30 Oca 2010

... Mi?

Benim alabildiğine uzanan, yeşil çimenlerimde uzanıyorduk.
Benim koca gövdeli ulu ve yemyeşil ağacımın gölgesinde ve yapraklarının özgün müziği eşliğinde mavi gökyüzüne dalıyorduk.
Gece oluyor, ellerimle yerleştirdiğim parlak yıldızlarımı seyrediyor,
Ayın sihirli ışığında dans ediyorduk yeşil çimlerimin üzerinde uzanırken yine.
Gökyüzünden küçük beyaz, ışıldayan noktalar atmaya başladılar sonra.
Beyazdan bir yorgan kapladı küçük bedenlerimizi.
Üşüyelim diye mi birbirimize daha çok sokulalım diye mi..?

Bettra...

24 Oca 2010

DORIAN GRAY

Kitapları okunur yapan hikayeleridir çoğu zaman. Fakat bazen de hikayeden çok, daha önce hiç karşılaşmadığınız ve belki hiçbir zaman da karşılaşamayacağınız (karşılaşmak da istemeyeceğiniz) karakterlerdir sayfaları çevirttiren. İlginç, kötü, ahlaksız ve marjinal karakterler.
1891 yılında Oscar Wilde'ın kaleminden çıkan ve yazarın tek romanı olan kitap, o yıllarda ahlaksızlığı bu kadar açık bir şekilde anlattığı için çok eleştirilmiş. Hikayenin genel akışına yön veren ancak tadı çok baskın olmayan fantastik öğeyi saymazsak ağır ve emin adımlarla ilerleyen, dönemine göre bu çok cüretkar roman Wilde'ın deyimiyle "bir ruhun hikayesi".

Ressam Basil Harward için genç ve kusursuz bir güzelliğin sahibi Dorian Gray'in resimlerini yapmak yaşamın ve tutkunun bir dışa vurumu olmuştu. Harward'ın kendinden geçercesine tutkuyla yaptığı bu adeta yaşayan portrelerinden biri, başta Dorian Gray olmak üzere pek çok kişinin hayatını değiştirdi ve hikaye işte böyle başladı: Dorian resmine baktı, "Keşke her zaman genç kalacak olan ben olsaydım da portrem yaşlansaydı" dedi.

Sıradan bir hayat yaşayan ancak fazlasıyla sıra dışı fikirlerin sahibi olan Lord Henry gerçekten korkulması gereken biriydi. Sahte mutluluklar, üzeri örtülü gizli sadakatsizlikler, yapmacık dostluklarla çevrili hayatında belki hep düşlediği ama hiçbir zaman yaşayamadığı ahlaksız hayallerini Dorain'a fısıldadı.. Ve Henry'nin tutku, heyecan ve zevk dolu elleriyle yoğrulmaya hazır bekleyen erkeklerin bile gözlerini alamayacağı kadar yakışıklı ve masum Dorian Gray, Henry'nin sözlerinden sonra başka biri olmaya başladı. Günaha ve zevke tapan, sadece haz almak için yaşayan biri.

Kitabı sadece ilginç bulduğum için bir solukta okuduktan kısa bir süre sonra dvd sine rastladım. İngiliz yönetmen Oliver Parker'ın filminde Ben Barnes, Dorian Gray'i oynuyor. Colin Firth, Lordn Henry'i canlandırmış. Performanslar gayet iyi.

Büyük, eski yapılara ve kasvetli gri tonlara aşık biri olarak filmi görsel anlamda doyurucu buldum. Öte yandan bilirsiniz bir kitaptan aldığınız tadı filmden almak çok sık rastalanan bir durum değil. Hikayeye genel olarak sadık kalınmışsa da farklı anlatımlara da yer verilmiş. Örneğin kitap dönemine göre ne kadar cüretkarsa filmde aynı cüretkarlığı günümüzde de hissettirebilmek için cinsellik ve şehvet dolu sahneler fazlasıyla yer verilmiş. Basil Harward'ın Dorian Gray'e karşı 'neredeyse' aşk olarak değerlendirebileceğimiz hayranlık dolu duyguları filmde açıkça cinselliğe dönüştürülmüş sanırım hikayeye bu tarz müdahalelerden hoşlanmıyorum. Kitabın zaman zaman yavaş olan akışı filmde fazla hızlı. Bu da roman uyarlaması filmlerin yaşadığı başlıca sıkıntılardan biri. Onca sayfanın bütün detaylarıyla iki saate sığdırılmasını beklemek çok adil olmaz elbette ama özellikle Dorian Gray'in değişiminin daha yavaş ve biraz daha detaylı işlenmesi gerektiğini düşündüm izlerken. Değişim o kadar hızlı oluyor ki Dorian tek bir sahnede başka biri olup çıkıveriyor.

Yine de zaman kaybı değil ve kitabı okuyanların filmini de izlemek isteyeceklerini düşünüyorum.
Sonsuz güzelliğin tadına varmış yakışıklı Dorian, ona neredeyse aşık Basil ve edepsiz fikirlerin babası Lord Henry size İngiliz aristokrasisinden manzaralar eşliğinde "değişik" bir tat vaad ediyor.

Sevgiler,
Bettra

22 Oca 2010

HALA YENİ, ÖYLE DEĞİL Mİ?

BİR YENİ YIL YAZISI
Kimse "her şey" değil dedim, seni de listeme ekledim.
Kurumuş dallarına aldanıp kimseyi ve hiçbir şeyi dış görünüşüne göre yargılama dedim. Yine.
Yeşillenmelerini bekledim. Sonra gölgelerinde dinlendim.
Bazen zaman bizim onu algıladığımız ölçülerde geçmez, bilirsin diye fısıldadım aynadaki aksime. Zamana teslim ettim en değerli şeylerin varlıklarını bile.
Çoğa az koyabilir, aza çok sığdırabilirim deyip sığdırdım.
Aşk rüzgar gibi gelip geçecek, gelip geçecek dedim.
Geldi geçti, geldi geçti ama hiç dinmedi.
Bildiğim ama kimi gün unuttuğum önceliklerimin altını çizdim bir kez daha kara kalemimle.
Arkalarda kalanları önlere, gereksiz öne koyduklarımı arkalara ittirdim.
Geride kalanlar yüzünden üzülmeyi ve öfkelenmeyi bırakmayı denedim.
Hala deniyorum ve hiç fena sayılmam.
Sıfatı ne olursa olsun hak etmeyeni hak etmediği bir saygıyla yaşatmayacağım dedim.
Yetmedi öldürdüm. Yaşarken ölenlerin yasını tuttum.
Yaptıklarımı ve yapmak istediklerimi listeledim umutla. Listeleri karşılatırınca hayallerimin hala satılarda beklediğini gördüm.
Bekleyen hayallerimi, gördüğüm deli rüyalarımı anlattım içi ışık dolu yüreklere. Bazen yıldız çıktı ışıklar bazen güneş. Işıklı ellerin beni rüyalarıma doğru itmesine izin verdim. İçimin kilitlerini çözdüm.
Doğru bildiklerim için kimi gün sivrilen dilimle konuşmaya, istemeden de olsa can acıtmaya devam ettim. Sonra hep aynı şeyler oldu: Haklı da olsam durum değişmedi. İsteyen sadece istediğini anladı, istediğine inandı.
2009 özetle böyle geride kaldı...

Kendim için sağlık ve huzurla korunmaya alınmış daha verimli bir yıl diliyorum.
Kalanlar için de tüm güzellikleri..
Sevgiler,
Bettra

******
Yeni yıl yazıları mutlaka aralık ayında yada yılın ilk haftası yazılmak zorunda değil öyle değil mi?
Hem hala yeni sayılır :)

18 Oca 2010

SUSMAK İSTİYORUM

Konuştukça anlaşılamıyorsa insan..
Yada yaptıkları görünmüyorsa..
Belki az geliyorsa, yetmiyorsa..
Kim bilir yaptığını sanırken aslında hiçbir şey yapamamış, hani bir arpa boyu yol katedememişse...
Ne bir şey, ne de hiçbir şey olabilmişse..
Belki de susmak gerekiyordur sadece. "Yapmak"tan vazgeçmek.
Nasıl istiyorum avazım çıktığı kadar susmayı.
Bir kimsesizliğin ve sessizliğin içinde durmayı.
Sanki şimdi hiçbir şey bu kadar iyi gelmezmiş ve bu kadar anlamlı olmazmış gibi.

Bettra...

16 Oca 2010

Aşk olmalıydı her kapıyı çalan..
Sabah yüzüme çaldığım suyun ürpertisinde,
Sokağa attığım ilk adımda beni saran serinlikte,
Aşk, ilk görüşte.
Hiç kaybolmayacak, yitip gitmeyecek ılık rüzgarın getirdiği hoş hatıralarla dolu kokuda,
Dalgalı mavi toprağın berraklığında.
Kalbimin her vuruşunda, bana her bakışında, sesinin her tonunda..
Kalabalıkta, yalnızlıklarımızda.
Acılarda ve gülüşlerde.
Aşk her yerde.
Olmalıydı..

Sevgiler,
Bettra

14 Oca 2010

Yol ayrımına geldiğinde ne yöne gider insan?
Nasıl karar verir hangi yolda yürüyeceğine ?
Bazen ne kal ne git diyen varken ama itilirken usul usul o yollardan birine
gitmek mi gerek başı dik, kalmak mı gerek soru işaretleriyle..?

Bettra...

7 Oca 2010

CEHENNEM YERİ

Cehennem içimizdedir aslında.
Doğmadan tam solumuza yerleştirir Tanrı , kor alevlerin harlanacağı kazanı.
Kapısına "Vicdan" yazar koca harflerle.
Ve yaptıklarımız için, önce bu dünyada cezalandırır bizi.
Vicdan azabıyla dağlar kararan yüreklerimizi.
Böylelikle umud eder en az doğdumuz gün kadar insan olabileceğimiz günleri.
Doğarken mühürlüdür cehenneminizin kapıları; ilk günahla, yaktığınız ilk can, yediğiniz ilk hakla çözülür mühürler.
Sorun şu ki canınızı en çok yakan ilk günahınızdır.
Bir daha yapmayacağım diye diye üfler söndürürsünüz göğsünüze dalan alevlerin kor dilini. Alevler diner bir müddet sonra.
Yeniden masum hissedip sayfaların kara lekelerini siler, izlerin üzerine basar geçersiniz.
Sonra başka bir günahla yeniden ışık alır cehennemin kırmızı duvarları.
Gitgide büyür alevler, dumana boğar ciğerlerinizi de soluk almak keskin bıçaklar gibi acıtır boğazınızı.
Aldığınız her solukla harlanan alevler arasında ezilir kalbiniz.
Çürürsünüz.
Sonra .. sonra ..
Yine bir can yakıcı solukla dha üfler yine söndürürsünüz yangın yeri kalbinizi.
Vicdanın azabı diner.
Ve bir başka günah, bir yenisi daha derken cehennem olur ruhunuzun doğal atmosferi.
Görmezsiniz, bilmez, fark edemezsiniz dün kimdiniz, bugün kim?

Can yakmaz ilk günahtan sonrakiler.
Kalp kararır, vicdan ölür.
Geriye kara kara ruhlarla dolmuş bedenler kalır.

Bettra

NEFRET

Nefret kötü bir duygudur. Sizi üzer, yıpratır ve kör eder. Yada belki de sadece kötü olanı görmenizi sağlar demeliydim... Öyle bir körlük içindeyim bugün. İyi olanları göremiyorum. Görmek bir yana öyle bir öfke var içimde iyi olan hiçbir şeyi hatırlayamıyorum bile. Her yer simsiyah.
"En" ön ekinden pek hazzetmeyen biri olarak, hayatta en nefret ettiğim iki şey diye bir cümle kuruyorum:
1. Aptal yerine konmak
2. Hak yenmesi

Çığlık çığlığa kaçmak istiyorum şimdi bu yerden. "Bu yaptığınız hak mı şimdi? Madem öyle benden pes!" diyerek kapıyı vurup çıkmak istiyorum. Hadi kalın bensiz de bakın bakalım nasıl oluyormuş demek istiyorum. Yüzme gülen, sen harikasın, iyisin, hoşsun diyerek bildiğini okuyup beni kullanmaya devam eden, haksız muamelerle adam kayıran, üzerime bir dünya yıkıp sen kalkarsın altından diyen ama elini uzatmayan, yaptığım onca şeyi, emeği bir kalemde çizip geçen herkesin suratına bütün bunları kusup arkamı dönüp gitmek istiyorum bu yerden!

Bugün yapamıyorum ama siz bu yaptıklarınızla elime geçen ilk fırsatta bunu yapmam için bana her gün başka bir neden sunuyorsunuz. Ben de o nedenleri sonuçsuz bırakmayacağım. Ben de bensem artık aptal, yufka yürekli olmayacağım!

Bettra

1 Oca 2010

AVATAR

Yeni yılın bu ilk yazısı çok anlam ifade etmeyecek biliyorum ama yazasım var.
Gösterime girdiğinden bu yana Tazi'yle tam üç kez izleme girişiminde bulunduğumuz ancak bir türlü başaramadığımız James Cameron'un Avatar'ını merak etmekten çok yoruldum. Filmi iz le ye mi yo rum! Deniyorum, gerçekten.. Ama olmuyor! Sanırım 2009 yılın son üç - dört ayında yaşadığım baş döndürücü yoğunluk zihinsel devrelerimde bir durgunluk yarattı. Ve bu durgunluk iş dışında mantıklı şeyler yaşamama engel oluyor. Bütün enerjimi işe verip kalan posamla ancak hayatta kalmayı başarabiliyorum. Ye, iç ve uyu. Ha pardon bir de izleyebildiklerini izle okuyabildiklerini oku ki ruhsal pencerelerinden içeri azıcık oksijen girsin!
Avatar'ı da bu yüzden izlemek istiyor-dum- işte! Biraz nefes almak ve Allah'ın bahşettiği yeteneği kullanabilme yeteneğine sahip birinin daha neler yapabildiğini görebilmek için.
Ama her üç seferde de önümüzdeki son iki seans doluydu. Sanırım bilgi dağarcığımda bu kadar büyük ve uzun süreli bir ilgiyle karşılaşan başka bir film yok. Film gösterime gireli tam 2 hafta oldu ve bugün 18:00de İstinye Cinebonus'ta ve Astoria'da 21:30 dahil her ki seans da yine doluydu. Bir önceki sefer gittiğimizde, perde ile burun burna izleyebileceğimiz koltukları saymazsak yine yer yoktu. Filmin gösterime girdiği ikinci gün olan 19 Aralık Cumartesi günü karşılaştığımız salon durumunden sanırım söz etmek istemiyorum.
Şimdi, aklıma takılan çok mantıklı bir soru soruyorum: Neden ilk sefer yaşadığımız ama beklediğimiz hüsrandan sonra " Eh nasıl olsa artık yer buluruz" temalı kendinden ve izleyiciden emin cümleler kurmak yerine rezervasyon yaptırmak gibi kolay ve emin bir yolu seçmiyoruz? Bilmiyorum! Aklım neredeydi bilmiyorum! Bir enteresan mıyız bilmiyorum! Ofisteki hayatımın beni bu kadar tüketmesine neden izin veriyorum bunu da bilmiyorum. Tek bildiğim kendimi bir kısır döngünün içine düşmüş gibi hissediyorum ve bu durum canımı sıkıyor! Cameron'un hayal dünyasında neler yaratıp bunu dünyaya nasıl gösterdiğini ben de görmek istiyor-dum- hepsi bu. Ama bu kadar başarız deneme sanırım hevesimi kırdı. Ha yine denemez miyim? Şüphesiz denerim! Fakat artık gideceğim salonda filmi sağlıklı bir şekilde izleyebilmemize yetecek, bize ayrılmış iki adet koltuk olduğundan emin olmadan sanırım şurdan şuraya adımımı atmam!
Ne filmmiş yahu?! Hepiniz izlediniz bir ben kaldım değil mi? :(

Not: Haftalardır aklımda sevimsiz 2009'dan kurtuluşumuzun şerefine 2010'a atfedilmiş umut dolu yazılar var. Ama işten kalan posamla bunları toparlayıp yazmak ne yazık ki mümkün olmadı. Olsun yine de bu sıralar belki bir kaç beklenti bir kaç ne yaptım ne yapmadım ne yapamadım neleri yapmaktan kaçtım yazısı yazarım ;)

"Zaman ne çabuk geçiyor" cümlesi yeryüzünde tüm ırkların kullandığı evrensel bir doğru olarak kabul edilmeli bence! Bakın yılın ik gününü bitirdik bile. 31 Aralık 2010 geldiğinde "Daha dün 2010'un gelişini kutlamıştık yahu!" diye başlayan milyonlarca konuşma olacak değil mi?

Kalan zamanlarınızı layık olduğunuz ve düşlediğiniz gibi yaşayabilmenizi dilerim.
Mutlu Yıllar :)
Sevgiyle,
Bettra...