8 Nis 2010

ANGEL, V

"Ah ismimi biliyor! Ve bunu ancak ikinci kez tekrar ettiğinde algılayabiliyorum ! Gerçekten tanışıyor muyuz yoksa ben bu salak halimle tehlikenin farkına varmamak için direniyor muyum?" beyninin içinde hızlanan fırtınada uçuşan düşüncelerden biriydi..

Alexander mesafeli kalmaya çalışarak daracık yolda az önce yaptığı gibi görülemeyecek bir hızla Truli'nin yanından geçip evinin önünde durdu. Arkasında bıraktığı rüzgar hafifçe Truli'nin saçlarını okşadı ve harika kokuyordu.
"Benimle biraz yürür müsün Truli? Sana anlatmak istediğim şeyler var."

Truli bir kez daha olduğu yerde kaldı. Bütün varlığıyla ona doğru gitmek istiyor ama kalan son mantık kırıntıları nedeniyle hareket edemiyordu. "Hayatım boyunca gördüğüm en kusursuz yaratığı tanıyor gibiyim fakat onunla ilgili başka hiçbir şey hatırlayamıyorum. Öte yandan o muhteşem insan, benim ismimi hatırlıyor. Dahası benimle konuşmak istediğini söylüyor". Alexander (Ona gerçek ismiyle hitap etmeyi daha çok sevmişti) ondan oldukça uzundu. Truli ancak göğsüne kadar gelebiliyordu. Koyu renk kısa saçları ve bu karanlıkta ne renk olduklarına emin olamadığı simsiyah görünen parlak gözleri vardı. O parlak kara gözler gökyüzünde birer yıldız olabilir, diye düşündü. Oldukça da harika bir vücudu var gibiydi. "Sanırım harika olmayan bir yanı yok". Ve burada bu adam en fazla otuz olabilirdi. Oysa teyzesi ve komşularının anlattıklarına göre Angel çok uzun senelerdir Ölü Orman'daydı ve bahsedilen kişinin otuz yaşında olması mümkün değildi.
"Truli?"

Alexander'ın melodik sesiyle düşüncelerinden uyandı. Hiçbir karara varamadığı için düşünmeyi bırakıp içinden geldiği gibi yaptı, yürümeye başladı. Ona doğru attığı her adım ağır çekimde çekilmiş bir sahne gibiydi, asla yeterince hızlı değil. Aklından geçenleri duyabilecekmiş gibi utanarak yüzüne bakmamaya çalışıyordu. Açıkçası aklı başında kalsın istiyorsa ona bakmaması çok daha doğru olurdu. Yerine karşısında duran ışıl ışıl eve baktı.
"Eviniz çok güzel görünüyor" diyebildi sesinin elinden geldiğince normal çıkmasına çalışarak.

"Teşekkürler. Ben de çok seviyorum. Ailemden kalan en değerli şey"

Ailenize ne oldu, diye sormak istedi ama ileri gitmiş olmaktan çekinerek evi hayran gözlerle incelemeye devam etti. Bu kesinlikle bir dağ eviydi. Ve ormana çok yakışıyordu. Girişteki koca verandasında iki sandalye ve bir de masa vardı. Ancak o zaman kendi müziğini yapan rüzgar çanını fark edebildi. Rüzgar çanını çok severdi. Sonra ormana ilk girdiğinde burnuna gelen harika deniz kokusunu bir kez daha aldı. Tam buraya yakın bir yerde deniz falan mı var diye soracakken Alexander:

"Ailem uzun zaman önce taşındı. Ve artık oldukça uzakta yaşıyorlar".
Neden aklımda sorduğum her sorunun cevabını veriyor? Telepati mi yapıyor?, Truli anlamaya çalışarak ve biraz da etkilenmekten çekinerek Alexander'a baktı. Bu kez o bakışlarını kaçırmıştı.
"Haydi yürüyelim"

Çalılıkların arkasına gizlenmiş bu yer Truli'nin bundan önce geçtiği yerler gibi değildi. Yine sakin ve oldukça sessizdi ama geçtiği o dar sevimsiz yoldan sonra daha çok küçük bir cennete benzediğini söyleyebilirdi. Evden artık epeyce uzaklaştıklarında henüz hiçbir şey konuşmamışlardı. Ama sessizliğin huzur veren bir yanı vardı. Sessizlik Alexander'ın kelimeleriyle dağıldı:

"Truli bu sana garip gelecek ama beni hatırlamaya çalışmanı istiyorum. Buradan gitmeden önce hatırlamanı istiyorum"

"Gitmek mi?

"Evet sen şehre taşınmadan önce"

"Bakın ismimi, taşınmak üzere olduumu ve sanırım benimle ilgili başka şeyleri de biliyorsunuz. Ve ben şuanda bunları nasıl olup da bildiğiniz hakkında bir fikir sahibi olmadığım için açıkçası biraz korkuyorum."

Hah, sonunda uzun ve düzgün bir cümle kurabilmişti. Ama yine de "korkuyorum" dediği için pişman oldu.

"Yani bu beni biraz endişelendiriyor. Sizi nereden tanıyorum? Yada siz beni.."
"Ormanda yaptığımız pikniği hatırlıyor musun? Hani senin gece olduğu için önce gitmek istemediğin ama sonra çok sevdiğin pikniği.. Ben o akşam sana.. sana benim için ne kadar özel biri olduğunu anlatmaya çalışmış ve bir soru sormuştum.. Ve o kadar sarhoş olmuştun ki yeni açtığımız şarabı bardağına doldurmayı bir türlü başaramamıştın. Çok gülmüştük.. "

Alexander bunları anlatırken anılarını tekrar yaşıyor gibiydi, orada değildi..

"Bir keresinde kıştı ve yağmur bardaktan boşalırcasına yapıyordu. Verandada oturup yağmuru dinlemek yerine şehre gitmek istemiştin. Francis Ford Cappola'nın aslında kötü olan Dracula uyarlamasını izlemek istiyordun. Bütün sızlanmalarıma karşın seni vazgeçirememiştim ve sırılsıklam bir şekilde filmi izlemiştik..?"

"Demek senin için özelim? Bu mümkün değil! Böyle bir yaratık bana onun için özel olduğumu söyleseydi değil bu dünyada varsa öbür dünyada bile bunu asla unutmazdım!", diye söylendi içinden.. Sonra buğu kaplı bir camın yavaş yavaş temizlenip camın arka tarafında ne olduğunu göstermesi gibi usul usul aklına gelen anıları fark etti.. Açık yeşil piknik örtüsünü ve hayatında içtiği yada içtiğini sandığı en muhteşem şarabın tadını anımsadı. Gözlerini kapatıp o ana geri dönmeye çalıştı. Alexander'ı uzun saçlarını okşarken gördü. Saçlarım uzunken ne kadar harika.. Ama bütün bunlar çok uzak hatıralardı. Aslında hayır bunlar bir hatıra değil sadece rüyaydı..
Rüya!? Birden her şey saçma, garip, korkutucu bir şekilde kendi anlamını kazanmaya başlamıştı ve buna mantıklı bir açıklama yapabilmek o kadar kolay değildi. "Hayır hiç kolay değil! Burada neler oluyor?"

"Alexander?"
"Evet küçük deniz kızı?"
Truli yutkundu. Neden O'nun gibi konuşuyordu ki? Bana sadece babam ve O küçük deniz kızı derdi. Bu nasıl olur? O bu kasabaya teyzesinin yanına taşındığından beri hep rüyasında gördüğü, hiç bir zaman tanışmadığı halde her zaman tanıdığı, bir şekilde hep yanında hissettiği adamdı. O hayali sevgilisiydi. O gerçek olamayacak kadar harika olan her şeydi. Peki nasıl olmuştu da onu bu kadar iyi tanır bilirken ve -severken- onu unutabilmişti? "Beni hatılamanı istiyorum" dediğindeyse hatırlamak nasıl bu kadar kolay olmuştu? Rüyalarında da olsa onu hep görürdü. Bu harika siyah saçları, kömür karası gözleri en az kendininkiler kadar iyi tanıyordu. Sol kaşının üzerindeki yara izine defalarca dokunduğunu anımsadı.. Acaba şuanda yatağında yatıyor ve bu kez yine onunla ama farklı bir rüya görüyor olabilir miydi? Olmalıydı çünkü başka bir açıklama bulamıyordu.. Anlam vermeye çalışan gözleriyle Alexander'a baktı ve:

"Gerçek olamaz" diyebildi. "Sen sadece bir rüyasın."

"Keşke öyle olsaydım. O zaman her şey daha kolay olurdu"
Bettra

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder