fotoğraf demek ;)

Bir süre yokum. Kısa bir süre.. Aslında içimdeki bütün negatif enerjimden kurtulup tazelenerek geri dönmeme yetmesini dilediğim kadar bir süre...

Herkese sevgiler :)
Bettra...

25 Haz 2010

MUTLU OLMAK BEDAVA..

Katlara, yatlara, çoook paraya mı ihtiyaç var gerçekten şen kahkahalar atabilmek için. Üç kuruşa deniz kenarında yarım simit yesek, yarısını da tepemizde kanat çırpan beyaz deniz kuşlarıyla paylaşsak yetmez mi? Parayla mı güneşe gülümsemek? İçimizi ısıttığı için ona teşekkür etmek? Yağmura topraklarımızı suladığı, ormanlarımızı beslediği için minnet duymak kaça? Kaç para ister bizden, sabah uykulu gözlerle güneşin altında gerinen kediciğe "Günaydın" desek? Ne kadara mâl oluyor hırlı mıdır hırsız mıdır diye septik ruh hallerine girmeden yaşlı bir amcaya poşetlerini taşıması için yardım etmek? Aman bugün de koyalım ekmek arası dometes peynirimizi çantaya, gidelim denizin kıyısına misafir olalım mavi sulara desek çok mu ediyor? Birine "bugün harika görünüyorsun" demek, arkadaşın kızıyla iksir içip de ufalmış gibi akran olup çimenlerde yuvarlanmak (böylece kimse size manyak mı ne koskaca kadın/adam çimenlerde atlayıp zıplıyor diyemez), üzgün görünen bir dosta bir demet çiçek verip yüzüne ve dahası gözlerine yayılan gülümsemeyi izlemek gerçekten çok pahalı değil.. Hemen şimdi annenizi arayıp "Seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun değil mi?" demenin, telefonun karşı tarafında mutlulukla dolan gözlerinin, buğulu sesinin verdiği haz hayatta çok az şeyde var. Ve bilin bakalım bu ne kadar? Bedava!
Mutlu olmak bedava! İş sadece mutlu olabilecek şeyleri görebilmekte. Size ayrılan sürenin sonuna gelmeden, film bitmeden, son durağa varmadan ve toprağa karışmadan sahip olduklarınızı görüp onlara sarılmanın bence tam vaktidir...

Sevgiler,
Bettra

18 Haz 2010

TRUE BLOOD GERİ DÖNDÜ!

Takipçilerine duyurulur: Yaklaşık iki aydır sabırsızlıkla beklediğimiz, tutucu çevreler tarafından sürekli eleştiri oklarına maruz kalan ve evet "normal" olmak konusunda pek de ısrarlı olmayan True Blood'un üçüncü sezonunun ilk bölümü hafta başında sevenleriyle buluştu. Sezonun ilk bölümünden anlaşılan o ki buuu kadar beklediğimize değecek. İyi seyirler ;)

Sevgiler,
Bettra

15 Haz 2010

"YANLIŞ"IM...

Daha önceleriydi. Hükmümün yeryüzünde çok daha fazla geçerli olduğuna inandığım zamanlarda.. Her şeyi değiştirebileceğime ve değiştiremediklerimdense bir gün mutlaka sonsuza kadar kurtulacağıma inandığım zamanlarda.
Sağlıklı ilişkiler peşindeydim her zaman her yerde ve her koşulda. Aklıma yatmayan, içime sığmayan, kalbimi acıtan, ruhumu daraltan şeyler sağlıksızdı ve mümkün olduğu ölçüde bu tarz ilişikilerden, dostluklardan kaçınılmalıydı. Kaçıyordum da. Ufak tereddütlerim için koca başlangıçları yada hali hazırda başlamışları sonlandırabiliyordum. Aile aile gibi olmalıydı, arkadaş arkadaş gibi, sevgili sevgili,anne anne baba baba gibi. Hazırdım hayatımdaki her ilişkiyi doğru olduğuna inandığım şekillerde yaşamaya. Yanlışları doğru yapmak için bütün gücümle savaşmaya, sorgulamaya, gerektiğinde isyan etmeye..
Sonra bir gün ne oldu bilmiyorum bütün bunların geçmişte kaldığını gördüm. Artık o çok sağlıklı ilişkiler yaşamaya çalışan kız yok. İçine sinmeyen hiçbir şeye yanaşmayan, doğru bildiği yoldan şaşmayan insan bir başka hayatta kaldı sanki. Doğru bildiklerime uzaktan bakıyorum artık. Olması gerekeni değil olanları yaşıyorum. Yanlış yapana kim olursa olsun "hoşçakal" diyorum. Benim için savaşmayan, kendine yakışanı yapmaktan vazgeçmiş, sadece kendi mutluluğunu hedef alarak yaşayanlar için mücadele etmekten ben de çoktan vazgeçmişim meğerse. Artık geri adım atacağımı, hakkımdan vazgeçeceğimi bile bile "Bu böyle olmak zorunda"yla başlayan cümlelerim yok. İçi kanayarak, düşünceleri bulanıklaşarak doğrulara uzaktan bakan biri var. Doğrulara içi giden, bile bile yanlışlara devam eden biri. Bunun için kendinden nefret eden. Aynaya baktığında gördüklerine hala çok da aşikar olmayan biri..
Çünkü hayatı yanlış yaşamak çok daha kolay. Çünkü güvendiklerim, sevdiklerim beni yanlış yolların ortasında bırakırken her seferinde tek başıma doğruya gitmeye, sil baştan temiz kağıtlara yeni mutlu resimler çizmeye artık gücüm yok. Artık herkes acı çeksin. Herkes eğer hala kaldıysa kendi vicdanlarının uzun soğuk ellerinde can çekişsin. Ben artık "yanlışım". Böylesi kara ama daha kolay...

17 May 2010

KALAN 2: BEN VE DİĞERLERİ

Geçtiğimiz cuma akşamı ofisten çok sevdiğin iki tatlı mı tatlı insan, Saime Abla ve Figen Abla'nın emekliliği nedeniyle düzenlenen bir yemekteydim. Bu arada yemek Karaköy Liman lokantasında oldu. Böyle muhteşem manzaralı bir mekanı şimdiye kadar bilmiyor olmak çok acı! Liman, kendi halinde sakin bir yer gibi. Yemekler ve servis güzel ve fiyatlar da gayet uygun. Yani tavsiye olunur..
Neyse yemekte yaş ortalaması bizlerden büyük hani görmüş geçirmiş diye nitelendirilen abiler ve ablalar çoktu haliyle.. İçlerinden biri vardı ki o aylar önce zaten emekli olmuştu: Lütfü Bey. Lütfü Bey çalışırken de hep farklı bir çizgide yürüdüğünü gösterirdi ama o gece bunu bir kez daha anlamış olduk. Emekli olmuş bir adam profili düşünün şimdi. Tamam elbette bu kişiden kişiye farklılık gösterir.Öyleyse şöyle söyleyeyim: Lütfe Bey benim şimdiye kadar gördüğüm emekli Türk insanı profilinden çok uzak.. Açık krem rengi pantolonu, beyaz keten ceketi, uzattığı beyaz saçları ve beyaz sakalıyla tam bir ihtiyar delikanlı gibiydi. Gece boyunca biz ufaklıklar "Buradan çıkıp Bordum gecelerine gidecek gibisiniz" diye takıldık kendisine.. Öyle dinamik ve mutlu görünüyordu ki... Birara denizi koklamak hava almak için balkona çıktığımızda Lütfü Bey'le karşılaştık. Sormadan edemedik "Neye borçlusunuz bu mutlu dinamik görüntüyü?" diye.. Şöyle söyledi: "Aslında emekli olmayı düşünmüyordum. Taki Serdar kalp krizi geçirene kadar" (Serdar Bey de son dönemde emekli olan kadrodan. Emekli edilmeden birkaç gün önce kalp krizi geçirdi..) "Durup kendime evet daha çalışabilirim ama sağlığımı kaybettikten sonra emeklilik neye yarar diye sordum. Bunca yıl bu kadar stres altında özveriyle çalıştım. Üç kuruş harcarken bile kırk kere düşündüm. Ama artık yeterdi. Artık kendim için bir şeyler yapmanın vaktiydi. Serdar'ın kalp krizinin ardından gittim ve ben emekli oluyorum, dedim. Ve sonrasında da insanları ikiye ayırdım ben ve diğerleri. Artık kendim için yaşıyorum, kendi fikirlerim, zevklerim hobilerim için varım. Aklıma ne esiyorsa onu yapıyorum. Onu yiyorum içiyorum onu giyiyorum. Keyfim, benim yenim amirim. Siz siz olun böyle bir emeklilik için mutlaka üç kazanıyorsanız en azından birini bir kenera ayırın ve umutun. Ve emekli olmak için tükenmeyi, kolunuzu kaldıramaz olmayı beklemeyin. Siz iyi değilseniz kimse iyi olamaz" dedi..

Cuma akşamından beri Lütfü Bey'i ve sözlerini düşünüyorum. O, bu kararı zamanında verebildiği için şanslı ve yıllar boyu kendini dizginleyip bugünlerine yatırım yaptığı için de akıllı. Ha evet her şey yaşında güzel. Gençliğin sıcak deli dolu zamanlarını, yaşlılığın kısmen durgun yıllarında rahat etmek için tamamen kuytuda geçirmekten söz etmiyorum. Yaşamak her zaman güzel ve gençken yaşanacak tadına varılacak çok şey var... Sadece elimizde avucumuzda ne varsa har vurup harman savurmaktan ve yarın hiç yaşlanmayacakmışız gibi davranmaktan kaçınmalı diyorum. Bugünü zevkli, renkli ve eğlenceli yaşarken yarını da huzurlu yaşayabilmek için bugün hala çalışıyorken mutlaka para biriktirmeli.

Canım Saime ve Figen ablama en az Lütfü Bey'inki kadar renkli ve hareketli bir emeklilik diliyorum. Gönüllerinden geçen her şeyi gerçekleştirebilecekleri, huzur dolu ve hep böyle genç kalacakları yıllar.. Üst katta olmadıklarını bilmek çok sinir bozucu olacak.

Ve sanırım bu söz benim baş ucu sözüm olmaya devam edecek:
Ben ve diğerleri...

Sevgiler,
Bettra...

7 May 2010

İSTANBUL'A...

..."Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayıttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolarlarda çift yatanlar bile tek"...

S. Faik Abasıyanık

İstanbul'un çirkinliklerin yüzü değişmiş biraz Abasıyanık'ın kalem tuttuğu günlerden bugüne.. Ama varlığı hiç değişmemiş, hiç gitmemiş...

5 May 2010

YASAK'LAR

Kendimize koyduklarımız mesala.. Başkalarına koyduklarımız yada başkalarının bize koyduğu yasaklar.. Sevmememiz, öpmememiz, gitmemiz, yiyip içmememiz, yapmamamız, konuşmamamız, almamamız, okumamamız yazmamamız, izlemememiz gerekenler... Mecburiyetten gereklilikten yada işte öylesine. Yasaklar... Sonu var mı acaba bunların? Şeyler kime göre, neye göre yanlış oluyor da sonra önüne koca bir "YASAK" konuyor..?

Acaba nasıl bir yer olurdu dünya kendimize yasakladıklarımız olmasa.

Bettra...

İŞTE BENİM TATİLİM!

Ağlamak istiyorum! Gerçekten ! Neden mi? Şöyle özetleyeyim:

Başka hayatlarından birinde bir gezgin, seyyah yada buna benzer bir şey olduğuna inanan benim gibi biri hayatı boyunca karşılaştığı en inanılmaz, en yoldan çıkarıcı, en renkli, keyifli ve baş döndürücü teklifle karşılaşıyor ve bunun karşısında sadece elleri kolları bağlı iç çekebiliyor: Ahhhh :(

Turkuaz mavisi suların, beyaz kumların üzerimde yarattığı inanılmaz derece pozitif duygular nedeniyle ilgimi çekmişti bir süredir televizyonlarda dönmeye başlayan Etstur reklamları. Yo yo pardon düzeltiyorum bu bir reklam değil, bir iş teklifi ! (Tabi buna "iş" denilebilirse. İş dediğin genellikle sıkıcı olur, insan sabah gelir akşam olsa da özgürlüğüme kavuşşam diye bakar hani.. Özgürlüğe giden yolun burada harcadığı saatlerden geçtiğini unutarak tabi :D )
Her neyse detayları öğrenmek için bu sabah internet sayfalarını ziyaret ettim. Diyorlar ki:
"Tek işi yalnızca tail yapmak olan bir çift arıyoruz" : Biz Tazi'mle harika bir çiftiz !
" Ve bunun için ayda toplam 5000 lira maaş veriyoruz" : Ohh bu da harika !
"Her şeyden önce iyi tatil yapmayı bilen bir çift arıyoruz. Yani gittiği yerlerin sadece turistik yerlerini görmekle yetinmeyen, şehrin derinliklerinde kaybolmayı seven, gezgin ruhlu bir çift arıyoruz. Başka bi rdeyişle " Ben bunun kitabını bile yazabilirim ! Hım evet Tazi belki kitabını yazamaz ama o da harika bir gezgin olabilir ;) Kimsenin görmediği, bilmediği bazen ıssız bazen hınca hınç dolu karakteristik her yer benim favorim olur. Bu bazen bir kütüphane olur bazen yüzen bir pazar pazar bir uçurum kenarı bazen de bir balıkçı kulubesi kim bilebilir?

Buray akadar her şey muhteşem! Oh diyorum sanırım bu kez yukarıdaki beni duydu ve bana özel bir şey gönderiyor! Sonra teklif detaylarını okumaya koyuldum. Ve güneş o zaman kayboldu, kara bulutların arasında şimşekler çaktı :( İŞTE O TEKLİF!

DETAYLI TEKLİF METNİ
İş başvuruları için çiftlerde aranan özelliklerden ilki, iyi tatil yapmayı bilen bir çift olmaları.
Çiftler iyi derecede yabancı dil bilmeli ve en az lise mezunu olmalı.
Seçilecek çift, iyi derecede fotoğraf ve video çekimi yapabilmeli.
Çiftler sosyal paylaşım sitelerinde aktif olmalılar, blog yazabilmeliler.
İş teklifimize başvuracak ikili, bir kadın bir erkek olmalı.
Çift, öncelikle teklifimizle ilgili sitemizde yer alan başvuru formunu eksiksiz doldurmalı; ardından her biri için en fazla 4 adet olmak üzere fotoğraf yüklemeli.
Çift, son olarak her ikisinin bir arada olacağı maksimum 120 saniyelik video görüntüsünü de ekleyerek formu tamamlamalı.
İş başvurusu sonucu işe alınan çift, yılsonuna kadar sürecek iş süreci boyunca uygun olduklarını kabul etmiş olmalı.

Ühüüüü ben bunu yapamam ki :( Yani ben yaparım da (!) Tazi'm yapamaz. Yani bu işe alınsak bile yıl sonuna kadar yürütemez.. Muhtemelen kendine yeni ve gerçek bir iş araması gerekir :(

Neyse şimdi kendim için hayıflanmayı bir kenera bırakıp macera arayanlara, gezmeye yeni yerler, yüzleri evler, kültürler, kahveler, yemekler, sokaklar, pazarlar görmeye aşık olanlara sesleniyorum. Bu harika bir teklif ! İmkanınız varsa asla kaçırmamanız gereken bir teklif! Bu hayatınızın teklifi ! Bu teklife bir göz atıp yörüngenizden çıkın! Ve hayata yepyeni yerlerde, yepyeni izler bırakın!

İlgilenenler aşağıdaki linkten neden söz ettiğimi anlayabilir ve ilk adımı atabilirler :)

Sevgiler,
Betül TRAK

http://www.istebenimtatilim.com/teklif/hakkinda.jsp#

2 May 2010

TWILIGHT - BREAKING DOWN'A TÜRK MODACIDAN KOSTÜM!

Geçtiğimiz günlerde Çırağan Sarayı'nda modacı Şebnem Şahin'in "Masum ve Vahşi Vampir" adlı defilesi yapıldı. Defilede mankenler vampir temalı giysileri ve makyajları ile podyuma çıktılar. Kıyafetlerin bir çoğunu etkileyici hatta vasat üstü bile bulmadım. Şimdi, modayla uzaktan yakından tek alakası modayla ilgilenen arkadaşları olan benim gibi biri için bu haberin ilgimi çeken tek yanı Şahin'in tasarladığı kostümlerin Breaking Down'da kullanılacak olması. Romanı ve filmi satış rekorları kıran ve tüm dünyada milyonlarca hayranı olan bir çalışmada Türk bir modacının kıyafetlerinin kullanılacak olması bence harika bir haber! Internette yaptığım küçük araştırmada haberi doğrulayacak nitelikte bir şey bulamadım dolayısıyla sevinmek ne kadar doğru olur bilemiyorum.. Ben Şahin'in yalancısıyım :)

Sevgiler,
Bettra

GERÇEK

Ölmediğini biliyordum.
Ben, gitmişsin hatta hiç olmamışsın gibi yaşamaya çalışırken senin zihnimin ve ruhumun odalarından birinden diğerine dolandığını biliyordum.
Hiç gitmediğini. Ve istesen bile gidemeyeceğini..
Sadece içten içe hiç olmamış olmanı o kadar çok istiyordum ki her seferinde, yıkıp geçtiklerini önemsemeden kapısını vurup çıktığın odalara bakıyordum.
Sensiz, boş odalara..
Ve öldüğüne kanıyordum...

"Sana ait anılardan, dengemi bozan mutluluğundan, beni üzen her detaydan unutarak kurtuluyorum..." K.D.

Bettra

8 Nis 2010

ANGEL, V

"Ah ismimi biliyor! Ve bunu ancak ikinci kez tekrar ettiğinde algılayabiliyorum ! Gerçekten tanışıyor muyuz yoksa ben bu salak halimle tehlikenin farkına varmamak için direniyor muyum?" beyninin içinde hızlanan fırtınada uçuşan düşüncelerden biriydi..

Alexander mesafeli kalmaya çalışarak daracık yolda az önce yaptığı gibi görülemeyecek bir hızla Truli'nin yanından geçip evinin önünde durdu. Arkasında bıraktığı rüzgar hafifçe Truli'nin saçlarını okşadı ve harika kokuyordu.
"Benimle biraz yürür müsün Truli? Sana anlatmak istediğim şeyler var."

Truli bir kez daha olduğu yerde kaldı. Bütün varlığıyla ona doğru gitmek istiyor ama kalan son mantık kırıntıları nedeniyle hareket edemiyordu. "Hayatım boyunca gördüğüm en kusursuz yaratığı tanıyor gibiyim fakat onunla ilgili başka hiçbir şey hatırlayamıyorum. Öte yandan o muhteşem insan, benim ismimi hatırlıyor. Dahası benimle konuşmak istediğini söylüyor". Alexander (Ona gerçek ismiyle hitap etmeyi daha çok sevmişti) ondan oldukça uzundu. Truli ancak göğsüne kadar gelebiliyordu. Koyu renk kısa saçları ve bu karanlıkta ne renk olduklarına emin olamadığı simsiyah görünen parlak gözleri vardı. O parlak kara gözler gökyüzünde birer yıldız olabilir, diye düşündü. Oldukça da harika bir vücudu var gibiydi. "Sanırım harika olmayan bir yanı yok". Ve burada bu adam en fazla otuz olabilirdi. Oysa teyzesi ve komşularının anlattıklarına göre Angel çok uzun senelerdir Ölü Orman'daydı ve bahsedilen kişinin otuz yaşında olması mümkün değildi.
"Truli?"

Alexander'ın melodik sesiyle düşüncelerinden uyandı. Hiçbir karara varamadığı için düşünmeyi bırakıp içinden geldiği gibi yaptı, yürümeye başladı. Ona doğru attığı her adım ağır çekimde çekilmiş bir sahne gibiydi, asla yeterince hızlı değil. Aklından geçenleri duyabilecekmiş gibi utanarak yüzüne bakmamaya çalışıyordu. Açıkçası aklı başında kalsın istiyorsa ona bakmaması çok daha doğru olurdu. Yerine karşısında duran ışıl ışıl eve baktı.
"Eviniz çok güzel görünüyor" diyebildi sesinin elinden geldiğince normal çıkmasına çalışarak.

"Teşekkürler. Ben de çok seviyorum. Ailemden kalan en değerli şey"

Ailenize ne oldu, diye sormak istedi ama ileri gitmiş olmaktan çekinerek evi hayran gözlerle incelemeye devam etti. Bu kesinlikle bir dağ eviydi. Ve ormana çok yakışıyordu. Girişteki koca verandasında iki sandalye ve bir de masa vardı. Ancak o zaman kendi müziğini yapan rüzgar çanını fark edebildi. Rüzgar çanını çok severdi. Sonra ormana ilk girdiğinde burnuna gelen harika deniz kokusunu bir kez daha aldı. Tam buraya yakın bir yerde deniz falan mı var diye soracakken Alexander:

"Ailem uzun zaman önce taşındı. Ve artık oldukça uzakta yaşıyorlar".
Neden aklımda sorduğum her sorunun cevabını veriyor? Telepati mi yapıyor?, Truli anlamaya çalışarak ve biraz da etkilenmekten çekinerek Alexander'a baktı. Bu kez o bakışlarını kaçırmıştı.
"Haydi yürüyelim"

Çalılıkların arkasına gizlenmiş bu yer Truli'nin bundan önce geçtiği yerler gibi değildi. Yine sakin ve oldukça sessizdi ama geçtiği o dar sevimsiz yoldan sonra daha çok küçük bir cennete benzediğini söyleyebilirdi. Evden artık epeyce uzaklaştıklarında henüz hiçbir şey konuşmamışlardı. Ama sessizliğin huzur veren bir yanı vardı. Sessizlik Alexander'ın kelimeleriyle dağıldı:

"Truli bu sana garip gelecek ama beni hatırlamaya çalışmanı istiyorum. Buradan gitmeden önce hatırlamanı istiyorum"

"Gitmek mi?

"Evet sen şehre taşınmadan önce"

"Bakın ismimi, taşınmak üzere olduumu ve sanırım benimle ilgili başka şeyleri de biliyorsunuz. Ve ben şuanda bunları nasıl olup da bildiğiniz hakkında bir fikir sahibi olmadığım için açıkçası biraz korkuyorum."

Hah, sonunda uzun ve düzgün bir cümle kurabilmişti. Ama yine de "korkuyorum" dediği için pişman oldu.

"Yani bu beni biraz endişelendiriyor. Sizi nereden tanıyorum? Yada siz beni.."
"Ormanda yaptığımız pikniği hatırlıyor musun? Hani senin gece olduğu için önce gitmek istemediğin ama sonra çok sevdiğin pikniği.. Ben o akşam sana.. sana benim için ne kadar özel biri olduğunu anlatmaya çalışmış ve bir soru sormuştum.. Ve o kadar sarhoş olmuştun ki yeni açtığımız şarabı bardağına doldurmayı bir türlü başaramamıştın. Çok gülmüştük.. "

Alexander bunları anlatırken anılarını tekrar yaşıyor gibiydi, orada değildi..

"Bir keresinde kıştı ve yağmur bardaktan boşalırcasına yapıyordu. Verandada oturup yağmuru dinlemek yerine şehre gitmek istemiştin. Francis Ford Cappola'nın aslında kötü olan Dracula uyarlamasını izlemek istiyordun. Bütün sızlanmalarıma karşın seni vazgeçirememiştim ve sırılsıklam bir şekilde filmi izlemiştik..?"

"Demek senin için özelim? Bu mümkün değil! Böyle bir yaratık bana onun için özel olduğumu söyleseydi değil bu dünyada varsa öbür dünyada bile bunu asla unutmazdım!", diye söylendi içinden.. Sonra buğu kaplı bir camın yavaş yavaş temizlenip camın arka tarafında ne olduğunu göstermesi gibi usul usul aklına gelen anıları fark etti.. Açık yeşil piknik örtüsünü ve hayatında içtiği yada içtiğini sandığı en muhteşem şarabın tadını anımsadı. Gözlerini kapatıp o ana geri dönmeye çalıştı. Alexander'ı uzun saçlarını okşarken gördü. Saçlarım uzunken ne kadar harika.. Ama bütün bunlar çok uzak hatıralardı. Aslında hayır bunlar bir hatıra değil sadece rüyaydı..
Rüya!? Birden her şey saçma, garip, korkutucu bir şekilde kendi anlamını kazanmaya başlamıştı ve buna mantıklı bir açıklama yapabilmek o kadar kolay değildi. "Hayır hiç kolay değil! Burada neler oluyor?"

"Alexander?"
"Evet küçük deniz kızı?"
Truli yutkundu. Neden O'nun gibi konuşuyordu ki? Bana sadece babam ve O küçük deniz kızı derdi. Bu nasıl olur? O bu kasabaya teyzesinin yanına taşındığından beri hep rüyasında gördüğü, hiç bir zaman tanışmadığı halde her zaman tanıdığı, bir şekilde hep yanında hissettiği adamdı. O hayali sevgilisiydi. O gerçek olamayacak kadar harika olan her şeydi. Peki nasıl olmuştu da onu bu kadar iyi tanır bilirken ve -severken- onu unutabilmişti? "Beni hatılamanı istiyorum" dediğindeyse hatırlamak nasıl bu kadar kolay olmuştu? Rüyalarında da olsa onu hep görürdü. Bu harika siyah saçları, kömür karası gözleri en az kendininkiler kadar iyi tanıyordu. Sol kaşının üzerindeki yara izine defalarca dokunduğunu anımsadı.. Acaba şuanda yatağında yatıyor ve bu kez yine onunla ama farklı bir rüya görüyor olabilir miydi? Olmalıydı çünkü başka bir açıklama bulamıyordu.. Anlam vermeye çalışan gözleriyle Alexander'a baktı ve:

"Gerçek olamaz" diyebildi. "Sen sadece bir rüyasın."

"Keşke öyle olsaydım. O zaman her şey daha kolay olurdu"
Bettra

7 Nis 2010

ANGEL, IV

"Başka kim olabilir ki?" diye mırıldandı hipnotinize olmuş insanlar gibi tek bir saniye bile gözünü ayırmadan eve bakmayı sürdürürken.
"Bu sakinliğimden gerçekten nefret ediyorum. Akıl sağlığı yerinde olan birinin, kimse kim, diyerek buradan uzaklaşması gerekmez mi? Ama hayır benim kalıp görmem gerekiyor. Çünkü başım henüz yeteri kadar dertte değil. Ve eğer bütün bunları yapan başka biri olsaydı suratına koca bir şamar atıp onu kendine getirmek benim için büyük bir zevk olurdu doğrusu"
Truli kendi kendine kızmaya devam ederken ve içinde bir yerlerde aynı anda hem tarif edemediği bir endişeyi ve hemde korkmasına gerek olmadığını fısıldayan düşüncelerin hangisini dinlemesi gerektiğine karar veremezken evin kapısının ağır ağır açıldığını sandı. Şaşkınlık içinde birkaç adım daha ilerlemesi de bundan sonra oldu. Yaklaştıkça hiçbir şey sanmadığını kapının gerekten açık olduğunu gördü.

"Neden kimse yok?" ..

Kalp atışlarını büyük orkestralarda ki koca davullar gibi güm güm sesleriyle kulaklarında duyarken nefes almak çok zordu. Ve birden buz gibi olduğunu hissetti. İçi titrerken kollarını kendine sardı. "Belki de sadece dünyadaki varlığım bu salak merakım yüzünden buraya kadar olur ve hep birlikte kendimden kurtulmuş oluruz" diyerek olanlara hızlıca mantıklı ve şuanda ihtiyaç duyduğu gibi iyimser bir açıklama getirmeye çalışıyordu:

"Pekala yokuşun dibinde benden başka biri vardı. Bana tuhaf bir şekilde de olsa yardım etmeye çalışan biri. Bu kasabada tanıdığım herkes Ölü Orman'da sadece Angel'ın yaşadığını söylemiyor mu? Anlatılanlar doğruysa bana yardım eden de Angel olmalı. Yani belki de insanların düşündüğü kadar kötü biri değildir. Belki de bir ucube yada ona benzer bir yaratıktır ve insanlar ondan bu yüzden korku..."

Kapı ardına kadar açıldığında Truli nasıl olduğunu göremeden ve anlayamadan bir gölge çok büyük bir hızla (gerçekten çok büyük hızla!) kapıdan çıktı ve ve sadece birkaç adım ötesinde durdu. "Muhtemelen bu geç ve salakça bir kaçma zamanı" diyerek Truli yarasından, yorgunluktan ve heyecandan artık onu taşımakta hiç de hevesli olmayan bacaklarını zorlayıp elinden geldiği kadar hızlı bir şekilde arkasını döndü ve koşmaya başladı. Birinin ona "Lütfen gitme" diye seslendiğini duyduğunda koşmaya devam ederken başını çevirip arkasına baktı ama kimseyi göremedi. Yavaşlayıp durdu. Evet kimse yoktu. Az önce gördüğüm sadece bir hayal miydi peki, derken aynı sesi bu kez çok daha yakınında duydu:

"Merhaba"

Truli korkuyla olduğu yerde sıçrayarak önüne döndüğünde onu gördü. Çok kısa biran için gözlerine baktığında onun eskiden tanıdığı biri olduğuna yemin edebilirdi ama kim olduğunu yada onu ne zaman nerede tanıdığını hatırlayamayacağı kadar eskiydi bu tanışıklık. "İnsan.. insan bu kadar muhteşem birini nasıl hatırlayamaz", diye düşündü bakışları elinde olmadan hayranlığa dönüşürken. Ses tekrar:

"Merhaba" dedi.

Ama Truli kafasında onlarca kelime fırtınaya tutulmuş yapraklar gibi savrulurken içleriden bir tanesini alıp seslendiremiyordu. Dili tutulmuş gibiydi. Zaman durmuş, Truli karşısında bu adamla fırtınanın ortasında küçük bir hortum olmuş hızla dönüyordu. Ve hortumdan kim çıkabilirdi ki? Taki fırtına dinene ve hortum kendi isteğiyle gidene kadar.. Adam bakışlarını kaçırdı ve Truli sonunda bütün gücüyle konsantrasyonunu toparlayıp fısıltıyla :

"Merhaba" diyebildi.

"Ben korkuttuysam özür dilerim. Niyetim bu değildi"

Truli korkmaktan daha çok hızla geri dönen fırtınaya birkez daha kapılmıştı. Gözlerine, yüzüne bakıp büyülenmemek yada ahenkli sesini duyup mantıklı bir şeyler düşünebilmek çok zordu.

"Ve ben Alexander, Truli. Sanırım beni arıyordun"..

"Alexander mı? Alexander mı dedi? Peki ya Angel?

Alexander aklından geçenleri okumuş gibi:

"Yada senin bildiğin haliyle: Angel"

"İnsanlar çıldırmış olmalı. Senden nasıl yada neden bu kadar korkuyorlar ki?"
diye sorduğunda sonunda düşüncelerinden birini seslendirebilmişti ama bu kez de o kadar aptal ve yanlış bir şey söylemişti ki o anda gerçekten ölmeyi diledi.

"Belki kendilerine göre geçerli nedenleri vardır Truli"

Bettra

6 Nis 2010

ANGEL, III

Bacağındaki acıyla gözlerini açtığında nerede olduğunu hatırlaması biraz zaman aldı. Gözlerini kırpıştırıp etrafına bakındı ama etraf herhangi birşey görebilmek için hala çok karanklıktı. O kadar yumuşaktı ki biran için yatağında uyandığını sanmıştı.. "Yumuşak mı?" Doğrulup başının altında duran şeye dokundu.. Bu bir yastık, dedi kendisinin bile duyamayacağı kadar kısık bir sesle. Ve üzerindeki örtü.. "Neler oluyor?"
Gözleri karanlığa alışmaya başladığında yavaş ve aksak hareketlerle ayağa kalkıp artık yukarıdan baktığından daha dik ve uzun görünen yamaca baktı. Düşerken bacağını incitmişti ve durumun vahim olduğunu düşünmese de yukarı çıkamayacak kadar kötü olduğunun farkındaydı. Bu yolu kullanarak buradan çıkması imkansız gibi görünüyordu. Kısık, görmeye çalışan gözlerle yastığa, örtüye ve önünde bir koridor gibi uzanan dar yola baktı. Ben burada kendimden geçmiş bir halde yatarken biri yanıma gelip başımın altına bir yastık (!) koydu ve üzerimi örttü, diye düşünerek neler olduğunu anlamaya çalışıyordu . Yani burada insanlar var. Benden başka birileri yada biri.. İyi ama beni neden uyandırmadı? Yada neden, buradan çıkmama yardım etmedi? Birden bu çukurda, karanlığın ve böyle kötü ünlü bir yerin ortasında, ne kadar olduğunu bilmediği bir süredir kendinden geçmiş bir halde kaldığını düşünüp ürperdi.
"Ve bu durumun aklıma ancak şu anda gelmesi ve her şey normalmiş gibi sakin kalabilmem düşmeyle birlikte akıl sağlığımın da bozulduğunu gösteriyor olmalı !"
Yine de yanıma gelen her kimse kötü niyetli biri olsaydı başımın altına yastık koyup üzerimi örtmezdi heralde, dedi mantığına karşı kendini savunarak.
"Yine de bu çok.. çok saçma?"
"Ve ahh teyzem! Çıldırmış olmalı"

Hava artık yukarıda da kararmıştı ve saatin kaç olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Kolunda saatinin ve yanında cep telefonunun olmaması içinde bulunduğu duruma yakışacak kadar feciydi. Biran kendini başının üzerinde bir yağmur bulutuyla gezen ve nereye gitse ıslanan bir çizgi film karakterine benzetti. Yüzünde şaşkın ve biraz da ürkek bir ifadeyle ormanın ortasında sırılsıklam kalmış küçük bir kız karakter..
"Ama iyi tarafından bak Truli, seni aramaya çıkmış olmalılar. Teyzemin ayakkabılarımı görmemesi mümkün değil, ormanda olduğumu anlayacaktır."

Bildiği tek çıkış yolu onu buraya getiren yokuş olduğuna göre kalan seçenek önünde devam eden loş koridordu. Derin bir nefes alıp yürümeye başladı. Bu daracık yolda kurumuş olduklarını sandığı, dikenli çalılar bir adımında ince kollarını sıyırmasa diğerinde mutlaka canını acıtıyordu. Çalıları, kollarını uzatıp sivri tırnaklı elleriyle onu tutmaya çalışan kötü yaratıklar gibi düşünmek, Ölü Orman'ın karanlık arka sokakları sayılabilecek bu yolda hayal kurmak ne kadar kolaydı.. Önünü görmeye çalışırak yürüken ayın yükseldiğini ve görüşünün biraz öncesine göre daha iyi olduğunu fark etti. Peki neden tek bir çıt bile çıkmıyordu ki? Belki baykuşlar, kurtlar ne bileyim orman canlıları işte.. "Hu huu kimse yok mu?" diye seslendi kimsenin duyamayacağı kadar alçak sesiyle ve ardından "sanırım çıldırıyorum" diye iç geçirerek. Gerçi bu belki de iyi bir şeydi. Sakin kalmaya çalışırken, ki tuhaf bir şekilde bunun için o kadar çaba harcamasına gerek kalmamıştı, bir de etrafında ne olduğunu kestiremeyeceği sesler duyması daha çok korkmasına neden olabilirdi.. "Korkmalıyım öyle değil mi?"

Truli ona oldukça uzun gelen bir süre boyunca yola devam etti. Yol kıvrılıyor, sağa sola dönüyor ama dar aralığı hiç değişmiyordu. Artık bir labirentin içinde olduğunu düşünürken hayal gücünün yine kendine bir oyun oynadığını sandı. Yol ilerde genişliyor gibiydi ve dahası oldukça ihtişamlı, bütün ışıkları yanan ışıl ışıl bir ev mucizevi bir şekilde tam karşısında duruyordu.
"Sonunda bir yaşam belirtisi!" Ama bu bir anlık sevincin ardından "Ölü Orman'ın içinde birileri mi yaşıyor yani?" diye sordu kendine.. Olduğu yerde daha fazla yaklaşmadan eve baktı.
Ve saçma sorusunun cevabını buldu: Angel ...

2 Nis 2010

ANGEL, II

İşte şimdi ayakkabılarını evin çitlerinin yanında bıraktığı için gerçekten pişmandı. Bildik yürüyüşlerini hiçbir zaman ayakkabılarıyla yapmazdı ki. Ama bu bildik bir yürüyüş değildi. Evinden bu kadar uzakta ve tam olarak nasıl bir yerde olduğunu bilmezken bunun için endişelenmeye başlamıştı. Şimdi geri dönse eve varana kadar hava yine de kararmış olacaktı. Ve bu hiç iyi bir şey değildi, hem de hiç! Teyzesi endişelenecek, arkadaşlarına onu soracaktı ama daha da kötüsü Truli ormanda bu saatlere kadar ilk kez kalıyordu. "Buraya sadece merak ettiğim için mi geldim yoksa gerçekten korkunç bir şeyler olduğuna ben de inanıyor muyum? Ah harika! Kapının önünde dururken içeri girmek için can atıyordum şimdi de çıkmak için! Küçük bir çocuk gibi korkmak tam da senin gibi sert kızlar için!" diye kendi kendine söylenmeye başladı." İçeriye doğru devam ederken arkasına dönüp, geçip geldiği kapının ötesindeki yeşil ormana baktı. Böylece bir parça güvende hissetmeye çalışarak yine de puslu yolda ilerlemeyi sürdürdü. Az önce itiraf ettiği gibi korkuyordu ve bunun yersiz bir korku olduğunu kendine ispatlaması gerekiyordu. Yine de içinde anlam veremediği bir his vardı. Sanki buraya başka bir şey için gemişti. Henüz bilmediği ve onu asıl korkutan şey için..
Şimdi tek duyabildiği hiç bitmeyen bir şarkıyı yüksek sesle söyler gibi hışırdayan ağaçlardı. Belki on, belki on beş dakika boyunca yoldan ayrılmadan tedirgin adımlarını atmaya devam etti. "Tanrım burada anormal hiçbir şey yok. Sadece hayal ürünü hikayeler yüzünden kendi başına bırakılmış bir orman". Ölü Orman, kendi başına bırakılmış demek için en azından şimdilik fazla düzgün ve sorunsuz görünüyordu ama Truli bunu anladığında artık yokuşun başında duruyordu.
Yol birkaç adım sonra birden bire dik bir yamacın önüne gelmişti. Buradakilere hiç benzemeyen otların arasından dar ve dik bir patika aşağı doğru ilerliyordu. Truli yamacın başında biraz eğilerek ileriyi görmeye çalıştı ama güneş aşağıda çoktan batmış gibiydi. Tek görebildiği karanlık oldu.

Dizleri artık onu taşımakta kararsız gibiydi. Onlara boyun eğip biraz soluklanmak için yokuşun başında yere çöktü. Rahatsız bir pozisyon olduğunu düşünüp ayaklarını aşağı sarkıtarak oturdu. Burada kalamazdı, kalmamalıydı. "Neden kendime kalmamam gerektiğini söyleyip duruyorum. Tabiki döneceğim" dedi kızgınlık ve korku arasında bir hisle. Daha ilerisini görmek istediğini de sanmıyordu. Birilerinin onu duymasından çekinerek ve kendini ikna etmeye çalışır gibi "Muhtemelen çalı çırpı ve orman yaratıklarından başka bir şey yok. Geri dönmeliyim" diyerek hızla ayağa kalkmaya çalışırken uzun oduncu gömleğinin eteğine basarak dengesini kaybetti ve yokuştan aşağı yuvarlandı. Yokuşun sonunda durduğunda fırıldak gibi dönen başını iki elinin arasına alıp panikle kalkmaya çalıştı ama çabalamasıyla tekrar yere düşmesi bir oldu.

"Çok karanlık"..
 

Bettra
 
 

1 Nis 2010

"ANGEL", I

Büyük kapıdan içeri girdiğinde gördüğü muhteşem manzara karşısında sessizce yutkunup durdu. Ormanın orta yerinde gerçekten anlatılanlar gibi bir kapı vardı. Ardına kadar açık, demir bir kapı.. Öğleden sonra yürüyüşe çıktığında eve paralel uzanan bildik yolda her zamanki yürüyüşlerinden birini yapmayı düşünüyordu. Ve nasıl olduğunu anlamadan kendini burada bulmuştu. Neyin teyzesinin onu sürekli uyardığı kadar korkunç olabileceğini düşünerek yavaş hareketlerle etrafını inceledi.. Evet biraz korkuyordu fakat bu olmaması gereken bir yerde olduğu ve Ölü Orman'la ilgili bir sürü saçma şey duyduğu içindi. Korkunç bir şeyler gördüğü için değil. Çıplak ayaklarının altındaki toprağı hissetti. Manzara nasıl olmuştu da birden bu kadar değişebilmişti? Dönüp hemen arkasında kasabaya doğru devam eden ormana baktı. Aynı ağaçlar, aynı toprak ve aynı orman. En azından öyle görünüyordu.. Şey bu puslu ve nemli ortam dışında.. Sanki bir şeyler farklı yada eksik diye düşünürken tüm patika boyunca mutlu cıvıltılarını dinlediği kuşları artık duymadığını fark etti. Duyduğu tek şey rüzgarla dile gelen ve daha önce hiç bu kadar büyük ve güzellerini görmediğini bildiği ağaçlardı. Rüzgar..? Bugün hava son derece açık ve sıcak değil miydi? Kim bilir belki değişiyordur ve yağmur yağar..

İki yanında, sanki sonsuza kadar uzanan koca ağaçlar rüzgarla birlikte şarkı söyleyip dans ediyor gibiydi. Acaba kaç yüz yıldır buradalar dedi kendi kendine.. Onlar burada neyin korkunç olduğunu yada olmadığını herkesten daha iyi biliyor olmalılar.. Yaprakların rüzgarda çıkardığı ona huzur veren sesi daha iyi duyabilmek için gözlerini kapattı. Ama bu beklediği kadar huzurlu olmadı ve birden az sonra hava karardığında şimdiki kadar güzel olmayacaklarını düşündü..

Burası O'na benziyordu. Yada en azından hep dinlediği hikayedeki adam içindi. Teyzesinin yaşadığı küçük kasabaya taşındığından beri Ölü Orman ve sahibi Angel (Bu arada bu ne tezattı böyle: Angel ?!) hakkında aynı şeyleri o kadar çok dinlemişti ki hayalinde canlandırması hiç zor olmamıştı. Eski ama yeni, normal ama bir şekilde tuhaf, hem huzurlu hem de ürperti veren iyi mi kötü mü karar vermesi zor bu yer, evet tıpkı sahibi gibiydi..

Kapının hemen altında, uzun toprak yolun başında beklerken hem kasvetli hem de aynı oranda çekici, sonu görünmeyen bu yola devam edip etmemek arasında gidip geliyordu. Aslında bunu deli gibi istiyordu. Biraz meraktan ve biraz da kendine orada onu kötü bir şeyin beklemediğini kanıtlamak için. Derin çektiği nefes ciğelerine ormanın ortasında denizin kokusunu getirdi ve korkarak ikinci adımını attı.

Bettra...

30 Mar 2010

HAYALLER KURMAK İÇİNDİR !

Sabah yedi sularında henüz uyuyan enerjimi açığa çıkarmak için birkaç doz Muse ve gün ortasında, biriken stresi dağıtmak için oynanan birkaç el tavlayla renklendiriyorum bugünlerde hayatı. Sonra bir de kitaplar var tabi, her zamanki eşlikçiler. Dalıp gidilen ve başka başka yerlerde uyanılan anlattıkları olmasa bilmem neresinde durulurdu hayatın.. Yine de kalemle kağıdın yada içimden hayata yürüyen, bazen koşan ve hatta düşen satırların olmayışının yarattığı boşluğu dolduramıyorum.
Kendi ellerimle ruhuma kilitlediğim sözcüklerim, hasta artık. Ve kuvvetle ihtimal öfkeli de olmalılar ki içimin acıyla oyuluşu bundadır..
Üzerine bahse girilen atlar gibiyim geriden gelen. Güneş beklenirken çıplak tenlere yağan yağmur gibi. Renkli izlenen oysa siyah beyaz çekilen bir film gibi çekiyorum hayatımı. İzlenenler değil, oynananlar esas.

Ben bazen "Sahi neydi benim hayalim..?" derken ve o hatırlayamadığım hayallerimin beni bulmasını beklerken geçen gün gözlerini kapatıp hayaline koşan birinin hikayesini dinledim. Bir arkadaşımın eşi kimya mühendisi. Yıllarca ilaç firmalarında çalışmış. Onun kendi Muse yada tavla benzeri dopingleri yetmeyince mutlu bir şekilde devam etmesine, nokta koymuş yaptığı işe. Ve arkasını dönüp Mutfak Sanatları Akademisi'ne koşmuş. Uluslararası Pasta ve Ekmekçilik Eğitimi'ne başlamış. Eğitimini bitirmiş ve şimdi bir otelde stajyer. Stajını tamaladıktan sonra iki ayrı sınava girip hak kazanırsa uluslararası geçerliliği olan sertifikasını alacak ve bir profesyonel bir pastacı olacak :) MSA iş bulmayı da önemli ölçüde garanti ediyormuş.

Ben işte hayatta böyle şeylere kadeh kaldırmak istiyorum! Yolunda gitmeyen, yeteri kadar iyi olmayan şeyleri sürdürmeyip cesur adımlarla yolunu değiştirebilenlere... Hayal kurmayı bir kenara koyup hayaline doğru yürüyenlere...

Sevgiler,
Bettra...

12 Mar 2010

SONUNDA, "ECLİPSE" FRAGMAN

Veeee "Eclipse" fragmanı sonunda yayında. İyi seyirler :)
Sanırım eve gidip kendime bir Twilight ve New Moon seyir keyfi vereceğim ;)

Sevgiler,
Bettra

http://www.twilightthemovie.com/

24 Şub 2010

"BEN" KALABİLMEK

Yaşi ilerledikçe başka biri oluyor insan.. Kendini unutup başka birine yeniden doğuyor..
Yolun başındayken daha doğal tepkiler veriyoruz insanlara ve olaylara. Daha biz gibi, içimizden geldiği gibi. Ve hatta daha insan gibi.
Sonra toplumsal öğretilerle beslenip, onlarla yoğrulup içine birer tutam bencillik, hırs katıp aynı anda hem insanlara ve olaylara beklenen tepkiler vermeye hem de sadece kendimizi dikkate aldığımız kararlar almaya başlıyoruz. Sevilip, onaylanmak ve ayakta kalan olmak için.. Can sıkmayı, istenmeyen kişi olmayı kim ister ki değil mi? İşte sırf bu yüzden kendimizi unutup başka biri oluyoruz. Ve yıllar sonra, olduğumuz bu yeni insanı kendimiz sanıyoruz. Aslında biz dışında herkes oluyoruz. Takıp maskelerimizi yüzümüze bize uygun görülen karakterleri canlandırıyoruz maskenin altındaki mutsuz yüze bakmayı reddederek. Başkalarının doğruları, zevkleri ve yargıları ile yaşıyoruz hayatlarımızı. Çok azımız başarabiliyor kendisi gibi kalmayı.
Hatırlıyorum çok kıskanç olduğum ilk gençlik yıllarımı. Arkadaşlarını, sevdiklerini paylaşamayan o deli kızı..
Sevdiğini de sevmediğini de dile getirebilen; dilediği gibi, dilediği zaman ve yerde olan, protokolden ve politik - kişisel ilişkilerden haz almayan ve dolayısıyla yapay olan her şeyin dışında kalabilen kızı.. Ben o kızı özledim. Kim ne der diye düşünmeyen, arasını bulmaya çalışmak için yorulmayan, kendinden vermeyen ve öfkelendiğinde bunu paylaşabilen kızı özledim. Bazen aynaya baktığımda gördüğüm maskeler o kadar üstüste binmiş oluyor ki özlediğim o kızı görmekte zorlanıyorum.

Kendiniz değilseniz bilmediğiniz tanımadığınız başka birileriyseniz artık, maskenin altında kim olduğunun ne önemi var..? Size de maskenin altı boş görünmüyor mu..?

Sevgiler,
Bettra.

22 Şub 2010

Doğan varlık gün ışığını görür görmez zaman armağanını yok etmeye koyulur.


W. Shakespeare

19 Şub 2010

HANGİSİ?

Aşk acısıydı içini yakan, dumanı tüten sıcak çorbası değil..
Yüzüne çarpan kapının ardından öylece bakakalıp gitme diyememek miydi zor olan?
Boğazına dizilen öfkeli sözcükleri haykıramamak mı?
Peki ya şimdi haklı olmak mıydı aslolan yoksa yapayalnız olmak mı..?
Bettra
Güneş geceye rağmen doğar.
Ve her çocuk ölüme rağmen...
Bettra.

16 Şub 2010

ELMAYLA ARMUTUN TOPLAMI

Uzun uzun dizdiğiniz domino taşlarına isteyerek yada istemeden parmağınızın ucuyla dokunduğunuzu düşünün.. Yada birinin üflediğini..
Kumdan kalelerinizi yalayan suyu..
Pantolonunuzla birlikte yıkanan o çok sevdiğiniz mektubu..
Tuz koymayı unuttuğunuz pilavı, fırında fazladan yarım saat kalan keki yada..
Emek harcayıp, sevgiyle umutla beslediğiniz herhangi bir şeyin biranda yok olduğunu..

Sevgi emek istiyor. Çok emek. Çok sabır. Hani ikisi de meyve olsada elmayla armut toplanmazı öğrettiler ya bize hep okullarda. Aslında elmayla armutu topluyoruz birini sevdiğimizde. İki farklı şeyden düzgün, hoş, anlamlı bir "bir" çıkmasını umuyoruz. Kimi sefer şansımıza anlamlı bir bütün çıkıyor, kimi sefer bir hiç oluyor elimizde kalan. Bazen de anlamsız çıktılara sağından solundan, tepesinden bakıp olumlu anlamlar yüklemeye, olmayanı oldurmaya çalışıyoruz.. Çalışıyoruz ama bazen olmuyor işte.

Biten evilikler böyle bir şeyler ifade ediyor bana. Onca sevmenin, onca emeğin, onca iyi niyetin iki kişiden "bir" yapmaya yetemeyebileceğini anlatıyor... Tek başına muhteşem bir elmayla harika bir armutun biraraya geldiğindiklerinde ortaya kusursuz yada keyif veren bir bütün çıkaramayabileceğini..

Oysa ne kadar zor o armutla elmayı biraraya getirebilmek. Ve ne kadar kolay elmaya çürük, armuta tatsız diyerek dönüp sırtını yürüyüp gitmek..

Birilerinin canı çok yanıyor bu sıralar. Keşke bu kadar kolay olmasa uzun uzun yazılan satırların üzerini çizebilmek, herşeyi bir noktadan ibaret sayabilmek.

Yeni umutlar diliyorum ikisine de. Ayağa kalkıp yeniden yürümeye, hatta koşmaya yetecek derman bir de...
Ve hepimize birini her yönüyle, olduğu gibi sevebilme şansını...

Sevgiyle,
Bettra

ÖLÜ

Uzun zaman oldu uğramayalı.. Gelip birkaç iz bırakmak istedim.
Bu ara renklerim hep gri biliyorum ama seviyorum. Kasvet istiyorum :)

Daha sık görüşmek üzere,
Sevgiler...


"Sanırım gerçekten ölmüştü.. Uzun boylu karanlık gölge eğilip epeydir hareketsiz duran adamın yabancı bedenine baktı. Hiçbir hareket yoktu. Doğrulup etrafına bakındı sonra, ortamı soludu. Soğuk adamın, ne zamandır orada olduğunu merak etti.. Havada ondan hiçbir koku, renk yada sıcaklık kalmamıştı. Kalan sadece uzak yakın, büyük küçük, anlamlı anlamsız kimi taşların arasında kurcalayıp bakınca görebildiği bir karaltıydı.. Üstelik canı yanmıyordu ve anıları hatırlamak da eskisi kadar kolay değildi. Uzun zaman olmuş olmalı..."

4 Şub 2010

İMPATORLAR KLUBÜ

Akşam tesadüfen tv de "İmparatorlar Klubü" (The Emperor's Club) isimli 2002 yapımı bir film izledim. Michael Hoffman imzalı filmde Kevin Kline tatmin edici bir oyunculuk sergilenmiş. Konu bildik bir öğretmen öğrenci ilişkisi gibi başlasa da (asi öğrenci ile onu yola getirmeye çalışan idealist öğretmen) sonuç bildik olmuyor ve idealist öğretmen sonunda başarız olduğunu görüyor. Filmi zevkle izledim ve başarılı buldum. Ve sanırım en çok da filmde geçen bazı replikleri beğendim. Bir tanesi aşağıdaki gibi...

Sevgiler,
Bettra...

Gençlik; olgunlukla, cehalet; bilgelikle, hastalık; sağlıkla, sarhoşuk
ayılmayla kendine gelir ama aptallık sonsuza kadar sürer.
ARISTOFANES

30 Oca 2010

... Mi?

Benim alabildiğine uzanan, yeşil çimenlerimde uzanıyorduk.
Benim koca gövdeli ulu ve yemyeşil ağacımın gölgesinde ve yapraklarının özgün müziği eşliğinde mavi gökyüzüne dalıyorduk.
Gece oluyor, ellerimle yerleştirdiğim parlak yıldızlarımı seyrediyor,
Ayın sihirli ışığında dans ediyorduk yeşil çimlerimin üzerinde uzanırken yine.
Gökyüzünden küçük beyaz, ışıldayan noktalar atmaya başladılar sonra.
Beyazdan bir yorgan kapladı küçük bedenlerimizi.
Üşüyelim diye mi birbirimize daha çok sokulalım diye mi..?

Bettra...

24 Oca 2010

DORIAN GRAY

Kitapları okunur yapan hikayeleridir çoğu zaman. Fakat bazen de hikayeden çok, daha önce hiç karşılaşmadığınız ve belki hiçbir zaman da karşılaşamayacağınız (karşılaşmak da istemeyeceğiniz) karakterlerdir sayfaları çevirttiren. İlginç, kötü, ahlaksız ve marjinal karakterler.
1891 yılında Oscar Wilde'ın kaleminden çıkan ve yazarın tek romanı olan kitap, o yıllarda ahlaksızlığı bu kadar açık bir şekilde anlattığı için çok eleştirilmiş. Hikayenin genel akışına yön veren ancak tadı çok baskın olmayan fantastik öğeyi saymazsak ağır ve emin adımlarla ilerleyen, dönemine göre bu çok cüretkar roman Wilde'ın deyimiyle "bir ruhun hikayesi".

Ressam Basil Harward için genç ve kusursuz bir güzelliğin sahibi Dorian Gray'in resimlerini yapmak yaşamın ve tutkunun bir dışa vurumu olmuştu. Harward'ın kendinden geçercesine tutkuyla yaptığı bu adeta yaşayan portrelerinden biri, başta Dorian Gray olmak üzere pek çok kişinin hayatını değiştirdi ve hikaye işte böyle başladı: Dorian resmine baktı, "Keşke her zaman genç kalacak olan ben olsaydım da portrem yaşlansaydı" dedi.

Sıradan bir hayat yaşayan ancak fazlasıyla sıra dışı fikirlerin sahibi olan Lord Henry gerçekten korkulması gereken biriydi. Sahte mutluluklar, üzeri örtülü gizli sadakatsizlikler, yapmacık dostluklarla çevrili hayatında belki hep düşlediği ama hiçbir zaman yaşayamadığı ahlaksız hayallerini Dorain'a fısıldadı.. Ve Henry'nin tutku, heyecan ve zevk dolu elleriyle yoğrulmaya hazır bekleyen erkeklerin bile gözlerini alamayacağı kadar yakışıklı ve masum Dorian Gray, Henry'nin sözlerinden sonra başka biri olmaya başladı. Günaha ve zevke tapan, sadece haz almak için yaşayan biri.

Kitabı sadece ilginç bulduğum için bir solukta okuduktan kısa bir süre sonra dvd sine rastladım. İngiliz yönetmen Oliver Parker'ın filminde Ben Barnes, Dorian Gray'i oynuyor. Colin Firth, Lordn Henry'i canlandırmış. Performanslar gayet iyi.

Büyük, eski yapılara ve kasvetli gri tonlara aşık biri olarak filmi görsel anlamda doyurucu buldum. Öte yandan bilirsiniz bir kitaptan aldığınız tadı filmden almak çok sık rastalanan bir durum değil. Hikayeye genel olarak sadık kalınmışsa da farklı anlatımlara da yer verilmiş. Örneğin kitap dönemine göre ne kadar cüretkarsa filmde aynı cüretkarlığı günümüzde de hissettirebilmek için cinsellik ve şehvet dolu sahneler fazlasıyla yer verilmiş. Basil Harward'ın Dorian Gray'e karşı 'neredeyse' aşk olarak değerlendirebileceğimiz hayranlık dolu duyguları filmde açıkça cinselliğe dönüştürülmüş sanırım hikayeye bu tarz müdahalelerden hoşlanmıyorum. Kitabın zaman zaman yavaş olan akışı filmde fazla hızlı. Bu da roman uyarlaması filmlerin yaşadığı başlıca sıkıntılardan biri. Onca sayfanın bütün detaylarıyla iki saate sığdırılmasını beklemek çok adil olmaz elbette ama özellikle Dorian Gray'in değişiminin daha yavaş ve biraz daha detaylı işlenmesi gerektiğini düşündüm izlerken. Değişim o kadar hızlı oluyor ki Dorian tek bir sahnede başka biri olup çıkıveriyor.

Yine de zaman kaybı değil ve kitabı okuyanların filmini de izlemek isteyeceklerini düşünüyorum.
Sonsuz güzelliğin tadına varmış yakışıklı Dorian, ona neredeyse aşık Basil ve edepsiz fikirlerin babası Lord Henry size İngiliz aristokrasisinden manzaralar eşliğinde "değişik" bir tat vaad ediyor.

Sevgiler,
Bettra