29 Haz 2010

Hani 23 Nisan sabahıdır. Şiir okuyacak yada flüt çalacak yada diğer küçük elleri sıkı sıkı tutup halay çekeceksinizdir.. Yeni ve özel kostümünüzü giyip ışıl ışıl okul yolunu tutacaksınız ya da.. İşte böyle bir sabahın ilk saatlerinde siz heycandan ağrıyan karnınızla mızırdanırken anneniz zorla kahvaltılık bir şeyler göndermeye çalışırdı küçük gergin midenize. Derin derin nefes alıp rahatlamayı o zamanlar da biliyor muyduk acaba? Yoksa çaresizce bu insanı kasan karın ağrılarının geçip gitmesini mi bekliyorduk..

Böyle bir sabah bugünkü :) Karnım ağrıyor. Yediklerim zevk vermiyor aksine beni daha da geriyor. Yazın vazgeçilmezi karpuz bile.. Ama bugün 23 Nisan sabahı değil. Yada 19 Mayıs. Ya da başka herhangi bir bayramın sabahı değil. Zaten bayramlara eski heyecanları duymayalı çok oldu. Yaşlanıyorum değil mi? Her neyse iki şey var beni heyecanlandıran:

1. Akşama Tutulma'yı izleyeceğim :) Tabiki de çok heyecanlıyım :) David Slade'in harika bir iş çıkardığını umuyorum..

2. Yarın yaz tatilim başlıyor. O kadar özledim ki denizi... Bütün ağırlığımdan kurtulup kendimi kollarına bırakmayı, gözlerimi masmavi bir gökyüzüne dikip her şeyden uzaklaşmayı.. Kumlara basmayı. Suyun içinde yaşayanları izlemeyi.. Evet evet çoook özledim. Ayrıca yepyeni bir yer göreceğim: Dubrovnik. Anlatılanlar kadar güzel olduğunu umuyorum.. Bu biiiiiir sürü yeni fotoğraf demek ;)

Bir süre yokum. Kısa bir süre.. Aslında içimdeki bütün negatif enerjimden kurtulup tazelenerek geri dönmeme yetmesini dilediğim kadar bir süre...

Herkese sevgiler :)
Bettra...

25 Haz 2010

MUTLU OLMAK BEDAVA..

Katlara, yatlara, çoook paraya mı ihtiyaç var gerçekten şen kahkahalar atabilmek için. Üç kuruşa deniz kenarında yarım simit yesek, yarısını da tepemizde kanat çırpan beyaz deniz kuşlarıyla paylaşsak yetmez mi? Parayla mı güneşe gülümsemek? İçimizi ısıttığı için ona teşekkür etmek? Yağmura topraklarımızı suladığı, ormanlarımızı beslediği için minnet duymak kaça? Kaç para ister bizden, sabah uykulu gözlerle güneşin altında gerinen kediciğe "Günaydın" desek? Ne kadara mâl oluyor hırlı mıdır hırsız mıdır diye septik ruh hallerine girmeden yaşlı bir amcaya poşetlerini taşıması için yardım etmek? Aman bugün de koyalım ekmek arası dometes peynirimizi çantaya, gidelim denizin kıyısına misafir olalım mavi sulara desek çok mu ediyor? Birine "bugün harika görünüyorsun" demek, arkadaşın kızıyla iksir içip de ufalmış gibi akran olup çimenlerde yuvarlanmak (böylece kimse size manyak mı ne koskaca kadın/adam çimenlerde atlayıp zıplıyor diyemez), üzgün görünen bir dosta bir demet çiçek verip yüzüne ve dahası gözlerine yayılan gülümsemeyi izlemek gerçekten çok pahalı değil.. Hemen şimdi annenizi arayıp "Seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun değil mi?" demenin, telefonun karşı tarafında mutlulukla dolan gözlerinin, buğulu sesinin verdiği haz hayatta çok az şeyde var. Ve bilin bakalım bu ne kadar? Bedava!
Mutlu olmak bedava! İş sadece mutlu olabilecek şeyleri görebilmekte. Size ayrılan sürenin sonuna gelmeden, film bitmeden, son durağa varmadan ve toprağa karışmadan sahip olduklarınızı görüp onlara sarılmanın bence tam vaktidir...

Sevgiler,
Bettra

18 Haz 2010

TRUE BLOOD GERİ DÖNDÜ!

Takipçilerine duyurulur: Yaklaşık iki aydır sabırsızlıkla beklediğimiz, tutucu çevreler tarafından sürekli eleştiri oklarına maruz kalan ve evet "normal" olmak konusunda pek de ısrarlı olmayan True Blood'un üçüncü sezonunun ilk bölümü hafta başında sevenleriyle buluştu. Sezonun ilk bölümünden anlaşılan o ki buuu kadar beklediğimize değecek. İyi seyirler ;)

Sevgiler,
Bettra

15 Haz 2010

"YANLIŞ"IM...

Daha önceleriydi. Hükmümün yeryüzünde çok daha fazla geçerli olduğuna inandığım zamanlarda.. Her şeyi değiştirebileceğime ve değiştiremediklerimdense bir gün mutlaka sonsuza kadar kurtulacağıma inandığım zamanlarda.
Sağlıklı ilişkiler peşindeydim her zaman her yerde ve her koşulda. Aklıma yatmayan, içime sığmayan, kalbimi acıtan, ruhumu daraltan şeyler sağlıksızdı ve mümkün olduğu ölçüde bu tarz ilişikilerden, dostluklardan kaçınılmalıydı. Kaçıyordum da. Ufak tereddütlerim için koca başlangıçları yada hali hazırda başlamışları sonlandırabiliyordum. Aile aile gibi olmalıydı, arkadaş arkadaş gibi, sevgili sevgili,anne anne baba baba gibi. Hazırdım hayatımdaki her ilişkiyi doğru olduğuna inandığım şekillerde yaşamaya. Yanlışları doğru yapmak için bütün gücümle savaşmaya, sorgulamaya, gerektiğinde isyan etmeye..
Sonra bir gün ne oldu bilmiyorum bütün bunların geçmişte kaldığını gördüm. Artık o çok sağlıklı ilişkiler yaşamaya çalışan kız yok. İçine sinmeyen hiçbir şeye yanaşmayan, doğru bildiği yoldan şaşmayan insan bir başka hayatta kaldı sanki. Doğru bildiklerime uzaktan bakıyorum artık. Olması gerekeni değil olanları yaşıyorum. Yanlış yapana kim olursa olsun "hoşçakal" diyorum. Benim için savaşmayan, kendine yakışanı yapmaktan vazgeçmiş, sadece kendi mutluluğunu hedef alarak yaşayanlar için mücadele etmekten ben de çoktan vazgeçmişim meğerse. Artık geri adım atacağımı, hakkımdan vazgeçeceğimi bile bile "Bu böyle olmak zorunda"yla başlayan cümlelerim yok. İçi kanayarak, düşünceleri bulanıklaşarak doğrulara uzaktan bakan biri var. Doğrulara içi giden, bile bile yanlışlara devam eden biri. Bunun için kendinden nefret eden. Aynaya baktığında gördüklerine hala çok da aşikar olmayan biri..
Çünkü hayatı yanlış yaşamak çok daha kolay. Çünkü güvendiklerim, sevdiklerim beni yanlış yolların ortasında bırakırken her seferinde tek başıma doğruya gitmeye, sil baştan temiz kağıtlara yeni mutlu resimler çizmeye artık gücüm yok. Artık herkes acı çeksin. Herkes eğer hala kaldıysa kendi vicdanlarının uzun soğuk ellerinde can çekişsin. Ben artık "yanlışım". Böylesi kara ama daha kolay...