22 Eki 2010

HA HA HA :)

Hala gülüyorum :) Akşamları alınan birkaç doz Komedi Dükkanı çoook iyi geliyor bu sıralar. Tolga Çevik gerçekten bir komedi ustası olmuş.. Oldum olası ne yazsak da izleyiciyi göz yaşlarına boğsak ana fikri etrafında şekillenen dizi ya da filmeleri hiç sevmedim.. Hayat yeteri kadar acı değil mi..? Fakat bu sıralar gülmeyi daha bir özlemişim gibi.. Katıla katıla ve yüksek perdeden :) Size de tavsiye ediyorum. Alın bilgisayarınızı önünüze açın neşeli, komik falan bulduğunuz bir dizi ya da filmi reklamsız kesintisiz izleyip koca günün tüm negatif elektiriğinden bir saatte kurtulun. Üstüne bir de günü noktalamak için sevdiğiniz birkaç satır okuyun sonra da "Ohhh değmeyin keyfime" diyerek dalın rüyalarınızın alemine :)

Ben nefes almakta zorluk çekerek gülerken ve koca göbeğim zıp zıp zıplarken içimdeki minik canlı acaba "Arkadaşım insan evinde bile rahat edemeyecekse ne anlamı var bu sevilmelerin okşanmaların.. Noooluyor nedir bu sarsıntı bir durun falan" mı diyordur yoksa gülerken salgılandığım mutluluk hormonlarıyla o da mutlu mu oluyordur ? Neyse şu sıra kendi neşeli halimle çok ilgiliyim o nedenle ufaklığın biraz sarsılmaya alışması gerekiyor :)
Hem biliyor musunuz çok çabuk öğreniyorlarmış. Örneğin üşüttünüz ve öküsürüp hapşırıyorsunuz.. İlk öksürükler ve hapşırmalarda ses ve sarsıntı dolayısılya minik içerde korkup büzülüyor ve huzursuz oluyormuş. Ama kısa bir süre buna alışıp normal ve zaman zaman olan bir şey gibi algılıyormuş. Gerçekten harikalar... Sanırım annesinin kendinden geçmiş gülmelerine de alışır kısa süre içinde ;)

Dün akşam ilk kez bir süredir hissedebildiğim hareketlerini dışarıdan da gördüm. O kadar kahkahanın üstüne "Uyandırdın yine beni tatlı uykumdan" diyerek komşunun duvarlarını yumruklayan alt komşu muydu yoksa o da neşelenip "Ya nedir bu kadar komik olan bana da göster anneeee" diyerek yerinde duramayan oğlum muydu emin olamadım. Ama her iki durumda da muhteşem bir gösteriydi...

Hala Sislerin Vampiri'ni arıyorum. Yok mu sahip olan satmak isteyen ? :)


Sevgiler,
Bettra

20 Eki 2010

GERİ DÖNDÜM !!!

Yok yok fiilen bir yere gitmemiştim ama bu bebek bekleme, hormonal dalgalanmalar, ofisteki gerginlikler falan derken hayal dünyamdan uzaklaşmış ve dolayısıyla gerçek hayattaki sınırlarıma tıkılıp kalmıştım. Sadece kendime geri döndüm :) Kitap okumuyordum, kahramanlarımı kendi hallerine bırakmıştım ve şuan Karanlık Orman'da neler olup bittiğine, sevgili Alexander ve Truli'nin nelerle uğraştıklarına dair hiçbir fikrim yok. Onları çok özledim
:( Deli gibi yemek yapmak istiyordum ama mutfakta sadece sağlıklı beslenmeme yetecek kadar kalıyordum falan filan işte..
İki gün önce P.N. Elrod'un "Ben, Strahd Bir Vampirin Anıları" ını (Ravenloft Efsaneleri) okumaya başladım. Fantastik roman ve vampir hikayelerinin yakın takipçisi olarak Sislerin Vampiri ve Ben, Strahd'ı henüz okumamış olmak pek keyifli değil..
Bu arada Sislerin Vampirini bulamıyorum. Var mı nereden edinebileceğimi bilen?
Neyse işte çoook mutluyum da hayal dünyama geri dönmüş olmaktan yazayım dedim.
Hoşgeldim :)

Bettra

12 Eki 2010

JULIE & JULIA

Bu kadını seviyorum. Giydiği her kıyafeti, kendi teni edasıyla taşıyan bir manken gibi oynadığı her karakterin etine, tenine, ruhuna bürünmesi ve benim için tek kelimeyle kusursuz oyunculuğu dışında bilmiyorum neden ..? Normalde çok da hazzetmediğim bir fiziksel görünüşü var aslında. Daha çok soğuk bir İngiliz' benziyor ama Amerikalı. Kate Winslet de çok başarılı bir oyuncu mesela ama onu hiçbir zaman sevemedim. Sanırım bu biraz da o soğuk, kibirli ve içten içe her duruşuna, konuşmasına sinen "Heey ben hepinizden daha iyiyim" durumuyla ilgili. İşte Meryl Streep'de olmayan ve onu "sarılmalık ve saatlerce izlemelik oyuncu" sınıfına sokan da bu. Her zaman zarif, ölçülü ama aynı oranda muzip ve hayat dolu.. Streep sadece duruken ya da en çılgın, itici rollerinden birini sergilerken bile oturmuş, dingin bir kadının ruhunu ve bu ruhla aydınlanmış güzel bir kadını görüyorum. En deli, tutarsız karakterler bile, canlandıran oysa yorucu olmuyor. Tam tersine onu izlerken film izlediğimi unutuyorum. Ve bir çeşit dinlenme terapisindeymiş gibi hissediyorum. Zarif ağzı ve hafif çarpık gülüşüyle ben de gülümsüyorum. Ta içimden :)


İki gün önce gecikmeli olarak Julie & Julia (2009, Nora Ephron) filmini izledim. Tadı hala damağımda! Ephron'un daha çok romantik komedi türünde (You Have Got Mail, Sleeples In Seattle, When Harry Met Sally) ustalaşmış bir yönetmen ve filmin senaristlerinden biri olduğunu düşününce Julie & Julia'nın farklı da olsa romantik bir tadının olması şaşırtıcı değil.. Hikaye gerçek hayattan. Çoğumuzun gerçek olmasını isteyeceği, içimizde güzel hisler uyandıran ve tutkularımıza dair cesaretlendiren bir hikaye...

Farklı zamanlarda yaşayan iki kadının yaşamları konu ediliyor. Julia eşiyle birlikte Amerika'dan Fransa'ya gelmiş yapacak bir işi olmadığı için sıkılan ve yemek yapmaya aşık bir kadındır. Zamanını geçirmek için birçok uğraş denedikten sonra, hayatını yemek aşkıyla daha fazla doldurmaya karar verir ve bir ahçılık kursuna yazılır. Sonunda geldiği noktada mutfağı müze olmuş, büyük uğraşlar sonunda yayınlanan kitabı tekrar tekrar basılmış ve ünlü bir ahçı olmuştur. Julie ise farklı bir zaman ve mekanda ama Julia ile adeta birlikte geçen bir hayatı sürmektedir. Ortak noktaları yemek yapma tutkularıdır. Gün boyunca vasat ve boğucu bir işte çalışan Julie akşamları eve döndüğünde huzuru muftakta bulmaktadır. Birgün eşiyle birlikte kendisine bir blog açar ve rutin hayatından Julia'nin kitabındaki bütün tarifleri 365 gün içinde yapmayı kendisine hedef koyarak uzaklaşmaya başlar. Her gün bloguna yaptığı tarifleri yazar. 365 günün sonunda bütün tarifleri yapmış, çok sayıda hayran edinmiş ve basın tarafından da takip edilmeye başlanmıştır. Yine de en büyük hayali olan Julia ile tanışamaz...


İki kadının hayatlarına kendi çabalarıyla kattıkları renklerin, heyecan ve peşinden gidilen tutkuların sonunda ulaşılan başarıların, bazen komik ve bazen de romantik bir dille anlatıldığı filmi henüz izlmediyseniz mutlaka izleyin derim ;)


Sevgiler,
Bettra

7 Eki 2010

KÜÇÜK ŞEYLER

Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek gerekiyordu mutlu küçük gezinenler olmak için evrende...
Ve küçük şeylere kafayı çok takmamak, onlara büyüteç takılmış gözlerinden ardından bakmamak..
Küçük şeylere avaz avaz bağırıp, dünyamızın ışıklı caddelerini kendimiz kararttıktan sonra öyle bir şey gelebiliyordu ki ardından canın yanması neymiş asıl o zaman anlıyorduk.. Küçük şeylerin ardından ...
Küçük şeylerden ibaretti aslında hayat çoğu zaman.. Hücreler gibi birleşip hayatı örüyordu onlar da. O yüzden kaçırmamak, fark etmek gerekti küçük fırsatları...
Küçük adımlarla geçiliyordu büyük köprüler, küçük tohumlar büyüyüp dev çınarla dönüyordu..
Kumbaralarda birikiyordu küçük paralar. Bir küçüğün büyük hayallerini kucaklıyordu.
Küçük sandığımız insanlar büyüyordu gün gelip.. O yüzden ebatlarını boşverip ölçülemez yanlarını görmek gerekiyordu. Kalplerini mesela..
İçinizde küçük bir şey kıpırdıyordu günün birinde. Günbe gün öyle büyüyor, tüm geleceğinizi umutlarınızı, mutluluklarınızı kendisiyle o kadar koşulluyordu ki şaşıp kalıyordunuz bir küçük insanın yapabildiklerine...
Şeytan da, melek de her şey ayrıntıda gizliydi ve bildiğiniz tüm ayrıntılar minikti öyle değil mi...?
Küçük şeyleri gerektiği kadar önemseyin... Ruhunuzun nasıl iyileştiğine ve kim bilir önünüzde açılan ne kapılara tanık olacaksınız...

Sevgiler,
Bettra...