29 Kas 2010

KİTAPLAR DA DEĞİŞİR...

Seneler sonra aynı sayfaları tekrar çevirince okuduğunuz başka bir kitaptır aslında, bilirsiniz değil mi? Okuduklarınız başkadır, anladıklarınız başka... Siz zamanlar zamanlar önce o kitabı okuyan kişimisiniz de kitap aynı kitap olsun hem..? Mesela ilk kez soğuk bir sonbahar günü gördüğünüz deniz fenerli tepe belki aynıdır da ona giden toprak yolun kenarında sizi bekleyen o yaşlı delikanlı bu kez o kadar da tekin görünmez gözünüze. Tatlı satırların arasına gizlenmiş can sıkıcı kelimeler okursunuz bu kez..
Bu yüzden seviyorum kitaplığımın, önünden geçerken hep gülümseyerek baktığım, bazen göz kırpıp "seni özledim" diye düşündüğüm ikametçilerini gün gelip tekrar okumayı. Zaten okuduklarımı ana hatlarıyla hatırlasam da detayları çabuk unutan biriyim. Ve o detaylar olmadan her şeyi tatsız tutsuz bulan biri. Ve işte bu yüzden sıkılmıyorum aynı satırları tekrar tekrar ve tekrar okumaktan. Daha bir tek kez aynı kitabı okumadım. Aynı cümleyle karşılatığım az olmuştur pek çoğunuz gibi. Ben her sabah ama eksik ama fazla ama iyi ama kötü başka biri olarak uyanırken kitaplarımın da bana anlattıkları farklı oluyor elbet. Ya da kim bilir belki onlar aynı şeyleri söylüyorlarır da ben başka şeyler anlıyor, başka insanlar, başka yerler hayal ediyorumdur her seferinde..
Kitaplarınız da sizinle birlikte büyür, değişir... Onları tekrar okumaktan vazgeçmeyin. Her buluşmanızda anlatıklarının farklılığına inanamayacaksınız ;)

Sevgiler,
Bettra...

12 Kas 2010

PENCEREMDEN GÖRÜNENLER

Bir yarısını kaybetmiş küçük bir kız çocuğu gördüğünde beni düşünüyordun. Üşüyen küçük kız, kimsesiz, evli, uzaktaki, zordaki, gözleri yeşil kıvırcık kız.... Belki asi, gaddar, kötü küçük kız... Ama işte her nasılsam senin için, her kimsem.. beni düşünüyordun ve özlüyordun. Senin de kalbine batıyordu kırdıklarımızın camdan parçaları.. Unutmuyordun ve dudaklarından dökülen kelimelerin siyah rengi yok edemiyordu kanayan özlemini. Aydınlık odanın her yanındaki resimlerime bakıp ağlıyordun kimse bilmiyordu. Seni çok özledim diye haykırıyordun en fısıldayan sesinle, oysa sen de dahil herkes biliyordu benden ne çok nefret ettiğini. Ne söyleyemediklerine, ne haykıramadıklarına ne de kararmış kalbinden öldürmek için fırlayan bıçaktan sözlerine inanabiliyordun.. Güzel ellerini ıslak yanklarında gezdirirken filmimizin sondan bir önceki sahnesi bu mu diye sen de merak ediyordun.. Ve ben o karanlık evimin tek ışıklı camından dışarı bakıp hayal etmeye devam ediyordum. Hayalimdeki seni bir ben biliyordum.

*****
Koca gövdeli uzun ağaçların arasında yitip gitmişti orman. Griydi ve karanlık ama iki yanı beyaz tüllerle örtülmüş, gizli camımdan içeri tarifsiz mutlu bir ışık hüzmesi doluyordu. O, en siyah kollarında saklıyordu seni. Siyah saçlarının ormana yaptığı, karanlık gecede ayın denize yaptığı gibiydi ışıltısıyla. Sen bana gelemiyordun ve ben de sana ama varlığını hissetmek değiyordu ormanda kaybolmaya. Seni ararken umutsuzca, siyah bir dantel gibi işlenmiş demirden bir kapı karşılıyordu beni hayal bile edemeyeceklerime çıkan bahçenin başında. İki kolunu açıyordu ardına kadar ve içeri davet ediliyordum. Sayısız pencerelerden birinin ardında beni izlediğini hissediyordum. İçim özleminle doluyordu. Özlemimin kokusu çarpıyordu sert hatlı yüzüne ardından kara gözlerini sular kaplıyordu.. Kapısız dünyama sıkışıp kalmış olmanın verdiği öfkeyle sıktığın avuçlarından düşen kan damlaları sadece içime akıyordu. Ve sözcüksüz biliyordun sen beni. Biran yanında uzanıp kokunu içime çekiyor sonra bahçeye geri dönüyordum. Çok eski kitaplarda kalmış eski, büyük evinin gri taştan duvarlarına dokunuyordum yine özlemle. Ayaklarımın altında ezilen, sisten bir bulutun altına gizlenmiş yeşil çimden halının kokusu doluyordu bir yanı sen olmuş içime. Yüksek tavanlarından sarkan avizelerin altından geçip varıyordum her basanı başka bir yere taşıyan büyük merdivenlere.. Sen nereye istersen oraya ulaşıyordu ziyaretçin.. Ben çıktıkça yukarıya tahta merdivenlerin gıcırtısı uyandırıyordu evin renki çizgilerden sahiplerini. Üzerimde gezinen onlarca meraklı gözle varıyordum yalnızca senin ve benim girebildiğim beyaz duvarların ardında kayıp, kapısız, bensiz kimsesiz odana. Ve sararmış yaprakları saran eski deri ciltli, el yazması kitapların kokusuyla dolu kütüphaneye.. Ejderhalar, yaşayan ormanlar, cadılar, cadıların başı dumanlı şatoları, iyi görünen kötüler ve korkutucu iyiler, kimli kimsesiz topraklar, okyanusların ardına, dağların yamacına ve ormanların kucağına kurulmuş şehirler, hiç dinmeyen aşklar, meltem kokulu rüzgarlar vardı doyamadığım satırlarda... Uzun koridorlar boyunca bazen koşuyor, önümde yanımda ve ardımda uçuşan tüllerin başka rüyalara davetkar kollarını ardımda bırakıp sen sanıp ardından gittiğim seslere ulaşamıyordum. Sen o koca evdin belki.. Belki evin bir yerlerinde benimleydin.. Rüyalarımdan büyük evin içinde seni bulamasam da camdan her baktığımda bana bakacağını, deniz kokulu bir soluk olup içime dolacağını ve yalnızca benim olacağını biliyordum. Bu huzurla geri dönüyordum...

*****
Burası benim dünyam. Senin olmadığın, onun ve diğerlerinin bilmediği ama bazen ellerimle sizi götürdüğüm yer. Size göre gri belki.. bana göre renkli...

Sevgili Beenmaya'nın "Hayalet Dünya" sına ithafen...

Sevgiler,
Bettra

8 Kas 2010

BİLMİYORUM!

Sevgili Günlük,
Bugün seni, günlük olarak kullanısım var blog. Konuşsam gözlerim doluyor ve rahatlayamıyorum ama yazarsam daha iyi gelecek biliyorum..
Pazartesi... Hani "Of yine koca bir hafta var hafta sonuna" dediğimiz "Nasıl bitecek koca hafta?" diye kendi kendimize bildik sorular sorduğumuz sendromuyla meşhur gün. Hah bana yetmedi bütün bunlar ki sabah sabah güne ve haftaya 1-0 yenik başlamış oldum.
Ne mi oldu? Şöyle:
Şirketimiz ciddi bir yeni yapılanmanın içinde. Çok sayıda insan işten ayrıldı ya da çıkarıldı. Daha fazlası işe alındı. İşten ayrılanlardan bazıları görevleri gereği şirketin adeta bel kemeğini oluşturduklarından mı yönetimsel tavır değişikliklerinden mi yoksa hepsinin bir sonucu mu bilinimez ofiste hemen her gün düşmeyen bir tansiyon, gerilim var. Neredeyse herkesin görevi değişti. Organizasyonel yapı tamamen değişti. Kim ne yapıyor hala çok net değil. Uzmanlar şef, şefler müdür yardımcısı, müdürler genel müdür yardımcısı falan oldu. Kimse işinin çok çok ehli değil. Kimse stresi karşılayıp yok etme ve pozitif etkiyle geri cevap verebilme ehliyetine de sahip değil. Bu da dediğim gibi ofiste hiç azalmayan bir gerginlik yaratıyor. Sabahları 1 ileri 3 geri adımla geliyoruz ofise. Öğlen tatilleri, akşam mesai çıkışları iple çekiliyor. Bir çoğumuz o iple çektikleri mesai bitimlerinde belki ancak bir sandviç almak için ara verip sonra yerine dönüp akşamın geç saatlerine kadar çalışmaya devam ediyor.
Neyse işte bu atmosferi anlayabilmeniz için bir girişti. Belki konudan uzak bir giriş..
İşe yeni başlayan zatı muhteremlerden biri bu muhteşem pazartesi sabahında okkalı bir "kurumsallık" şamarı attı bana! Gerçekten net hatırlayamıyorum ama sanırım 10 küsür senedir çalışıyorum. Lise ve üniversite hayatım boyunca da cep harçlığımı çıkarmak için falan hep çalıştım... Sayısını unuttuğum kadar farklı kişilik ve yetkinlikte çalışma arkadaşım oldu. Daha önce çalıştığım iş yerlerinden hala görüştüğüm çok değerli çalışma arkadaşlarım var. Hepimiz için böyledir ya her çalıştığım yer, iş ve insanlar bana iyi kötü bir şeyler kattı. Sadece hayatımı kazanmak ve ondan bir nebze zevk alabilmek için ihtiyacım olanları kazanmak için bir araç olarak gördüğüm işim bana hayata dair pek çok kere, pek çok ders verdi. Sayısız kere duvara toslattı. "Bu ne şimdi?" dedirtti. Şaşkın bakışlarım, anlam veremediğim bir çok iş ilişkisinin şahidi oldu.. Sonuç: Ben bir "çömez" değilim. Sana bak ben şuyum, buyum diye çok net bir tarif yapamam belki ama ne olmadığımı, nasıl olmadığımı söyleyebilirim. Ölçüsüz biri değilim. Aşırı samimi, yılışık, ukala, nerede ne konuşacağını bilmeyen biri değilim. Üslupsuz, seviyesiz biri değilim. Hani "Bu ne cins biri ya" diyerek ders vermek isteyeceğin türden biri değilim. Oldukça ortalama bir tip olduğum bile söylenebilir.. Hani şu ilk görüşte "soğuk insan" denilen tipte biriyim aslında. Öyle hemen herkesle can ciğer kuzu sarması olamam. Hep dışarda durmak isterim. Koşar adım dışarıda tutmaya çalıştığım alanıma giren, hemen senli benli olan insan tipinden de mümkün mertebe kaçarım. Hoş iş hayatı bu gibi kaçma özgürlüklerinizi zaman zaman imkan tanımayarak elinizden alabiliyor ama en azından çok hazzetmiyorsam özelimde görüşmeyerek bunu dengelerim.Ama şamar öyle bir geldiki olmadığımı ya da olduğumu sandığım bu şeylerin hepsini birden sorgulamak zorunda kaldım.
Bu sabah ofise gelip maillerimi kontrol ettiğimde şöyle bir mail okudum:

"Ne zamandir aklimda ama hep unutuyorum, sirkette samimiyetimizden sen diye hitap ediyorsun ama sirket icinde birbirimize bey/hanim seklinde hitap edebilirsek cok memnun olurum." !!!!!!!

Ben takık biriyim tamam mı? Al işte bak kendimle ilgili bunu söyleyebilirim: Takığım ben! Ölçüsüzlükten, rahatsızlık vermekten, yanlış anlaşılmaktan çok korkarım. Bana tanışır tanışmaz hemen "sen" diye hitap edersen bunu saygısız, seviyesiz bir davranış olarak görüp bir şekilde tepki veririm. Mümkünse uzaklaşırım. Uzaklaşamıyorsam sınırlı muhabbet ederim. Öyle belli etmeden duramam. Arızaya geçtiğimi hemen hissettiririm. Tepki veremiyorsam ben de "sen" diye hitap ederek kendimce hıncımı almaya çalışırım. Ya da baktım bana sadece ismimle hitap ediyorsun ama öyle vıcık vıcık bir tip değilsin ben de aynı şekilde hitap ederek ne bileyim işte durumu dengelemeye çalışırım..

Bu saçma mailden bu kadar çok etkilenmiş olmam sanırım bu konuda çok hassas oluşumdan kaynaklanıyor. Bunu yazan kişi ofiste aramıza yeni katılmış birkaç aydır birlikte çalıştığımzı biri. Şimdiye kadar kimseden böyle tepki almadım. Çünkü diyorum ya işte ben kendimi biraz biliyorsam bu konulara çok dikkat ettiğimi de biliyorum. Evet ona sadece ismiyle hitap ediyordum çünkü o da bana konuşurken ismimle hitap ediyordu. Ama istemeden bilmeden rahatsızlık vermişim işte. Nasıl biri olursa olsun, bunu hangi nedenle yazmış olursa olsun birine bu maili yazdırmış olmak çok can sıkıcı.. Bu kadar yanılmış olmak, adamın birinden bu lafları işitmek çok ama çok can sıkıcı.

Evet muhteşem bir pazartesi günü oldu.. Devamı böyle gelmesin lütfen...

Bettra.