8 Nis 2010

ANGEL, V

"Ah ismimi biliyor! Ve bunu ancak ikinci kez tekrar ettiğinde algılayabiliyorum ! Gerçekten tanışıyor muyuz yoksa ben bu salak halimle tehlikenin farkına varmamak için direniyor muyum?" beyninin içinde hızlanan fırtınada uçuşan düşüncelerden biriydi..

Alexander mesafeli kalmaya çalışarak daracık yolda az önce yaptığı gibi görülemeyecek bir hızla Truli'nin yanından geçip evinin önünde durdu. Arkasında bıraktığı rüzgar hafifçe Truli'nin saçlarını okşadı ve harika kokuyordu.
"Benimle biraz yürür müsün Truli? Sana anlatmak istediğim şeyler var."

Truli bir kez daha olduğu yerde kaldı. Bütün varlığıyla ona doğru gitmek istiyor ama kalan son mantık kırıntıları nedeniyle hareket edemiyordu. "Hayatım boyunca gördüğüm en kusursuz yaratığı tanıyor gibiyim fakat onunla ilgili başka hiçbir şey hatırlayamıyorum. Öte yandan o muhteşem insan, benim ismimi hatırlıyor. Dahası benimle konuşmak istediğini söylüyor". Alexander (Ona gerçek ismiyle hitap etmeyi daha çok sevmişti) ondan oldukça uzundu. Truli ancak göğsüne kadar gelebiliyordu. Koyu renk kısa saçları ve bu karanlıkta ne renk olduklarına emin olamadığı simsiyah görünen parlak gözleri vardı. O parlak kara gözler gökyüzünde birer yıldız olabilir, diye düşündü. Oldukça da harika bir vücudu var gibiydi. "Sanırım harika olmayan bir yanı yok". Ve burada bu adam en fazla otuz olabilirdi. Oysa teyzesi ve komşularının anlattıklarına göre Angel çok uzun senelerdir Ölü Orman'daydı ve bahsedilen kişinin otuz yaşında olması mümkün değildi.
"Truli?"

Alexander'ın melodik sesiyle düşüncelerinden uyandı. Hiçbir karara varamadığı için düşünmeyi bırakıp içinden geldiği gibi yaptı, yürümeye başladı. Ona doğru attığı her adım ağır çekimde çekilmiş bir sahne gibiydi, asla yeterince hızlı değil. Aklından geçenleri duyabilecekmiş gibi utanarak yüzüne bakmamaya çalışıyordu. Açıkçası aklı başında kalsın istiyorsa ona bakmaması çok daha doğru olurdu. Yerine karşısında duran ışıl ışıl eve baktı.
"Eviniz çok güzel görünüyor" diyebildi sesinin elinden geldiğince normal çıkmasına çalışarak.

"Teşekkürler. Ben de çok seviyorum. Ailemden kalan en değerli şey"

Ailenize ne oldu, diye sormak istedi ama ileri gitmiş olmaktan çekinerek evi hayran gözlerle incelemeye devam etti. Bu kesinlikle bir dağ eviydi. Ve ormana çok yakışıyordu. Girişteki koca verandasında iki sandalye ve bir de masa vardı. Ancak o zaman kendi müziğini yapan rüzgar çanını fark edebildi. Rüzgar çanını çok severdi. Sonra ormana ilk girdiğinde burnuna gelen harika deniz kokusunu bir kez daha aldı. Tam buraya yakın bir yerde deniz falan mı var diye soracakken Alexander:

"Ailem uzun zaman önce taşındı. Ve artık oldukça uzakta yaşıyorlar".
Neden aklımda sorduğum her sorunun cevabını veriyor? Telepati mi yapıyor?, Truli anlamaya çalışarak ve biraz da etkilenmekten çekinerek Alexander'a baktı. Bu kez o bakışlarını kaçırmıştı.
"Haydi yürüyelim"

Çalılıkların arkasına gizlenmiş bu yer Truli'nin bundan önce geçtiği yerler gibi değildi. Yine sakin ve oldukça sessizdi ama geçtiği o dar sevimsiz yoldan sonra daha çok küçük bir cennete benzediğini söyleyebilirdi. Evden artık epeyce uzaklaştıklarında henüz hiçbir şey konuşmamışlardı. Ama sessizliğin huzur veren bir yanı vardı. Sessizlik Alexander'ın kelimeleriyle dağıldı:

"Truli bu sana garip gelecek ama beni hatırlamaya çalışmanı istiyorum. Buradan gitmeden önce hatırlamanı istiyorum"

"Gitmek mi?

"Evet sen şehre taşınmadan önce"

"Bakın ismimi, taşınmak üzere olduumu ve sanırım benimle ilgili başka şeyleri de biliyorsunuz. Ve ben şuanda bunları nasıl olup da bildiğiniz hakkında bir fikir sahibi olmadığım için açıkçası biraz korkuyorum."

Hah, sonunda uzun ve düzgün bir cümle kurabilmişti. Ama yine de "korkuyorum" dediği için pişman oldu.

"Yani bu beni biraz endişelendiriyor. Sizi nereden tanıyorum? Yada siz beni.."
"Ormanda yaptığımız pikniği hatırlıyor musun? Hani senin gece olduğu için önce gitmek istemediğin ama sonra çok sevdiğin pikniği.. Ben o akşam sana.. sana benim için ne kadar özel biri olduğunu anlatmaya çalışmış ve bir soru sormuştum.. Ve o kadar sarhoş olmuştun ki yeni açtığımız şarabı bardağına doldurmayı bir türlü başaramamıştın. Çok gülmüştük.. "

Alexander bunları anlatırken anılarını tekrar yaşıyor gibiydi, orada değildi..

"Bir keresinde kıştı ve yağmur bardaktan boşalırcasına yapıyordu. Verandada oturup yağmuru dinlemek yerine şehre gitmek istemiştin. Francis Ford Cappola'nın aslında kötü olan Dracula uyarlamasını izlemek istiyordun. Bütün sızlanmalarıma karşın seni vazgeçirememiştim ve sırılsıklam bir şekilde filmi izlemiştik..?"

"Demek senin için özelim? Bu mümkün değil! Böyle bir yaratık bana onun için özel olduğumu söyleseydi değil bu dünyada varsa öbür dünyada bile bunu asla unutmazdım!", diye söylendi içinden.. Sonra buğu kaplı bir camın yavaş yavaş temizlenip camın arka tarafında ne olduğunu göstermesi gibi usul usul aklına gelen anıları fark etti.. Açık yeşil piknik örtüsünü ve hayatında içtiği yada içtiğini sandığı en muhteşem şarabın tadını anımsadı. Gözlerini kapatıp o ana geri dönmeye çalıştı. Alexander'ı uzun saçlarını okşarken gördü. Saçlarım uzunken ne kadar harika.. Ama bütün bunlar çok uzak hatıralardı. Aslında hayır bunlar bir hatıra değil sadece rüyaydı..
Rüya!? Birden her şey saçma, garip, korkutucu bir şekilde kendi anlamını kazanmaya başlamıştı ve buna mantıklı bir açıklama yapabilmek o kadar kolay değildi. "Hayır hiç kolay değil! Burada neler oluyor?"

"Alexander?"
"Evet küçük deniz kızı?"
Truli yutkundu. Neden O'nun gibi konuşuyordu ki? Bana sadece babam ve O küçük deniz kızı derdi. Bu nasıl olur? O bu kasabaya teyzesinin yanına taşındığından beri hep rüyasında gördüğü, hiç bir zaman tanışmadığı halde her zaman tanıdığı, bir şekilde hep yanında hissettiği adamdı. O hayali sevgilisiydi. O gerçek olamayacak kadar harika olan her şeydi. Peki nasıl olmuştu da onu bu kadar iyi tanır bilirken ve -severken- onu unutabilmişti? "Beni hatılamanı istiyorum" dediğindeyse hatırlamak nasıl bu kadar kolay olmuştu? Rüyalarında da olsa onu hep görürdü. Bu harika siyah saçları, kömür karası gözleri en az kendininkiler kadar iyi tanıyordu. Sol kaşının üzerindeki yara izine defalarca dokunduğunu anımsadı.. Acaba şuanda yatağında yatıyor ve bu kez yine onunla ama farklı bir rüya görüyor olabilir miydi? Olmalıydı çünkü başka bir açıklama bulamıyordu.. Anlam vermeye çalışan gözleriyle Alexander'a baktı ve:

"Gerçek olamaz" diyebildi. "Sen sadece bir rüyasın."

"Keşke öyle olsaydım. O zaman her şey daha kolay olurdu"
Bettra

7 Nis 2010

ANGEL, IV

"Başka kim olabilir ki?" diye mırıldandı hipnotinize olmuş insanlar gibi tek bir saniye bile gözünü ayırmadan eve bakmayı sürdürürken.
"Bu sakinliğimden gerçekten nefret ediyorum. Akıl sağlığı yerinde olan birinin, kimse kim, diyerek buradan uzaklaşması gerekmez mi? Ama hayır benim kalıp görmem gerekiyor. Çünkü başım henüz yeteri kadar dertte değil. Ve eğer bütün bunları yapan başka biri olsaydı suratına koca bir şamar atıp onu kendine getirmek benim için büyük bir zevk olurdu doğrusu"
Truli kendi kendine kızmaya devam ederken ve içinde bir yerlerde aynı anda hem tarif edemediği bir endişeyi ve hemde korkmasına gerek olmadığını fısıldayan düşüncelerin hangisini dinlemesi gerektiğine karar veremezken evin kapısının ağır ağır açıldığını sandı. Şaşkınlık içinde birkaç adım daha ilerlemesi de bundan sonra oldu. Yaklaştıkça hiçbir şey sanmadığını kapının gerekten açık olduğunu gördü.

"Neden kimse yok?" ..

Kalp atışlarını büyük orkestralarda ki koca davullar gibi güm güm sesleriyle kulaklarında duyarken nefes almak çok zordu. Ve birden buz gibi olduğunu hissetti. İçi titrerken kollarını kendine sardı. "Belki de sadece dünyadaki varlığım bu salak merakım yüzünden buraya kadar olur ve hep birlikte kendimden kurtulmuş oluruz" diyerek olanlara hızlıca mantıklı ve şuanda ihtiyaç duyduğu gibi iyimser bir açıklama getirmeye çalışıyordu:

"Pekala yokuşun dibinde benden başka biri vardı. Bana tuhaf bir şekilde de olsa yardım etmeye çalışan biri. Bu kasabada tanıdığım herkes Ölü Orman'da sadece Angel'ın yaşadığını söylemiyor mu? Anlatılanlar doğruysa bana yardım eden de Angel olmalı. Yani belki de insanların düşündüğü kadar kötü biri değildir. Belki de bir ucube yada ona benzer bir yaratıktır ve insanlar ondan bu yüzden korku..."

Kapı ardına kadar açıldığında Truli nasıl olduğunu göremeden ve anlayamadan bir gölge çok büyük bir hızla (gerçekten çok büyük hızla!) kapıdan çıktı ve ve sadece birkaç adım ötesinde durdu. "Muhtemelen bu geç ve salakça bir kaçma zamanı" diyerek Truli yarasından, yorgunluktan ve heyecandan artık onu taşımakta hiç de hevesli olmayan bacaklarını zorlayıp elinden geldiği kadar hızlı bir şekilde arkasını döndü ve koşmaya başladı. Birinin ona "Lütfen gitme" diye seslendiğini duyduğunda koşmaya devam ederken başını çevirip arkasına baktı ama kimseyi göremedi. Yavaşlayıp durdu. Evet kimse yoktu. Az önce gördüğüm sadece bir hayal miydi peki, derken aynı sesi bu kez çok daha yakınında duydu:

"Merhaba"

Truli korkuyla olduğu yerde sıçrayarak önüne döndüğünde onu gördü. Çok kısa biran için gözlerine baktığında onun eskiden tanıdığı biri olduğuna yemin edebilirdi ama kim olduğunu yada onu ne zaman nerede tanıdığını hatırlayamayacağı kadar eskiydi bu tanışıklık. "İnsan.. insan bu kadar muhteşem birini nasıl hatırlayamaz", diye düşündü bakışları elinde olmadan hayranlığa dönüşürken. Ses tekrar:

"Merhaba" dedi.

Ama Truli kafasında onlarca kelime fırtınaya tutulmuş yapraklar gibi savrulurken içleriden bir tanesini alıp seslendiremiyordu. Dili tutulmuş gibiydi. Zaman durmuş, Truli karşısında bu adamla fırtınanın ortasında küçük bir hortum olmuş hızla dönüyordu. Ve hortumdan kim çıkabilirdi ki? Taki fırtına dinene ve hortum kendi isteğiyle gidene kadar.. Adam bakışlarını kaçırdı ve Truli sonunda bütün gücüyle konsantrasyonunu toparlayıp fısıltıyla :

"Merhaba" diyebildi.

"Ben korkuttuysam özür dilerim. Niyetim bu değildi"

Truli korkmaktan daha çok hızla geri dönen fırtınaya birkez daha kapılmıştı. Gözlerine, yüzüne bakıp büyülenmemek yada ahenkli sesini duyup mantıklı bir şeyler düşünebilmek çok zordu.

"Ve ben Alexander, Truli. Sanırım beni arıyordun"..

"Alexander mı? Alexander mı dedi? Peki ya Angel?

Alexander aklından geçenleri okumuş gibi:

"Yada senin bildiğin haliyle: Angel"

"İnsanlar çıldırmış olmalı. Senden nasıl yada neden bu kadar korkuyorlar ki?"
diye sorduğunda sonunda düşüncelerinden birini seslendirebilmişti ama bu kez de o kadar aptal ve yanlış bir şey söylemişti ki o anda gerçekten ölmeyi diledi.

"Belki kendilerine göre geçerli nedenleri vardır Truli"

Bettra

6 Nis 2010

ANGEL, III

Bacağındaki acıyla gözlerini açtığında nerede olduğunu hatırlaması biraz zaman aldı. Gözlerini kırpıştırıp etrafına bakındı ama etraf herhangi birşey görebilmek için hala çok karanklıktı. O kadar yumuşaktı ki biran için yatağında uyandığını sanmıştı.. "Yumuşak mı?" Doğrulup başının altında duran şeye dokundu.. Bu bir yastık, dedi kendisinin bile duyamayacağı kadar kısık bir sesle. Ve üzerindeki örtü.. "Neler oluyor?"
Gözleri karanlığa alışmaya başladığında yavaş ve aksak hareketlerle ayağa kalkıp artık yukarıdan baktığından daha dik ve uzun görünen yamaca baktı. Düşerken bacağını incitmişti ve durumun vahim olduğunu düşünmese de yukarı çıkamayacak kadar kötü olduğunun farkındaydı. Bu yolu kullanarak buradan çıkması imkansız gibi görünüyordu. Kısık, görmeye çalışan gözlerle yastığa, örtüye ve önünde bir koridor gibi uzanan dar yola baktı. Ben burada kendimden geçmiş bir halde yatarken biri yanıma gelip başımın altına bir yastık (!) koydu ve üzerimi örttü, diye düşünerek neler olduğunu anlamaya çalışıyordu . Yani burada insanlar var. Benden başka birileri yada biri.. İyi ama beni neden uyandırmadı? Yada neden, buradan çıkmama yardım etmedi? Birden bu çukurda, karanlığın ve böyle kötü ünlü bir yerin ortasında, ne kadar olduğunu bilmediği bir süredir kendinden geçmiş bir halde kaldığını düşünüp ürperdi.
"Ve bu durumun aklıma ancak şu anda gelmesi ve her şey normalmiş gibi sakin kalabilmem düşmeyle birlikte akıl sağlığımın da bozulduğunu gösteriyor olmalı !"
Yine de yanıma gelen her kimse kötü niyetli biri olsaydı başımın altına yastık koyup üzerimi örtmezdi heralde, dedi mantığına karşı kendini savunarak.
"Yine de bu çok.. çok saçma?"
"Ve ahh teyzem! Çıldırmış olmalı"

Hava artık yukarıda da kararmıştı ve saatin kaç olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Kolunda saatinin ve yanında cep telefonunun olmaması içinde bulunduğu duruma yakışacak kadar feciydi. Biran kendini başının üzerinde bir yağmur bulutuyla gezen ve nereye gitse ıslanan bir çizgi film karakterine benzetti. Yüzünde şaşkın ve biraz da ürkek bir ifadeyle ormanın ortasında sırılsıklam kalmış küçük bir kız karakter..
"Ama iyi tarafından bak Truli, seni aramaya çıkmış olmalılar. Teyzemin ayakkabılarımı görmemesi mümkün değil, ormanda olduğumu anlayacaktır."

Bildiği tek çıkış yolu onu buraya getiren yokuş olduğuna göre kalan seçenek önünde devam eden loş koridordu. Derin bir nefes alıp yürümeye başladı. Bu daracık yolda kurumuş olduklarını sandığı, dikenli çalılar bir adımında ince kollarını sıyırmasa diğerinde mutlaka canını acıtıyordu. Çalıları, kollarını uzatıp sivri tırnaklı elleriyle onu tutmaya çalışan kötü yaratıklar gibi düşünmek, Ölü Orman'ın karanlık arka sokakları sayılabilecek bu yolda hayal kurmak ne kadar kolaydı.. Önünü görmeye çalışırak yürüken ayın yükseldiğini ve görüşünün biraz öncesine göre daha iyi olduğunu fark etti. Peki neden tek bir çıt bile çıkmıyordu ki? Belki baykuşlar, kurtlar ne bileyim orman canlıları işte.. "Hu huu kimse yok mu?" diye seslendi kimsenin duyamayacağı kadar alçak sesiyle ve ardından "sanırım çıldırıyorum" diye iç geçirerek. Gerçi bu belki de iyi bir şeydi. Sakin kalmaya çalışırken, ki tuhaf bir şekilde bunun için o kadar çaba harcamasına gerek kalmamıştı, bir de etrafında ne olduğunu kestiremeyeceği sesler duyması daha çok korkmasına neden olabilirdi.. "Korkmalıyım öyle değil mi?"

Truli ona oldukça uzun gelen bir süre boyunca yola devam etti. Yol kıvrılıyor, sağa sola dönüyor ama dar aralığı hiç değişmiyordu. Artık bir labirentin içinde olduğunu düşünürken hayal gücünün yine kendine bir oyun oynadığını sandı. Yol ilerde genişliyor gibiydi ve dahası oldukça ihtişamlı, bütün ışıkları yanan ışıl ışıl bir ev mucizevi bir şekilde tam karşısında duruyordu.
"Sonunda bir yaşam belirtisi!" Ama bu bir anlık sevincin ardından "Ölü Orman'ın içinde birileri mi yaşıyor yani?" diye sordu kendine.. Olduğu yerde daha fazla yaklaşmadan eve baktı.
Ve saçma sorusunun cevabını buldu: Angel ...

2 Nis 2010

ANGEL, II

İşte şimdi ayakkabılarını evin çitlerinin yanında bıraktığı için gerçekten pişmandı. Bildik yürüyüşlerini hiçbir zaman ayakkabılarıyla yapmazdı ki. Ama bu bildik bir yürüyüş değildi. Evinden bu kadar uzakta ve tam olarak nasıl bir yerde olduğunu bilmezken bunun için endişelenmeye başlamıştı. Şimdi geri dönse eve varana kadar hava yine de kararmış olacaktı. Ve bu hiç iyi bir şey değildi, hem de hiç! Teyzesi endişelenecek, arkadaşlarına onu soracaktı ama daha da kötüsü Truli ormanda bu saatlere kadar ilk kez kalıyordu. "Buraya sadece merak ettiğim için mi geldim yoksa gerçekten korkunç bir şeyler olduğuna ben de inanıyor muyum? Ah harika! Kapının önünde dururken içeri girmek için can atıyordum şimdi de çıkmak için! Küçük bir çocuk gibi korkmak tam da senin gibi sert kızlar için!" diye kendi kendine söylenmeye başladı." İçeriye doğru devam ederken arkasına dönüp, geçip geldiği kapının ötesindeki yeşil ormana baktı. Böylece bir parça güvende hissetmeye çalışarak yine de puslu yolda ilerlemeyi sürdürdü. Az önce itiraf ettiği gibi korkuyordu ve bunun yersiz bir korku olduğunu kendine ispatlaması gerekiyordu. Yine de içinde anlam veremediği bir his vardı. Sanki buraya başka bir şey için gemişti. Henüz bilmediği ve onu asıl korkutan şey için..
Şimdi tek duyabildiği hiç bitmeyen bir şarkıyı yüksek sesle söyler gibi hışırdayan ağaçlardı. Belki on, belki on beş dakika boyunca yoldan ayrılmadan tedirgin adımlarını atmaya devam etti. "Tanrım burada anormal hiçbir şey yok. Sadece hayal ürünü hikayeler yüzünden kendi başına bırakılmış bir orman". Ölü Orman, kendi başına bırakılmış demek için en azından şimdilik fazla düzgün ve sorunsuz görünüyordu ama Truli bunu anladığında artık yokuşun başında duruyordu.
Yol birkaç adım sonra birden bire dik bir yamacın önüne gelmişti. Buradakilere hiç benzemeyen otların arasından dar ve dik bir patika aşağı doğru ilerliyordu. Truli yamacın başında biraz eğilerek ileriyi görmeye çalıştı ama güneş aşağıda çoktan batmış gibiydi. Tek görebildiği karanlık oldu.

Dizleri artık onu taşımakta kararsız gibiydi. Onlara boyun eğip biraz soluklanmak için yokuşun başında yere çöktü. Rahatsız bir pozisyon olduğunu düşünüp ayaklarını aşağı sarkıtarak oturdu. Burada kalamazdı, kalmamalıydı. "Neden kendime kalmamam gerektiğini söyleyip duruyorum. Tabiki döneceğim" dedi kızgınlık ve korku arasında bir hisle. Daha ilerisini görmek istediğini de sanmıyordu. Birilerinin onu duymasından çekinerek ve kendini ikna etmeye çalışır gibi "Muhtemelen çalı çırpı ve orman yaratıklarından başka bir şey yok. Geri dönmeliyim" diyerek hızla ayağa kalkmaya çalışırken uzun oduncu gömleğinin eteğine basarak dengesini kaybetti ve yokuştan aşağı yuvarlandı. Yokuşun sonunda durduğunda fırıldak gibi dönen başını iki elinin arasına alıp panikle kalkmaya çalıştı ama çabalamasıyla tekrar yere düşmesi bir oldu.

"Çok karanlık"..
 

Bettra
 
 

1 Nis 2010

"ANGEL", I

Büyük kapıdan içeri girdiğinde gördüğü muhteşem manzara karşısında sessizce yutkunup durdu. Ormanın orta yerinde gerçekten anlatılanlar gibi bir kapı vardı. Ardına kadar açık, demir bir kapı.. Öğleden sonra yürüyüşe çıktığında eve paralel uzanan bildik yolda her zamanki yürüyüşlerinden birini yapmayı düşünüyordu. Ve nasıl olduğunu anlamadan kendini burada bulmuştu. Neyin teyzesinin onu sürekli uyardığı kadar korkunç olabileceğini düşünerek yavaş hareketlerle etrafını inceledi.. Evet biraz korkuyordu fakat bu olmaması gereken bir yerde olduğu ve Ölü Orman'la ilgili bir sürü saçma şey duyduğu içindi. Korkunç bir şeyler gördüğü için değil. Çıplak ayaklarının altındaki toprağı hissetti. Manzara nasıl olmuştu da birden bu kadar değişebilmişti? Dönüp hemen arkasında kasabaya doğru devam eden ormana baktı. Aynı ağaçlar, aynı toprak ve aynı orman. En azından öyle görünüyordu.. Şey bu puslu ve nemli ortam dışında.. Sanki bir şeyler farklı yada eksik diye düşünürken tüm patika boyunca mutlu cıvıltılarını dinlediği kuşları artık duymadığını fark etti. Duyduğu tek şey rüzgarla dile gelen ve daha önce hiç bu kadar büyük ve güzellerini görmediğini bildiği ağaçlardı. Rüzgar..? Bugün hava son derece açık ve sıcak değil miydi? Kim bilir belki değişiyordur ve yağmur yağar..

İki yanında, sanki sonsuza kadar uzanan koca ağaçlar rüzgarla birlikte şarkı söyleyip dans ediyor gibiydi. Acaba kaç yüz yıldır buradalar dedi kendi kendine.. Onlar burada neyin korkunç olduğunu yada olmadığını herkesten daha iyi biliyor olmalılar.. Yaprakların rüzgarda çıkardığı ona huzur veren sesi daha iyi duyabilmek için gözlerini kapattı. Ama bu beklediği kadar huzurlu olmadı ve birden az sonra hava karardığında şimdiki kadar güzel olmayacaklarını düşündü..

Burası O'na benziyordu. Yada en azından hep dinlediği hikayedeki adam içindi. Teyzesinin yaşadığı küçük kasabaya taşındığından beri Ölü Orman ve sahibi Angel (Bu arada bu ne tezattı böyle: Angel ?!) hakkında aynı şeyleri o kadar çok dinlemişti ki hayalinde canlandırması hiç zor olmamıştı. Eski ama yeni, normal ama bir şekilde tuhaf, hem huzurlu hem de ürperti veren iyi mi kötü mü karar vermesi zor bu yer, evet tıpkı sahibi gibiydi..

Kapının hemen altında, uzun toprak yolun başında beklerken hem kasvetli hem de aynı oranda çekici, sonu görünmeyen bu yola devam edip etmemek arasında gidip geliyordu. Aslında bunu deli gibi istiyordu. Biraz meraktan ve biraz da kendine orada onu kötü bir şeyin beklemediğini kanıtlamak için. Derin çektiği nefes ciğelerine ormanın ortasında denizin kokusunu getirdi ve korkarak ikinci adımını attı.

Bettra...