13 Ara 2012

BEKLENEN GÜN - 15



Okuyucuya Not: Ana karakterlerden "Bettra",  hikaye boyunca bundan sonra "Daphne" olarak anılacaktır ve hikayeyi Daphne'nin ağzından yazmaya başladım. Bilgilerinize sunarım :)

Cumartesi Sabah

Perşembe gününden beri onu görmüyorum. Yemeklerimi Harmony getiriyor ve çalışma odamı  kullanma talebim reddedildi. (Bunun yerine sadece I Pad ve I Pod’uma kavuşturuldum. Elbette internetsiz! )Hala burada olma sebebimin Alexander olduğunu ve bir de karşılaştığımız o geceden beri zamanlı zamansız ortaya çıkmalarını düşününce onu bunca zamandır görememek garip geliyor. Ve böyle hissetmekten hoşanmıyorum. Yani içten içe onu bekliyor olmaktan. Beni burada zorla tutan o kendini beğenmiş, dediğim dedik adamı görmek için can atmaktan nefret ediyorum. Hislerim bir başkasına aitmiş gibi, üzerlerinde en ufak bir etkim yok. İçimde bir yanım hala buradan arkama bile bakmadan kaçmam gerektiğini söylüyor ama ne yazık ki onu gün geçtikçe daha az duyuyorum. Duymamam için sağır olmam gereken diğer tüm seslerse sadece onu konuşuyor. Söylediği gibi yapıp olanları fazla düşünmemeye çalıştım ama bu konuda da pek başarılı değilim. Kara Şato’ya taşındığım günden beri burada ve kasabada yaşadığım her şeyi tekrara alınmış bir film gibi aklımda defalarca izledim. Belki bu şekilde ne yapmam gerektiğine dair inanacağım ve peşinden gideceğim bir sebebim olur diye.  Ama hiçbir şey bana neyin tam olarak doğru olacağı konusunda bir cevap vermedi. Her şey hala aynı oranda doğru ve aynı oranda yanlış gibi. Konunun özeti şu: Sadece iki buçuk aydır yaşadığım bu ülkede, bu şehirde, kendi evimde üç vampir tarafından, ya da bir bilemiyorum, alıkonuluyorum. Hiç kimseden yardım isteme fırsatı bulamadım. Bütün bu, hayatınızda başınıza gelmesini isteyeceğiniz en son şeyler listemdeki çok sayıda tik  yetmiyormuş gibi bir de Alexander’a karşı hissettiğim tuhaf ve gözardı edilemeyecek kadar güçlü duygular var. Onu sadece birkaç gündür tanıyorum ve şu halime bir bak! Onda ne bulduğumdan bile emin değilim. Sadece yakışıklı. Pekala fazla yakışıklı. Çok yakışıklı! Ve çok çekici. O sert çizgili, güzel erkeksi yüzüne bakıp etkilenmemek için cinsel tercihlerinizin farklı olması gerek. Aslında bu durumda bile tercihlerinizi yeniden düşünmenizi sağlayacak kadar büyüleyici olduğunu düşünüyorum. Ah evet doğru kelime: Büyüleyici ! Pekala tamamen sinir bozucu ve fazla erkeksi olmasına rağmen “istediği zaman” kibar ve anlayışlı olmayı başarabildiği birkaç olay da hatırlıyorum. Yine de bütün bu kusursuz fiziksel özellikler ve birkaç ince davranış onu bay mükemmel yapmaya yetmiyor. Fakat ben bay yanlışlar yumağına fena halde takmış durumdayım!

Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süredir yatağımda bu düşüncelerle dönüp duruyorum. Saat dokuz çeyrek olmuş ama henüz yataktan çıkmak istemiyorum. Ve tahmin ettiğim gibi bu sefer tavana bakıp düşünmek işleri kolaylaştırmıyor. Ancak istemesem de bu akşam başarmak zorunda olduğum ve ne olduğunu henüz bilmediğim bir planım var. Daha doğrusu Harmony’nin bir planı var. Kendimi kendimden korumak ister gibi kollarımı göğsümde birleştiriyorum ve perşembe akşamı Harmony’le yaptığımız konuşmayı düşünüyorum. Düşüncelerimin bu konuya kaymasıyla kalbim deli gibi atmaya başlıyor. Göğüs kafesim daralıyor. Derin derin nefes alma ihtiyacı hissediyorum. Sıcak basıyor. Bana gerçekten yardım edecek mi edebilir mi emin değilim. Ona tam olarak güvenemeyeceğimi de hissediyorum. Yine de ortak bir amacımız var: Buradan gitmem. Buna sarılıyorum ve yardım edeceğine inanıyorum. İçimde gitmek istemediği için surat asan ve yaşayacağım muhtemel pişmanlığı hatırlatıp duran kızı görmezden gelip ona sırtımı dönüyorum. Pekala Harmony’le konuşmamız şöyle gelişti:

Perşembe akşamı yemeye pek de hevesli olmadığım yemeğimi Harmony getirmişti (Ve dün de bütün öğünlerimi o getirdi!). Alexander’ı tercih edecek olsam da Harmony’le konuşmak istiyordum. Çok kişilikli ruhumun hissettiği saçma suçluluk duygusunu görmezden gelerek ve Alexander’ın “Kaçsan bile seni bulurum” uyarısını küçümseyerek Harmony’nin yardımıyla şatodan çıkmanın bir yolunu bulabilirim diye düşünüyordum. Alexander abisiydi ama açıkça belli oluyordu ki bazı fikir ayrılıkları yaşıyorlardı. Buradaki varlığımdan hoşnut olmadığını hissediyordum. Nedenini bilemesem de beni sevmediğinden emindim. Beni burada istemiyordu. Ben de burada kalmak istemiyordum. Bu durumda bir anlaşma yapabilirdik, öyle değil mi? Bir de kaçamama ihtimalime karşılık şu G&G yi düşünmeden edemiyordum. Bunun ne anlama geldiğini de sormalıydım. O akşam küp küp doğranıp önce süt, sarımsak ve kekikle marine edilmiş ızgara tavuklu salata ve kolamla odama geldiğinde Alexander yerine onu görmenin yarattığı hayal kırıklığını düşünmemeye çalışarak elimden geldiğince sıcak bir şekilde teşekkür ettim.  Aklımdan geçenleri yüksek sesle söylüyormuşum da o da ilgiyle beni dinliyormuş gibi kafasını sağa eğmiş bana bakıyordu. Yüzünde “Yine ne haltlar karıştırmayı planlıyorsun” diyen hafif ve meraklı bir sırıtış vardı. Sanırım bundan da cesaret alarak direk konuya girdim.

-Burada kalmaya devam etmemden hoşlanmadığını biliyorum Harmony. Ben de çok hoşnut olduğumu söyleyemem. İşler gün geçtikçe daha karmaşık bir hal almaya başladı. Benim için baş etmesi oldukça güç bir durum. Aklı başında her insan gibi korkuyorum ve biran evvel olabildiğince uzağa gitmek istiyorum.

Söylediklerimi sindirmesi için bir kaç saniye susup benden ayırmadığı karanlık gözlerine cesaretle bakmayı sürdürdüm.

-Belki sen..  yardım edersen .. buradan çıkabilirim.

Ah Tanrım işte söylemiştim! Kaçmak istiyorum demiş ve yardım istemiştim. Biliyorum beni burada tutan adamın kardeşinden yardım istemek kulağa çok akıllıca gelmiyor ama  bir şekilde işe yarayacağını hissediyordum. Ya da belki de sadece işe yaramasını umuyordum.

Bana daha uzun gibi gelen birkaç saniye boyunca Harmony hiçbir şey söylemedi. Yardım etmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Karnımda heyecan ve endişe kaynaklı sancılar belirmeye, avuç içlerim terlemeye başlamıştı. Sonunda konuştuğunda cevabı basit bir soru sormuştu:

-Neden sana yardım edeceğimi düşündün?

-Çünkü beni  burada istemiyorsun Harmony. Nedenini bilmiyorum ama şatodaki varlığımdan hoşlanmadığını hissediyorum. Alexander’ın da kalmam konusunda neden bu kadar ısrarcı olduğundan emin değilim, aklıma gelen fikirler daha çok bir korku filmi sahnesi gibi. Sonuç olarak endişe edecek çok şeyim var ve gitmek en akıllıca karar gibi görünüyor. Aslında daha çok son hızla kaçmak istiyorum desem daha doğru olur.

Bunu söylediğim anda tam anlamıyla doğruyu söylemediğimi bütün varlığımla biliyordum. Ama aklı bir karış kafada ve neredeyse aşık yanımı dinlemek istemiyordum. Korkacak bu kadar çok şeyim varken dinleyemezdim.

Saçlarını ilk kez toplu gördüğüm Harmony teklifimle ilgilenmişti ki ben ne olduğunu anlayamadan kapının önünden geçip gitti ve pencere kenarındaki en sevdiğim koltuğuma oturdu. Hızıyla saçlarım usulca havalanmıştı. Onun kadar zarif ve etkileyici olmak nasıl hissettirir merak ettim. Belki de bu kibirli ve sonsuz özgüvenli hallerinin nedeni bir dişinin sahip olabileceği tüm silahlara sahip olmasıydı. Ah Alexander’ın da sıklıkla benzer bir ruh hali içinde olduğunu düşünecek olursak elbette bu genetik de olabilirdi. Bacak bacak üstüne attı ve bir anlaşma yapmak üzereymişiz de elinde en fazla kozu bulunduran oymuş gibi rahat ve tam ona yakışır bir kasıntılıkla arkasına yaslanıp ellerini koltuğun iki yanına koydu. Dudaklarını büzdü. Ve bana bakmayı sürdürdü. Tanrı aşkına ne düşünüyordu? Dayanamayıp sordum:

-Evet Harmony ne diyorsun? Yardım edecek misin? Burada bütün gün cevabını bekleyemem.

- Siz insanlar, dedi gülerek .

-Aslında haklısınız zaman sınırlı olunca bu kadar telaşlı olmak doğal oluyor öyle değil mi?

Keşke bir koltuğum daha olsaydı, diye düşünüyordum. O zaman karşısına geçip ben de rahat bit tavırla oturabilirdim. Oysa şimdi bir öğrenci ya da patronuyla görüşen bir çalışan gibi ayakta dikili kalmıştım.

-Başaramazsan başına neler gelebileceği hakkında bir fikrin var mı? Ben bir şekilde yırtarım. Alexander bağırır çağırır öfkeden deliye döner, hayatımı zindana çevirmek için her fırsatı değerlendirir ve en fazla bir kaç yıl sonra unutmasa da unutmuş gibi yapar. Sakinleşir. Ben onun tek akrabasıyım Daphne. Ailesinden geriye kalan biricik küçük kız kardeşiyim. En kıymetlisiyim. Beni incitemez. Ama sana neler yapabileceğini düşünmek…

Kaşlarını kaldırıp soran gözlerle baktı. Sanırım bana emin olup olmadığımı soruyordu. Yutkundum. “Kaçmayı başarsan bile seni bulurum ve o zaman bunu hiç yapmamış olmayı dilersin” Alexander’ın sözleri aklımdaki onca şeyin arasından birden yeniden öne çıkmıştı ve tekrar tuşuna basılmış teyp kaydı gibi sürekli yinelenip duruyordu: “.. bunu hiç yapmamış olmayı dilersin…” O anda Harmony’den yardım istediğim için bin kere pişman olmuştum. Zarar görmemi istiyorsa Alexander’a gidip pekala ne işler çevirmeye çalıştığımı anlatabilirdi. Bu düşünceyle tüylerim diken diken olmuş birden ürpermiştim. Sadece birkaç dakika önce Harmony’nin bana yardım edebilecek tek kişi olduğunu düşünürken şimdi çok büyük bir hata yaptığımı düşünüyordum. Ne halt etmeye onu bu işe bulaştırmıştım ki? Yine de dik duracaktım. Bu görünüşte küçük ama kim bilir bilmem kaç yüzyıl yaşındaki cadının karşısında titremeyecektim. Ve birden aklıma başka bir yol denemek geldi.

-Beni neden burada tutmak istediğini biliyor musun Harmony? Bana söylemiyor. Yani zamana ihtiyacı olduğunu falan söyledi. Sanırım şu toplantıdan sonra söylemeyi planlıyor. Aslında kalma nedenimi öğrenmek istediğimden o kadar da emin değilim. Sonuç olarak siz vampirsiniz ve bir insanla yapabilecekleriniz arasında benim için olumlu sonuçlanmayacak pekçok şey var  öye değil mi?

Son cümlemi söylerken duymaktan korktuğum şeyler yüzünden belki, sesim kısık çıkmıştı. Bir vampir, bir insanla ne yapardı ki? Karnını doyurmaktan başka? Öte yandan içimde bir yerlerde hala mantığını kullanabilen bir parçam aptal olma senden beslenmek isteseydi bunun için beklemesine gerek olmazdı diyordu. Yine de ona nasıl güvenebilirdim ki?

Harmony bir yandan sıkıntılı bir yandan da söylediklerimle eğlenir gibi görünüyordu. Belki de cüretime o da şaşırmıştı. Ve ben nefesimi tutmuş bildiği bir şey varsa söylemesini bekliyordum.

-Dürüst olmam gerekirse Daphne abimin seni beslenmek için kullanmayı planladığını sanmıyorum.

Sol kaşını kaldırıp başını salladı. Budala abime inanamıyorum ama durum bu, der gibi.

-Bunun için önünde koca bir kasaba var. Ne yazık ki asıl amacını ben de bilmiyorum. Bilseydim bile bunu sana söyler miydim..? Hımm kim bilir? Bu, duruma göre değişirdi sanırım.

Tanrım! Benimle resmen dalga geçiyordu. Zaman zaman yüzünde sıkıntılı bir ifade oluşsa da alaycılığını hiçbir şey tam olarak maskeleyemiyordu. Aklından geçenleri bilmek için neler vermezdim! Doğruyu söyler gibiydi. O da Alexander’ın benimle ilgili planlarını bilmeyi çok istiyordu. Yine de kardeşi olarak bilmiyor olması tuhaftı .

-Abim ketum biridir Daphne. Gerekmedikçe, zamanı gelmedikçe planlarından kimseye söz etmez. Bunu biraz da işlerin planladığı gibi gitmesi için yapıyor sanırım.

Harika! Beni burada zorla tutan adamın kardeşinden yardım istemiştim ve belli ki yardım etmeyecekti. Alexander’ın planlarından da haberdar değildi. İşte şimdi dakikalar öncesine göre çok daha avantajlı bir konumdaydım! İşler bundan daha can sıkıcı bir hal alabilir miydi acaba? Yüzümü buruşturmuş ve varlığını yok sayarak ağır adımlarla ilerleyerek yatağımın ayak ucu tarafına çökmüştüm. Başımı ellerimin arasına aldıdığımda tek isteğim bir kez daha bütün bunların bir kabustan ibaret olmasıydı. Bitmesini istiyordum. Tek bir tane daha soru işaretine tahammülüm kalmamıştı. Rüyalarımı hatırladım. İstanbul’dayken her gece ve neredeyse her uyuduğumda gördüğüm o karışık rüyaları. Her seferinde önüne gelip içine giremediğim şatonun içinde beni neyin beklediğini sonunda öğrenmiştim. Ama şimdi de öğrenmem gereken başka şeyler vardı. Muhteşem Alexander’ın benimle ilgili çok gizli planları gibi. Tanrım belki de sadece birkaç günlük ömrüm kalmıştı ve ben burada kapana kısılmış kedi gibi sadece miyavlayabiliyordum. Ah bir kedi olsam en azından ölmeden önce yüzlerine geçirebileceğim pençelerim olurdu. Ben de o bile yoktu!

-Sanırım en uygun zaman cumartesi akşam. Toplantı başladıktan sonra.  Ama etrafta dişiler olacak ve şuanda onlarla ilgili ne yapabileceğimden emin değilim. Bunu düşünmem gerekecek.

-Ne?

Yüzüne keyifli bir sırıtış yayılmıştı.

-Hadi biraz yaramazlık yapalım! Hala kaçmayı istiyor musun?

Tanrım! Kabul etmişti. Bana yardım edecekti. Sevinç ve heyecanla yerimden fırladım. İçimdeki en salak yanım neredeyse önünde diz çöküp sevinçle gözlerine bakmak bana yardım etmeyi kabul ettiği için ne kadar mutlu olduğumu haykırmak istiyordu. Elbette ona engel oldum! Sadece teşekkür etmekle yetinmesi gerekecekti. Başka bir şey söylemesine fırsat vermeden atıldım.

-Teşekkürler Harmony.

Başını sallıyordu.

-Teşekkür etmek için çok erken bebek. Başarırsan bana kart atarsın.

Bebek mi? Ve bana göz kırpmıştı! Sanırım ailelerinde genetik olan şeylerden biri de ruhsal gelgitlerdi. Ama şu bebek kısmı beni gülümsetmişti. Biran için onun da benden hoşlanmasını, en azından varlığımdan bu kadar rahatsız olmuyor olmasını istedim.

-Hayır hayır ciddiyim. Senden istediğim şeyin farkındayım. Pekala bunun ikimizin de istediği şey olduğunu biliyorum ama.. her neyse ne demek istediğimi biliyorsun. Umarım başın çok büyük belaya girmez.

-Ah bunu göreceğiz.

Yüzü yine düşünceli bir hal almıştı ama büyük bir sıkıntıdaymış gibi görünmüyordu. Sessizlik yine ortamı sarıp sarmalayınca:

-Eee, dedim. Nasıl yapacağız?

Üst dudağını burnuna doğru büzdü. Ve her iki eliyle koltuğun kollarına bir kez vurarak ayağa kalktı. Bir şey söylememişti. Odanın içinde yürümeye başladı. Kapıya kadar gidip pencereye geri döndü. Ve tekrar kapıya yürüdü. Öyle zarifti ki.. Vücuduyla çok barışık olduğu attığı her adımdan anlaşılıyordu. Erkek arkadaşı, varsa, şanslı adamdı gerçekten. Biran aklıma Alexander geldi. Nasıl bir abiydi acaba? Nedense erkek olsam sadece Alexander gibi bir abisi olduğu için Harmony’e pek yaklaşmak istemeyeceğimi düşündüm. Muhtemelen karabasan gibi adamın üstüne çöküp kardeşinden uzak durmasını falan söylerdi. Tam bir eski kafalıydı.

-Biraz sessiz olur musun Daphne?! Düşünmeye çalışıyorum!

Harmony’nin sesiyle kendime geldim. Bunu nenden sürekli unutuyordum ki? Düşündüğüm her şeyi duyabiliyordu! Durdu . Ve sıkılmış gibi bir sesle:

-Daphne! Onuncu kez okuduğum bir kitap gibisin. O kadar açıksın ki sadece düşündüklerini değil az sonra düşüneceklerini bile tahmin edebiliyorum. Biraz kapalı olmayı dene. Alexander’ın başında uğraşması gereken bir yığın sorun olduğu için şanslısın. Yoksa seni çoktan duyardı ve karabasan gibi çökmek nasıl bir şeymiş bizzat tecrübe etmiş olurdun!

Beni azarlıyor olmasını önemsemedim. Kapalı olmak mı? Bu da ne demek? Ona, bunu çok isterdim ama nasıl yapabileceğime dair en ufak bir fikrim bile yok demek istedim ama tekrar odanın içinde volta atmaya başlamıştı ve muhtemelen bunu düşündüğüm anda zaten beni duymuştu. Sustum ve kendimce sessiz olduğumu sanarak başka bir şeyler düşünmeye çalıştım. Gözlerimi üzerinden çekip pencereye döndüm. O anda koltuğa oturmadan önce hızla küçük tahta masama bıraktığı tepsi bir kez daha gözüme ilişti. Sanırım işin buraya kadar olan, yani kendi üzerime düşen kısmını çözdüğüm için kısa süreli de olsa bir rahatlık yaşıyordum ve bu iştahımı açmıştı. Enerjiye ihtiyacım vardı. İştahım geldiği gibi gitmeden bir şeyler yemeye karar verdim. Koltuğa oturdum ve ağzıma götürdüğüm ilk lokmada aldığım o enfes tatla koltuğuma tamamen yayıldım. Açtım ve bu şaşırtıcı lezzet karşısında tüm tabağı hızla silip süpürmek istiyordum ama kendime engel oldum. Ve biran için gözlerimi kapatıp lokmamı ağır ağır çiğnedim. Bu lezzeti uzun uzadıya hissetmek isitiyordum. Alt tarafı tavuklu bir salata yiyordum fakat belki açlığımdan belki de Harmony’nin ilginç bir şekilde başarılı bir ahçı olmasından kaynaklanıyordu bana daha çok bir lezzet şöleninin ortasıydaymışım geliyordu. Farkında olmadan içimden geçenleri seslendirdim:

-Bu ... gerçekten…. Harika. Mımmm ...

Gözlerimi tekrar açtığımda Harmony karşımda dikilmiş daha çok bir komedi filmi seyreder gibi bana bakıyordu.

-Yemekten hiç anlamıyorsun öyle değil mi?, dedi .

Sanırım yediğim şey bir salata olduğu için böyle demişti. Ama umrumda bile değildi. Çok keyif alıyordum.

-Şuan çok elit bir restaurantın özel bölümünde çok ünlü baş ahçısı tarafından yapılmış çok pahalı bir yemeği yemektense önümde duran bu muhteşem salatayı yemeyi tercih ederim Harmony. Sanırım daha önce hiç bu kadar lezzetlisini yememiştim.

O anda yüzüne yansıyan mutluluğu gördüm. Ah ! Salatayı kesinlikle o yapmıştı. Ve övgülerim ağzının kulaklarına kadar varmasını sağlamıştı. Yemek yemeden ya da yediği şeylerin lezzetini almadan bu kadar leziz bir salata yapmış olmak bence büyük başarıydı. Kendimi bir kez daha benden biraz hoşlanıyor olmasını isterken buldum. Belki de iyi arkadaş olurduk. Ama hemen sonra fark ettim ki buradan kurtulmayı başarırsam bunu Harmony’nin bana karşı beslediği olumlu duyguların azlığına borçlu olacaktım. Belki de ilişkimiz bu düzlemde çok daha iyiydi. Düşünmeye son verdiğimde odanın içinde tekrar bir oraya bir buraya yürümeye başladığını fark erttim. Sessizce bekledim. Dakikalar sonra daha çok süzülmeye benzeyen hareketlerine devam ederken konuşmaya başladı:

-Pekala planımız şöyle olacak.

Gözlerimi üzerinde sabitledim ve soluksuz dinlemeye başladım.

-Sen planla ilgili hiçbir şey bilmeyeceksin.

Nasıl yani? Ona soran gözlerle baktım.

-Çünkü ne kadar çok bilirsen o kadar çok düşüneceksin ve  ikimiz de bu durumda bunun ne kadar tehlikeli olabileceğini anlıyoruz sanırım..

Ah soran gözlerle bakma sırası ondaydı. Ve haklıydı. Birden içimi bir heyecan ve korku kapladı. Kesinlikle planı bilmek istemiyordum. Hiçbir şey söylememiştim ama o her kelimemi duymuş ve cevabını almıştı.

-Güzel. Misafirlerimiz cumartesi günü akşam gelecekler. Güneş battıktan sonra toplanmaya başlarlar. Bundan önce sanırım öğleden sonra olur, Alexander bizzat kendisi gelip seni G&G ye götürecektir. Ve elbette sana bir torba güvende kalmanı istiyorum lafı edecek.

İşte tam sırası gelmişti. Araya girdim.

-G&G tam olarak ne anlama geliyor?

-Gizli ve Güvenli demek. Yeraltıda, uzun ve karışık gizli geçitleri olabildiğince konforlu bir odamız var. Aylarca içinde yaşayabileceğimiz kadar kan stoğumuzun olduğu bir oda. Alexander burada yeteri kadar güvende olmayacağını düşünüyor. Senin için de yiyecek stoğu yapacaktır. Hatta belki de çoktan yapmıştır. G&G dışarıdan ve içeriden hiçbir şekilde ses geçirmiyor. Bilmeyen biri tarafından dışarıdan farkedilmesi neredeyse imkansız. Vampir veya insan ailemizden olmayan ve odaya izinsiz girmeye çalışan herkese karşı sürekli tazelenen büyülerle korunuyor. Gelir gelmez Alexander’ın yaptığı ilk işlerden biri büyüleri yeniden yapmak oldu. Yeraltında olduğu için ailemiz odayı olabildiğince aydınlık bir şekilde dekore etti. Konfor anlamında bir sorun yaşamazsın merak etme. Zaten planımızı hayata geçirebilirsek orada uzun süre kalman gerekmeyecek. Şimdi şunu aklından sakın çıkarma. Gerekmedikçe kaçmakla ilgili hiçbir şey düşünmeyeceksin. Özellikle cumartesi günü. Cumartesi günü Alexander’ın işlerinin çoğu hatta eminim tamamı hallolmuş olacak ve seninle ilgilenmeye vakit ayıracaktır. Yanına gelmeden önce seni dinlemeye başlaması da çok olası. Yüzünde ya da aklında en ufak bir iz görürse her şey biter Daphne anlıyor musun? Başka şeyler düşün. Ne bileyim misafirlerin varlığıdan endişeleniyormuş gibi yap. G&G yi ona da sor. Ne kadar kalacağını, orada nasıl vakit geçireceğini. Bilemiyorum işte sadece başka şeyler düşün.

Ah! Sanırım benim payıma düşen en zor kısım buydu.

-Beni oraya sen götüremez misin? Ben bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyorum Harmony. Düşünmemem gerek dedikçe aklımın kaçmaya kayması çok olası gibi geliyor.

Suratımı astım. Buraya kadar tek yapmam gereken düşünmemekti ve bunu bile başaramayabilirdim. Harmony de sıkıntıyla yüzünü buruşturdu. Sonra kafasını salladı. Başka bir yolu olmadığını anlamıştım.

-Buna izin vereceğimi sanmam ve o istemedikçe ona bunu soramam. Ufacık bir şüphe bile duyarsa her şeyi didik didik eder anlıyor musun? Başka şeyler düşünmeyi başarmalısın. Önünde koca bir cuma günü var. Ve yapacak başka bir işin yok. Dene Daphne! Gitmeyi gerçekten istiyorsan bunu yapmak zorundasın.

İşte can alıcı soru buydu: Gerçekten gitmek istiyor muydum? Hayır hayır kendime bunu yapmayacaktım. Elbette istiyordum. Henüz birkaç gündür tanıdığım ve insan bile olmayan bir adama karşı hissettiğim muhtemelen çok aptalca ve yersiz olan hislerimin elimi kolumu bağlayıp beni burada tutmasına izin vermeyecektim. Gitmek zorundaydım. Gidecektim ve unutacaktım. Nokta.

Harmon’nin beni dinlediğinin farkındaydım. Ama umursamadım. Alexander’ı görüp ondan etkilenmeyen bir kadın hayal edemiyordum. Bu yüzden duruma çok aşina olduğunu farzettim.

-Pekala deneyeceğim, dedim aslında olduğumdan çok daha emin çıkan bir sesle. Endişelerimin yüzüme de yansıdığını biliyordum.

-Güzel yapman gereken bu. Dene ve başar. Yoksa G&G de tahmin ettiğimizden daha uzun bir süre kalman gerekebilir. Aslında bu Alexander için biraz hafif bir ceza şekli olur ama kim bilir? Ne de olsa bugünlerde her zamanki sert ve değişmez davranışlarını sergilemiyor.

Bana süzen gözlerle bakarken içimden hem alıkonuluyorum hem de kaçmak istediğim için cezalandırılabilirim gerçekten harika diye düşünüyordum.

Tak ! Tak!

Hayır. Ah lanet olsun! Lütfen Alexander olmasın, lütfen o olmasın! Kapının vurulmasıyla bugüne geri döndüm. Ve kalbim birden kulaklarımda atmaya başladı. Bütün cuma gününü bu işi düşünmemeye çalışarak geçirmiştim ve perşembe akşamından sonra kaçmayı düşündüğüm tek anda kapım çalınmıştı. Her şey daha başlamadan bitmiş miydi? Hem neden her seferinde beni yataktayken yakalıyordu ki?  Birden aklıma bir önceki sefer geldi. Kapıyı geç açtığımda sinirlenmişti. Ve ben hala kapıdan olabildiğince uzak bir noktada, yatağımda, panik halinde düşünmeye devam ediyordum. Bugün onu sinirlendirmemeliydim. Gerçi kapım henüz sadece  bir kez çalınmıştı. Yine de hızla yataktan çıktım ve kendim açmak üzere kapıya yürüdüm. Yutkunmak daha önce hiç yapmadığım bir eylem gibi geliyordu. Dilim damağım kurumuştu. Kan damarlarımda saçma bir hızla yokuş aşağı akan bir nehir gibi çağlıyordu. İçimden bir kez daha yakarır gibi “lütfen” dedim ve ardıdan tokmağı sola çevirdim.

-Günaydın günışığı.

25 Kas 2012

OYUN - 14

Koltuğunda oturmuş kapanmamak için son mücadelesini veren göz kapaklarını açık tutmaya çalışıyordu. Bembeyaz kocaman yatağına girip kafasını yastığına huzurla gömebilmek için neler vermezdi? Oysa kan çanağı olmuş gözleri ve uykusuzluğun getirdiği iyice ağırlaşmış düşünceleriyle bunu en son ne zaman yaptığını bile kesin olarak hatırlayamıyordu. Bir gün mü, iki gün mü yoksa üç gün önce mi..? İlk kez kendini buraya bu kadar yabancı hissetmişti. Huzurla uykuya dalamayacak kadar yabancı. Bir başkasının evinde misafir ya da adına ne denir bir çeşit tutuklu gibiydi. Ve böyle hissetmesine neden Constantinescu ailesinden nefret etmeye başlamıştı.  Her şey o kadar çabuk olmuştu ki... AKoltuğunda oturmuş kapanmamak için son mücadelesini veren göz kapaklarını açık tutmaya çalışıyordu. Bembeyaz kocaman yatağına girip kafasını yastığına huzurla gömebilmek için neler vermezdi? Oysa kan çanağı olmuş gözleri ve uykusuzluğun getirdiği iyice ağırlaşmış düşünceleriyle bunu en son ne zaman yaptığını bile kesin olarak hatırlayamıyordu. Bir gün mü, iki gün mü yoksa üç gün önce mi..? İlk kez kendini buraya bu kadar yabancı hissetmişti. Huzurla uykuya dalamayacak kadar yabancı. Bir başkasının evinde misafir ya da adına ne denir bir çeşit tutuklu gibiydi. Ve böyle hissetmesine neden Constantinescu ailesinden nefret etmeye başlamıştı.  Her şey o kadar çabuk olmuştu ki... Anne ve babasını düşünmeye başladı.. Onlara her zaman ihtiyacı vardı ama en çok şimdi.  Varlıkları bir şekilde hala devam ediyorsa ve onu görebiliyorlarsa ne düşünüyorlardı acaba? Annem deli gibi endişeleniyor ve babam da öfkeden deliye dönmüştür mutlaka. Anne! Baba! Beni duyuyorsanız lütfen ne yapam gerektiği konusunda bana bir işaret verin. Çünkü hayatımda ilk kez gerçekten ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. İçimde hepbir ağızdan konuşan o kadar çok ses var ki! Hangisini dinlemem gerektiğini bilmiyorum. Ah baba! Gittin ve ben büyümek zorunda kaldım.  Önümdeki yolların hiçbirinin sonunu göremiyorum. Hiçbir şeyden emin değilim. Olamaz dediğim birçok şey oluyor ve bu sırada benim için doğru ve yanlış arasında duran o koyu renkli çizgi tamamen silikleşmiş durumda. Her şey daha çok gri gibi... Her şey aynı zamanda hem koca bir yanlış hem de koca bir doğru gibi. Bir yanım ne olursa olsun buradan çıkmamı ve polise gitmemi söylüyor. Ama içten içe bunun çok akıllıca olmadığını ve hiçbir işe yaramayacağını hatta işleri çok daha kötü bir duruma sokacağını da biliyor.. Onlara ne diyeceğim ki? Memur bey şatomda birkaç vampir var ve şatomu benden zorla almak istiyorlar mı? Ah! Muhtemelen bana tuhaf ve gizleyemedikleri bir gülümsemeyle bakıp, sorgulamadan akıl hastanesine gönderirler.. Diğer yanımsa bunu yapmayı kesinlikle istemiyor. Bunu bir çeşit ihanet olarak görecek kadar karışık ve saçma bir ruh halinde! İçten içe tüm aptallığıyla bu olanlardan hala iyi bir şeyler çıkacağını umuyor. Ve başka bir yanım bir şey yapmadan bütün bu olan biteni kabul etmenin hiç de bana göre bir davranış olmadığını bağırıyor. Evet hiçbir zaman bir başkaldıran ya da asi olmadım. Hatta fazla uysal olduğum bile söylenebilir. Ama bütün bunları nasıl kabul edebilirim? Ve tanrı aşkına! Neden içimde bir yerde sus ve sana söylediklerini yap diye zıp zıp zıplayan ağzı açık bir budala dolaşıyor? O kızı tanıyor muyum? Tehlikeden, belirsizlikten, bilinmeyenden korkan ve hatta nefret eden ben o kızla hayatım boyunca gerçekten hiç tanıştım mı? Yoksa bu ilk karşılaşmamız mı? Tanrım ne yapmam gerekiyor? Susup beklemek ve neler olacağını görmek beni bir korkak mı yapar yapar yoksa yeterince (!) akıllı biri mi? Karşımda durup bana bu odadan çıkmamamı söyleyen ve hatta nerdeyse bunu emreden adamın bir vampir olduğunu hatırlarsam belki de korkmak o kadar da tuhaf bir duygu sayılmaz! Bunları düşündüğü anda birkez daha harekete geçmek hayatının en aptalca hamlesi gibi görünmüştü.

Uyku o kadar ağır basmaya başlamıştı ki gerçekten uyanık mıydı yoksa bütün bunları rüyasında mı düşünüyordu emin değildi. Uyumamak ve her şeyin kontrolünü yitirdiğini hissederken en azından ayakta kalmak için direniyordu ama dayanacak gücü kalmamıştı. Zihinsel olarak bu kadar yorgun olduğu başka bir zaman hatırlamıyordu. Dayanamayıp kollarını göğsünde birleştirdi ve başını koltuğun sağ tarafına yaslayıp tatlı uykusunun güçlü kollarıyla onu bir sis bulutunun içine çekip teslim almasına izin verdi. Korkulu ama bir o kadar da gönüllü bir teslim oluştu bu. 

Su, ona geri dönmesini söylüyordu. Odasının camından bahçeye bakıyordu. İçerisi sadece mum ışığıyla aydınlanıyormuş gibi loş ve bahçe zifiri karanlıktı. Bahçenin bitimi orman olmasına rağmen ışık doluydu ve Su o ışığın içinden endişeyle ellerini ona uzatmış gelmesi için yalvarıyordu. Onu çok özlemişti. Çocukluğunu, lise yıllarını ve sonrasını birlikte geçirdiği tek dostuydu. Her şeyini  paylaştığı tek insan. Anne babasına bile söyleyemediklerini söyleyebildiği, bütün günü birlikte geçirip akşamları da saatlerce telefonda konuştuğu, ağladığında onu güldürmek için her türlü şaklabanlığı yapan, neredeyse bütün Avrupa'yı birlite gezdiği can dostuydu. Mutfakta yeni tarifler yaratmak için geçirdikleri ve çoğu ne olduğu belirsiz bir yiyeceğe bakarak kahkahayla biten eğlenceli saatler, arka arkaya izledikleri filmler, çılgın gibi ve sonu hep kan ter içinde biten danslar, bıkmak nedir bilmedikleri yaratıcı makyaj denemeleri, sabah koşuları, gece yarısı kahvaltıları, günün ilk ışıklarıyla sona eren sohpetler, yaz tatilleri... Bütün bir ömrünü Su'yla geçirmiş gibiydi. O bir arkadaştan çok daha fazlasıydı. Hiç sahip olmadığı kız kardeşi gibiydi. Anne babasından sonra sahip olduğu tek akrabası gibi. Ondan uzakta o kadar yalnız hissediyordu ki. Ne demeye bu lanet yere gelmişti sanki. İstanbul çok daha güvenliydi. Çok daha bildik.. Koşup boynuna sarılmak ve kendini bırakmak istedi. Hıçkırıklarla ağlamak, arkadaşının şefkatli kollarına sığınmak bütün olan biteni anlatmak ve ne yapması gerektiği konusunda fikrini almak istiyordu. Yalnızlığını onun yanında unutmak istiyordu. Diğer yandan görünmeyen onlarca kol onu arkasından çekiştirip buraya bağlıyormuş gibiydi. Tüm zorluğuna, karmaşasına ve hatta korkunç yanına karşın bir yanı buradan gitmeyi istemiyordu. Kapıdan dışarı adımını atsa pek çok sorunu arkasında bırakacak ama aynı anda pek çok yenisiyle başbaşa kalacaktı. Ve hissedeceği yalnızlık şimdiye kadar hissetiklerinin yanında hatrı sayılır derecede büyük olacaktı. Nedeninden emin değildi ama damarlarında dolaşan kanın her damlası bu duyguyla çağlıyordu. Gidemezdi. Bunlar zor zamanlardı ama bu hırçın deniz elbette sakinleşecek ve yeniden billur gibi bir suya dönüşecekti. Kalmayı istemek için kendine itiraf etmediği bir neden daha vardı. Güçlü bir neden. Kalan her şeyi bir şekilde daha az önemli yapan bir neden: Alexander. Ve bunu kendine rüyasında itiraf etmek uyanıkken olduğundan çok daha kolaydı. 

Kollarını bağlamış, ayaklarını koltuğun üstüne karnına çekmişti. Üşüyordu. Bu üşüme hissiyle uyandı. Kollarını oğuşturmaya başladı. Ne kadar zamandır bu koltuğun üzerindeyim acaba diye düşündü. Hala çok uykusu vardı. Koltuğun üzerinde uyumaktan tutulmuş kollarını ve bacaklarını gererek kalktı ve sarsak adımlarla yatağına gitti. Uykunun artık dayanılmaz olan ağırlığına rağmen yatağa kot pantalonuyla girmek istemedi. Dönüp dolabına gitti ve raftan temiz bir pijama çekerek üzerini değiştirdi. Temizlik ve detarjan kokusu sıradan, basit ve rahatlatıcıydı. İçine çekip bu sıradanlıkla rahatlayarak yatağa geri döndü. İşte şimdi yeni bir korku ve endişe dalgası onu esir almadan tatlı uykusuna geri dönebilirdi. Bu kez rüyasız olmasını diledi.

Tak! Tak!

Tak! Tak! Tak!

Gerindi. Ve hala kapalı kalmak için ısrar eden göz kapaklarını zorla açmasıyla kısması bir oldu. Odasının yılmaz güçlü bekçilerini kapamadığı için oda ışıkla dolmuştu. Sabahları tahammül edemediği şeylerden ikisi bir aradaydı: Uyandırılmak ve ışığa maruz bırakılmak! İsteksizce kulak kesildi. Kapı çalınıyordu.

Tak! Tak! Tak!

Ah.. Henüz yeni bir "Aman Tanrım!" olaylar zincirine hazır değildi. Neden hep olmadık zamanlarda rahatsız ediyorlardı ki? Kapı bu kez daha ısrarcı ve sert bir şekilde çalındı.

TAK!

Uyku sersemliğiyle bu tek ve sert çalış yüreğini ağzına getirdi ve kalbi hızla koşmaya başlarken yorganı ayaklarıyla üzerinden itip kendini yataktan hızla dışarı attı. Merak, endişe, heyecan ve korku yine aynı anda hücum etmişti ve bu çoklu duygu selinden bitap düşmüş olarak en küçük seslerinden biriyle:

-Evet? diyebildi.

Alexander daha fazlasını beklemeden içeri girdi. Beklemekten sıkılmış ve neredeyse bekletildiği için kızmış bir surat ifadesiyle bakıyordu. Koyu mavi, üzerine oturup kaslı bacaklarını sarmış  kot pantalonu ve yukarıdan bir kaç düğmesi açık bırakılmış beyaz gömleğiyle olması gerekenden çok daha etkileyici görünüyordu. Gördüğü manzara karşısında aklı başına gelmiş Bettra bir yandan üzerindeki bir başka su yeşili pijamasının askılarını düzeltmek bir yandan da saçlarını toparlamaya çalışmakla meşguldü. Göz temasından olabildiğince kaçınıyordu. Ah kim bilir ne çeşit bir felakate benziyorum! Umarım içinden sağ çıkılabilecek cinstendir!

Alexander gülümsedi. Ve keyifle kafasını sallamaya başladı.

- Günaydın gün ışığı. Endişelenme sanırım bundan sağ çıkabilirim.

Sağ elini alnına götürmüş ve kısılmış muzip gözlerle bakmaya başlamıştı.

Şimdi de gün ışığı mı oldum? Ah tabi küçük hanımlıktan vardığım noktayı düşünürsek hiç fena sayılmaz. Yalakalıkta sınır tanımıyorsunuz bayım! Yine de anlayamıyorum. Onun gibi biri bana neden gün ışığı diyor ki? Hiçbir açıdan bunu söylemesi mantıklı değil.. Işık da güneş de ta kendisi! Sabahın bu saatinde bile böyle parıldayan başka birini tanımıyorum. Aynı anda utançla gözlerini kapatıp içinden sıkı bir küfür geçirdi. Bunu yapmaktan vazgeçmeliydi. Aklıdan geçirdiği her şeyi duyabiliyordu ve onunla ilgili düşüncelerini paylaşmak istediği en son kişi oydu. Ama yine yapıyordu işte! Hiçbir şeyi gizleyememek berbat bir histi. Bu durumda konuşmama ne gerek var ki? Nasıl olsa hep aklımda! Rahatsızlığını göstermek için bunu gerçekten denemeye karar verdi. Henüz hiçbir şey düşünmemişti ki Alexander her zamanki gibi önce davrandı.

- Sesini duymayı tercih ederim Bettra. Aklında olmak bazen can sıkıcı olsa da eşsiz. Yine de sesini duyamamak fikri beni geriyor. Lütfen konuş.

Bettra içinden pis pis sırıtarak susmaya devam etti. Öncelikle size de günaydın Alexander. Ve burada ne arıyorsunuz? Yapmanız gereken önemli işleriniz olduğunu hatırlıyorum.. Bunu neredeyse sitemle düşünmüştü ve bu nereden çıktığını bilmediği sitemine bir anlam veremedi. İçinde bir yerlerde birileri henüz farkında olmadığı bir işler çeviriyordu. Ve bu biraz yo yo oldukça sinir bozucuydu. Madem o benim mahremiyetime saygı duymuyor ben de onun o göklerdeki egosunu beslemekle zaman harcamayacağım. Alexander sözünün dinlenmemesine alışık biri değildi. Bu yüzden onun da kendisi kadar rahatsız olmasını dileyerek düşüncelerinin karşılık bulmasını bekledi. İçindeki sırıtışın yüzüne de yansımasına izin verdi. Bekledi. Bekledi. Ve kollarını bağlamış sırıtarak ona bakarken sonunda Alexander'ın da onunla oynadığını anladı. Susuyordu. Vazgeçmeyip sinirle düşünmeye devam etti: Aman ne güzel! Siz beni sesli ya da sessiz gayet net duyabiliyorsunuz ama ben konuşmaşsanız sadece koca bir sessizlikle başbaşa kalıyorum. Gerçekten çok adil! Birden konuşmayıp sadece düşünürken değişen yüz ifadesini fark edip kendi kendine güldü. Çok komik görünüyor olmalıyım. Ses yok ama kaşı gözü oynayan bir kız var. Hahahah ! Bunları da duyduğundan emin olmasına karşın Alexander'ın surat ifadesi değişmemişti. Komik bulmuşa benzemiyordu. Kızgın da görünmüyordu. Ya da rahatsız olmuş.. Daha çok merak eder gözlerle bakıyordu. Bettra kendi kurduğu oyunda pes eden kişi olmamak için susmaya devam ediyordu. Fakat kazananın kendisi olmayacağı çok açıktı. Ne yaparsanız yapın Alexander aklımı kitap okur gibi canınız her istediğinde açıp okumanız beni rahatsız ediyor. Ve bu duruma bir son vermeniz için ben de her fırsatta elimden geldiğince sizi rahatsız etmekte sakınca görmeyeceğim. Eşit şartlarda olmadığımız çok açık ve o kayaya benzeyen yüzünüzde en ufak bir duygu kırıntısı göremesem de sizin de rahatsız olduğunuzun farkındayım. 

Alexander gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Açtığında gözlerinde beliren koyuluğu görmek için aynı odada olmaya gerek yoktu. Yaratacağı etkinin bilinciyle henüz neyle oynadığının farkında olmayan bu küçük asi kıza doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Artık bu kaya görünüşlü sert çizgili yüzün ne hissettiği çok açıktı: Kızgındı. Ve aralarındaki birkaç metre mesafeyi uzatmak için olabildiğince yavaş harekeret ederek ona doğru yaklaşıyordu. Bettra önce çenesini dik tutup etkilenmemiş gibi yapmayı denedi. Ama Alexander'ın ona doğru attığı her adımında içindeki bütün organlar titremeye ve neredeyse korkuyla sağa sola kaçışmaya başlamışlardı. Aralarında ki mesafe henüz çok da yakın değilken iç güdüsel ve farkında bile olmayarak tam dört adım geri gitti. Ve dizleri yatağına çarptığında gelebileceği son noktaya bu kadar çabuk ulaşmış olmasına lanet ederek önünde bağladığı kollarını sıkmaya başladı. Kaçabilmeyi diledi. Kalbi küçük bedenine hiç uymayan ve neredeyse kaldıramayacağı bir hızla atmaya başlamıştı. Neden bu kadar korkuyordu ki sanki? Ve neden her seferinde başını belaya sokmaya bu kadar istekliydi? Yetersiz insani yetenekleriyle yapabileceği en fazla onu kızdırmak oluyordu ve sonra da bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyordu. Şimdi bunu daha iyi anlıyordu ama anlamak için geç kalmıştı. Zaman, içinde baş döndürücü bir hızla akarken dışarıda geçmek bilmiyordu. Ve Alexander bir türlü ona ulaşıp ne söyleyecekse söyleyip bu işkenceye bir son vermiyordu. Bir filmin en heyecanlı sahnesini ağır çekimde izler gibiydi. Kurbanı oynayan zavallı da kendisiydi. Sanki bir uçurumun kenarındaydı ve arkasında duran el onu bir türlü aşağı itmiyor bunun yerine yaşattığı korkunun zevkini çıkarıyordu. Her salise artan heyecan nefes alışverişlerine de yansımıştı. Göğsü hızla inip kalkıyor ve nefes alışverişleri bariz bir şekilde duyuluyordu. Alexander'ın yüzüne şimdi ikinci bir ten gibi yerleşmiş bu kızgın ifadeden nefret ediyordu ve hissettiği pişmanlığın bunu bir nebze de olsa hafifletmesini diliyordu. Nihayet durdu. Bettra şimdi artık hareket etmeyen ayaklarına bakıyordu. Durdukları için mutluydu. Ne olursa olsun sonuna gelmişti. Bu, sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen korkulu bekleyişten çok daha net ve iyi bir duyguydu. Alexander sağ ayağını yere vurmaya başladığında nasıl olduğunu anlamadı ama ona bakması gerektiği hissetti. Başını yavaş yavaş kaldırıp şuan karşısında olmamaları için her şeyi yapabileceği bir çift kömür karası gözle buluştu. Bu kadar yakınındayken o kadar da kötü görünmüyorlardı. Aslında sadece etkileyiciydiler. Hem de çok! İçinde dayanılmaz bir şekilde bu alev almış gibi görünen gözlere bakma isteği belirdi. Duyduğu rahatsızlığa rağmen gözünü ondan alamıyordu. Oda hareketlenmiş etraflarında dönmeye başlamıştı ve onu düşmekten alıkoyan tek şey gözleriyle kurduğu temastı. Aralarındaki fazla yakın mesafeye rağmen Alexander bir kez daha ona doğru hareket etti ve Bettra elinde olmadan yatağa oturdu. Şimdi o muhteşem, kara denizden dizlerine düşmüştü. Tekrar başını kaldırmaya cesaret edemiyordu. Bu kadarı çok fazlaydı. Kalbinin artık yavaşlaması gerekiyordu yoksa bir kriz geçirmesi an meselesi olacaktı. Alexander sağ ayağını tekrar yere vurana kadar elleri iki yanında yataktan destek alarak dizlerine bakmayı sürdürdü. İşte şimdi yeniden o kara denize girmesi gerekiyordu. Başını kaldırdı. Sonunda daha çok kusursuz bir tanrı heykelini andıran yüzün dayanılması belki de en güç yeri, dudakları, hareket etmeye başladı. Ne derse desin ve ne kadar korkarsa korksun sonunda onu duyabildiği için mutluydu.

- Belki de artık bazı şeyleri netleştirmenin vakti gelmiştir Bettra. Ben, senin açından üzücü olsada, böyle oyunlarla pes ettirebileceğin biri değilim. Bunu şimdiye kadar anlamış olmanı bekliyordum. Ve benimle böyle küçük oyunlar oynamandan hiç hoşlanmıyorum. Sana konuşmanı rica ettiğimde kendi iyiliğin için bunu düşünmeden uygulamanı öneririm. Ve susmanı rica ettiğimde susmanı. Aksi halde işler kontrolden çıkıyor ve her ne kadar istemesemde burada bu konuşmayı yapmak zorunda kalıyorum. Seni duyabiliyorum çünkü bu benim yeteneğim. Rahatsız edici olabildiğini kabul ediyorum ancak kendimi sana özellikle kapatmazsam, ki emin ol artık bunu istemezsin, düşüncelerini duymamam mümkün olmaz. Elbette ileride pratik yaparak aklını bana kapatabilirsin ama bunun için zamana ihtiyacın var ve dürüst olmam gerekirse bunu yapmanı tercih etmem. Buraya önce kahvaltı ya da sanırım saat itibariyle artık akşam yemeğin için aşağı inebileceğini ve sonra da hala istiyorsan çalışma odanda çalışabileceğini söylemek için gelmiştim. Son derece olumlu duygularla.  Ama şimdi bunları yapmana izin vermeli miyim emin değilim. Beni çok kızdırıyorsun ve bu düşüncesiz hareketlerinle yanında ben olmadan evinde içinde sana vermeyi planladığım kadar özgürlükle bile baş edebileceğinden emin değilim. Şuanda bu evde üç tane vampirle birlikte yaşıyorsun Bettra! Harmony ve James'in sana zarar vermelerini beklemiyorum ama karşındakini çok zorlayan bir yapın var. Ne yapacağını kestiremiyorum bile! Oyun oynamıyoruz ve senin mantıklı davranmana ihtiyacım var. Bir de misafirler geldikten sonra da evde istediğin gibi dolaşmaktan söz ediyordun. Bu zaten izin verebileceğim bir şey değildi ama az önceki yersiz davranışınla olmayan ihtimali bile ortadan kaldırmayı başardın. Cumartesi akşamı burada olacaklar ve o lanet toplantı bitip herkes evine dönene kadar sen G&G den dışarı adım atmayacaksın. Bundan sonra sana söylediklerimi kendi CAN GÜVENLİĞİN için Bettra, fazla düşünmeden sadece yapacaksın. Ve gitmeyi, kaçmayı, daha akıllıca planlar yampak için boşa vakit harcamayı bırak. Gitmene izin vermeyeceğim anlıyor musun? Kaçmayacaksın. Bir şekilde kaçmayı başarırsan da seni bulurum ve o zaman bunu hiç yapmamış olmayı dilersin Bettra.

Durdu. Ve söylediklerinin istediği etkiyi yaratması için birkaç saniye bekledi.

- Bölgemdeki diğer ailelerin liderleri benden gerçekten etkileyici ve ikna edici bir konuşma bekliyor. Aksi halde babamın liderliğini geri alamam. Bunun yanı sıra ailemizin liderliği geri almaması için elinden geleni yapacak misafirlerimiz de olacak. Tüm bunlar senin için yeni ve fazla anlaşılmaz biliyorum. Ama artık burada benim evimdesin. Her şeyi olmasa da bazı temel şeyleri anlaman için yardımına ihtiyacım var. Bu bir oyun değil Bettra. Ya da en azından senin için fazla tehlikeli bir oyun. Bu yüzden sana son kez söylediklerimi dinlemeni öneriyorum. Aksi halde bir dahaki sefere sonuçlarından ben sorumlu olmayacağım.

Ve sustu. Sonunda. Neler söylemişti? Hayatında daha önce herhangi bir başkası tarafınan böyle azarlanmış mıydı? Kendini çok .. çok küçük düşmüş ve aptal gibi hissediyordu. Sonra yeniden başladı.

-Bettra, lütfen. Amacım seni küçük düşürmek değil. Böyle hissetmeni istemiyorum.

Ama böyle hissetmem için elinden geleni yapıyorsun. Beni bir çocuk gibi azarlıyor ve açık bir şekilde tehdit ediyorsun. Artık kendi evimde bile değilim sanırım ve anlıyorum ki burada zorla tutuluyorum. Ve elbette ne hissedeceğimi de sen belirleyeceksin değil mi? Şimdi daha çok bir kukla gibi hissediyorum.

Alexander'ın gözlerindeki hiddet hareket etmeye, kara gözleri elmasın üzerine ışık düşmüş gibi ışıl ışıl parıldamaya başlamıştı.

 -Konuş Bettra! Yüksek sesle!

Yükselen sesiyle birden afallayıp başını salladı. Bunu, sürdürmek amacıyla yapmamıştı ki. Sesini tamamen yitirmiş olmaktan korkarak ve yıllardır tek kelime etmemiş birinin sarsak konuşma çabasına benzer bir çabayla boğazını temizledi. Neredeyse mırıldanır gibi bir sesle başladı.

- Söylediklerini anlayamıyorum. Ve anlamadığım bu kadar çok şey olmasından nefret ediyorum. Hayatım boyunca hiç kimseden bu kadar azar işitmedim ve anlayamıyor olabilirsin ama bu benim için çok gurur kırıcı. Seni tanıyalı sadece üç gün oldu ve sen yemek için bile iznine ihtiyacım olduğunu, istesem de buradan gidemeyeceğimi söylüyorsun. Ve ben bir insan olarak buna itiraz bile edemiyorum.  Sen.. Çünkü karşımda insanüstü yeteneklerinle sen duruyorsun! Az önce söylediklerini bir hafta boyunca durmadan düşünsem muhtemelen hala anlayamamış olurum Alexander. Akıl okumanın pratik yapmakla çözülebilecek bir şey olduğunu daha önce hiç duymamıştım ve sen az önce bunu yapabileceğimi söyledin. Ya da istersem aklımı sana kapatabileceğimi.. Ya da ona benzer bir şey emin bile değilim. Ben sanırım burada neler olup bittiğini gerçekten anlayamıyorum. Bana burada neden ihtiyacın olduğunu da..

Umutsuzca sustu ama sonra birden içinde kopan fırtınadan kurtulmayı başaran birkaç cümle ağzından kaçmayı başardı.

-Sen tam anlamıyla egoist, kaba ve sinir bozucu bir adamsın Alexander Constantinescu! Davranışlarına tahammül etmek benim için çok güç!

Bu kadar gergin bir ortamda son söylediği cümlelerin büyük bir etkisi yaratması gerekiyordu ama yorulmuştu. Karşısında durup ona bağırıp çağırmasından ve ne yapıp ne yapamayacağını söylemesinden nefret ediyordu ve bunu bilmesini istiyordu. Bakışlarını ondan çekti, birkaç metre ötede sol yanında duran pencereden dışarı bakmaya başladı. Ağaçların rüzgarla hışırdadıklarını biliyordu, onları görüyor ama duyamıyordu. Şuanda yine normal bir şeylere ihtiyacı vardı. Alışkın olduğu basit bir şeylere. Tüm bu gerçek olması güç şeylerin ağırlığından kurtulmak ve bir gecede bu kadar değişen hayatına karşı aklında oluşan soru işaretlerini unutmak için.

Alexander uzanıp yüzünü tuttu ve başını yeniden ona çevirdi.

- Bu sadece dalgalı bir deniz değil Bettra. Fırtanada okyanusun ortasındasın ve boyunu metrelerce aşmayan neredeyse bir tek dalga bile yok. Bunun içine düştün çünkü bu senin kaderin. Bu bizim kaderimiz. Ve ben sana istediğin cevapları vermek için hazır olana dek sabırla beklemekten başka bir seçeneğin yok. Üzgünüm. Sadece bunun çok zaman almayacağını bilmelisin. Toplantıyı atlattıktan sonra sana bilmek istediğin her şeyi anlatacağıma söz veriyorum. Neden burada olman gerektiğini öğreneceksin. Şimdi bana güvenmek ve benimle birlikte hareket etmek zorundasın. Ve tarzım hoşuna gitmese de bütün bunları güvenliğin ve iyiliğin için yaptığıma seni temin ederim.

Son cümlelerini yumuşak ve şefkatli bir ses tonuyla söylemişti. O kadar ki neredeyse ona acıdığını düşünecekti. Ama o acımaktan ne anlardı ki? Tek bildiği bağırıp çağırıp karşısındakine emirler vermek olan bir  adam düştüğü bu korkunç durumu nasıl anlayabilirdi..

- Benim geri dönüp Harmony ve James'e katılmam ve çalışmaya devam etmem gerekiyor. Kahvaltı mı etmek istersin yoksa akşam yemeği mi yiyeceksin?

O kadar dolmuş ve heyecan korku karışımı duygu yüklemelerinden içinde o kadar çok sancı oluşmuştu ki şuanda hiç aç hissetmiyordu.

- Canım yemek yemek istemiyor.

Alexander şaşkınlıktan açılmış gözlerle baktı.

-Konuştuğum onca şeyin boşa gittiğini mi söylemeye çalışıyorsun yoksa gerçekten tehlike mi arıyorsun Bettra?

Ne olmuştu ki şimdi? Yine neden öfkelenmişti? Hem saat kaç olmuştu? Yine akşama kadar uyumuş olamazdı, değil mi?

Alexander'ın yeniden derin nefes alıp vermeye başladığını fark etti ve bu işlerin an itibariyle daha kötüye gittiğinin mutlak bir habercisi gibiydi. Soran gözlerle ona baktı. Ne yapmasını istiyordu?

-Yemek yemeni istiyorum Bettra. Ve sana ne yersin diye sorduğumda beklediğim cevap yemek yemek istemiyorum değil. Bu yeterince açıktır umarım. Aşağıda işlerimiz uzadı ve senin de uykuya ihtiyacın vardı. Bu yüzden fazladan birkaç saat uyumanı sağladım. Yani saat şuanda akşam üzeri beş.

Omuzları istemsiz olarak sarktı ve başınını önüne eğdi. Her şeyin kontrolünü yitirmişti. Bütün hayatının. Karşısında dikilen ve söylediği her şeyi harfiyen yerine getirmesini bekleyen adam tam bir despottu. Ve onunla istediği gibi oynayabileceğini sanıyordu. Dahası oynuyordu da. Kafasını salladı. Söyleyecek bir şey bulamıyordu. Artık yalnız kalmak istiyordu. Bunun için aceleyle konuştu.

- Akşam yemeği lütfen.

Alexander yüzünde memnuniyet, şaşkınlık ve öfke karışımı bir ifadeyle ona sona kez baktı. En azından onun da karışık duygular içine girmesine neden olabildiği için seviniyordu. İçindeki dik kafalı inançtı kız hiç vazgeçmiyordu. Ve Alexaneder uzaklaşırken buna sevinmek daha kolay oluyordu.

Kapının kapandığını duyduğu anda kendini yatağa bıraktı. Vücudundaki her bir kasın kasıldığını ve  ağrıdığını hissediyordu. O kadar kasılmıştı ki ağrıyı çok doğal karşıladı. Yemekten sonra bir ağrı kesici almaya karar verdi. Su! Tanrım Su seninle konuşmaya o kadar ihtiyacım var ki.. Sana söylüyorum küçük dik kafalı! Bu kadar inatçı ve bilmiş olmasaydın şuanda yan odada Su'ya mail yazıyor olabilirdim. Ama senin saçma oyunun yüzünden şimdi bunu hayal bile edemiyorum. Yine de Alexander yemeğini getirdiğinde tüm yumuşak başlılığını kullanıp çalışmak için yan odaya geçmeyi teklif etmeye karar verdi. Denemekten zarar gelmezdi. Madem bu tehlikeli bir oyundu sahip olduğu tüm silahları kullanacaktı ve mantıklı oynamayı unutmasa iyi olurdu.





19 Eki 2012

"ODA HAPSİ" - 13

Zaman zaman aralarında oluşan bu uzun süreli sessizlikler gitgide daha anlaşılmaz ve sıkıcı olmaya başlamıştı. Özellikle Bettra için. Bir soru sormuştu ve basit bir cevap bekliyordu. Alexander bir vampirdi ve kendi cümleleriyle bir insan, iyi ya da kötü herhangi bir  vampirin yanında asla tam olarak güvende olamazdı. Bunu önemli ölçüde vampirlerin açken şiddetlenen hayvani dürtülerine ve öfkelerine bağlıyordu. O halde nasıl olurda Alexander'ın yanında başka hiç kimsenin yanında olamayacağı kadar güvende olurdu? Durum çelişkili görünüyordu. Ve doğal olarak Alexander'ın inandırıcılığını azaltıyordu. İçinde bir yerlerde bu tuhaf durumun biran önce sona ermesini bekleyen yanı ona inanmak istiyordu. Alexander yine aklından neler geçtiği hakkında en ufak bir ipucu bile vermeyen ifadesiz ve bir o kadar da etkileyici yüzüyle karşısında otururken Bettra işte tam da bunları düşünüyordu. Uzayan sessizlik artık bir uğultuya dönüşmüş ve neredeyse her saniye şiddetlenen bir baş ağrısına yol açmıştı. "Görünen o ki sandığımdan zor bir soru oldu. Ah Tanrım  o haklı. Bir vampirin yanında nasıl güvende olabilirim ki? Düşüncesi bile saçma. Hatta o kadar saçma ki Alexander bile durumu kurtaracak başka bir yalan bulamıyor" diye kendiyle konusuyordu giderek artan uğultu dalgalarının arasında. Sonunda yeryüzünün belki de en melodik sesini tekrar duydu:

-Bettra?

- Evet?

-Başından beri sana söylediklerimin içinde bir tane bile yalan yok. Önce buna inanmalısın. Beni farklı kılanın ne olduğuna gelince..

İlk kez Alexander'ın fark edilir biçimde yutkunduğunu gördü. Ve içinde, gel gitle birlikte alçalıp yükselen sular gibi sürekli artıp azalan bir korkunun yeniden en tepeye doğru çıktığını hissetti. Karşınızda  bilmem kaç yüz yaşında olduğunu söyleyen ve doğa üstü olduğu kesin birkaç yeteneğe sahip olduğunu  bizzat  gördüğünüz bir adam duruyor ve o yutkunuyorsa az sonra ağzından dökülecek kelimeler cadılar bayramında kurulan korku evlerinden bir parça daha korkunç olabiliyor! Neredeyse konuşmakta zorlandığını düşünecekti. Susuşunun yeni bir sessizlik dalgasının başlangıcı olmamasını diledi. Konuşmak, anlamak, anlaşılmak ve şatonun durumunu netleştirip artık bu odadan çıkmak istiyordu. Belki aralarında oluşan gerginlikten belki de burada kendisi dışında her şeyin neredeyse antika oluşundan odanın havası iyice ağırlaşmıştı. Şuan şatonun kapısından çıkıp biraz taze hava almak için neler vermezdi. İçeri ilk girdiğinde güzelliğiyle başını döndüren kütüphane şimdi üzerine geliyor gibiydi. Alexander'ın onun güvenliğini sağlama konusunda ki bu kendinden emin ve biraz daha devam ederse neredeyse takıntılı olduğunu düşüneceği tavrı için aklına bir iki neden geliyordu ama ikisi de birbirinden saçmaydı.. Aklından geçenleri neredeyse kelimesi kelimesine okuma huyunu bildiğinden, düşünebildiği bu saçma nedenlerden ötürü utanmıştı ama başka bir fikri de yoktu. Ya Alexander ondan gerçekten hoşlanmıştı, ki bir yanı bu hoşlanma işini kendi kendine uyduruyor olduğundan son derece emindi, ve bu yüzden ona zarar veremeyeceğini düşünüyordu, ki bu kadar kısa bir zaman içinde böylesi yoğun duygular besleyebilmesi de pek mantıklı değildi, ya da evi onlara geri vereceğini düşündüğünden bir çeşit minnet duyuyordu ve bu yüzden ona zarar vermek istemiyordu. Oysa Bettra bir yolu olsa Harmony'yi işe aldığı kara güne geri dönüp onu hiç aramamayı dilerdi. Dilerdi öyle değil mi? Böylece onu evine davet etmez o da abisini bir şekilde şatoya sokamazdı. Alexander... O bugüne dek gördüğü en muhteşem erkekti. Tabi sadece fiziksel olarak. Kişilik yönünden erkek olmayı çok önemsediği görünüyordu ve bu onu zaman zaman hayır çoğu zaman çekilmez biri yapıyordu. Sanki her şeyin sahibi oydu. Her konuda ki tek otorite. Her şeyi bilen, en doğrusunu, en iyisini. Her neyse bu, onunla birlikte olmayı göze alabilecek kadar kör olmuş bir zavallının sorunuydu. Doğrusunu isterseniz insan onun karşısında kendisini eksik hissediyordu. Güçsüz. Yetersiz. O kadar şeydi ki.. O kadar.. Kusursuz. Kim bu kadar kusursuz biriyle birlikte olmak isterdi ki? Duruşu... Bazen gözünün gördüğü her şeyin sahibi olduğunu bilen kibirli bir kral,  bazen karşısındakini heran bir lokmada yutabileceğini bilmenin verdiği bir özgüvenle hareket eden kendinden emin bir yırtıcı, bazen de saatlerce bıkmak bilmeden dinleyebileceğinizi düşüdüğünüz bir şair kadar romantik. Sesi... Ağzından çıkan her ses havada uyum içinde dans eden kelimelere dönüşüyordu ve etkilenmemek için kulaklarınızı tıkamanız gerekiyordu... Bu durumda bile sözlerinin büyüsüne kapılmayacağınız garanti edilemez. Ne dediğini anlamak için bütün varlığınızla çabalamanız gerekiyordu çünkü çoğu zaman söylediklerinin bir önemi olmuyordu. Sadece o sesi bir kez daha duyabilmek için duruyordunuz karşısında. Sonuç olarak Alexander birçok yönden Bettra gibi sıradan ve gerçekten basit bir kız için birkaç yüzbin gömlek üstündü. Geriye kalan tehlikeli, aşırı erkeksi ve tahammül edilemez olan yönlerdi ki bunlar da Bettra için hiç uygun değildi. Durum böyle olunca nasıl olup da Alexander'ın yanında güvende olabileceği hakkında mantıklı bir neden bulamıyordu. Gerçekten böyle bir neden varsa Alexander artık söylese iyi ederdi. 

Bettra aniden kendisini gözlerini kapatmış, havayı bütün varlığıyla ciğerlerine çekerken buldu. Islanmış toprak, çimen ve çam ağaçlarının harika kokusu etrafını sarmıştı. Tekrar tekrar taze havayı kokladı ve serinliğiyle ürperdi. Gözlerini açmasa bahçede olduğuna yemin edebilirdi. Bu sırada Alexander'ın ayak seslerini duydu ve gözlerini açtı. Boğulmak üzere olduğunu anlamış ve uzun odanın sonundaki camlardan birini açmıştı. İşte bu şuan minnet duyabileceği bir şeydi. Yine de hala buradan çıkmak istiyordu.

-Merak etme konuşmamız bitmek üzere. Az sonra seni odana götüreceğim ve harika bir uyku uyuyacaksın.

Ah işte klasik Alexander! Onunla ilgili altının çizilmesi gereken en önemli şeyleden biri çok tutarlı ya da inatçı olduğuydu. Başkalarının adına karar vermek en büyük hobisi gibiydi.

-Odama gitmek istediğimi nereden çıkardın? Buradan çıkmak istiyorum ama hatırlarsan burası hala benim evim ve içinde ne yapmak istiyorsam onu yaparım.

Alexander olduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Bettra'nın anlayamadığı bir şeyler oluyor gibiydi.

- Korkarım bir süre, misafirlerimizi sorunsuzca evlerine geri gönderene kadar, şatoda istediğin gibi hareket etmen mümkün olmayacak Bettra. Bu birkaç gün sürebilir.

- Sen neden söz ediyorsun? İznim olmadan buraya misafir davet ediyorsun ve ayak altında dolaşmamam gerekiyor öyle mi? Ah tabi ben de buraya sizi davet etmemiştim ama şimdi gördüğün gibi misafir muamelesi görüyorum! Misafirleriniz beni zerre kadar ilgilendirmiyor Alexander. Ama onları istemiyorum desem de durum değişmeyecek değil mi? Bu durumda ben burada önceden nasıl yaşıyorsam aynı şekilde yaşamaya devam edeceğim ve siz de misafirlerinizle ne işiniz varsa biran önce halletseniz iyi olur.

- Bu şekilde olmayacak Bettra. Kendi güvenliğin için odandan ve hatta gerekirse uygun bulduğum başka bir yerden ayrılmayacaksın. İki gün sonra gelecek konuklarımızın bir kısmıyla uzun saatler sürecek bir toplantıda olacağım. Yuvamıza geri döndüğümüz bildirilecek ve bölgemizin yeni lideri seçilecek. Bu süre boyunca güvende olduğundan emin olduğum bir yerde olacaksın.

- Benimle ilgili bu şekilde ebeveynimmiş gibi kararlar almaya hakkın yok. Kendi güvenliğimi sağlayabilirim. Madem güvende olmayacağımı düşünüyorsun misafirlerini başka bir yerde ağırlamaya ne dersin? Ayrıca buraya şatoyu size satıp satmayacağım konusunu netleştirmek için geldiğimizi sanıyordum. Neredeyse başka her şeyden bahsettik. Şatoyu size geri satacağımı söylemişim ve evin yeniden sahibi olmuşsun gibi davranıyorsun. Ve misafir davet ediyorsun. Düşündüm de sizin yuvanız olabilir ama burası artık benim de yuvam ve size satacak bir şeyim yok. Bence kendinize yeni bir yuva bulmalı ve biran önce buradan ayrılmalısınız.

Bettra aynı anda bunları söylememiş olmayı diledi. Alexander en başında başka bir yuvaları olamayacağını söylemişti. Ancak şatoyu satmak, geri vermek ya da buradan gitmek yapmak istediği şeyler listesinde yoktu. Öte yandan kendi evinde misafir gibi olmak da istemiyordu. Hiç tanımadığı insanlar ah hayır insan bile değiller! Vampirler evine girmiş şatonun gerçek sahipleri olduklarını söylüyorlardı. O da nereden aldığını bilmediği bir cesaretle onlara kafa tutuyor hayır diyordu. Bu durumun içinden nasıl çıkacağı hakkında en ufak bir fikri yoktu. 

- Şatoyu bana geri satmak zorundasın Bettra. Başka bir çözüm yolu yok. Ben sadece bunun olması gerektiği gibi karşılıklı anlaşma yoluyla olması için uğraşıyorum. Diretsen de sonucun değişmeyeceğini biliyorsun. Ancak seni temin ederim buradan gitmek, alıştığın yaşam şartlarından vazgeçmek zorunda kalmayacaksın. Daha önce de söylediğim gibi burada dilediğin kadar kalabilirsin. Değişen tek şey evin yasal sahibi olacak. 

- Buna inanmamı nasıl söylersin? Daha şimdiden misafirlerinizin olacağını ve güvenliğim için odamdan dışarı çıkamayacağımı söylüyorsun. Burada sizinle birlikte yaşama fikrine de sıcak baktığımı söyleyemem. Bunu neden yapayım ki Alexander bana mantıklı bir sebep söyle. Lütfen. Çünkü bu karmaşa ve sorular  çok yakında beni delirtecek. 

Bettra ayağa kalkıp hızlı adımlarla Alexander'ın az önce açtığı büyük pencereye doğru yürüdü. Başını dışarı uzatıp gecenin sakinliğine karışmayı diledi. Dışarıda her şey çok daha kolay gibiydi. Bu dinginliğin onu da sakinleştirmesini ve bütün bu anlam veremediği karışıklığı ondan alıp götürmesini istedi. 

Alexander'ın hemen arkasında ki varlığını ancak konuştuğu zaman fark etti ve irkilerek geri döndü. Simsiyah gözlerinin içine bakarken ona istediği şeyi vermemek imkansızdı. Ne söylerse söylesin sonunda onun istediğini yapacağını hissediyordu ve bu kesinlikle onunla ilgili en korktuğu şeydi.

- Sana yaşattığımız bu sıkıntılar için çok üzgün olduğumu bir kez daha söylememe izin ver Bettra. Keşke başka bir yolu olsaydı. Ama bildiğim en mantıklı ve dürüst yol bu. İşleri senin için kolaylaştırabilir ve daha az karmaşık hale getirebilirim elbette ama bu düşüncelerini olduğu gibi yönlendirmem anlamına geliyor. Neden yaptığını bilmeden bir sürü şey yapman demek oluyor. Bunu isteyeceğini sanmıyorum. Senden sadece bana güvenmeni isteyebilirim. Biliyorum henüz tanıdığın üstelik insan bile olmayan birine güvenmek çok kolay değil ama zamanla aklında tek bir soru işareti bile kalmayacağına ve her şeyin hayal ettiğinin çok ötesinde güzel olacağına söz veriyorum. Sadece kendine ve bana biraz zaman ver. Döneli sadece üç gün oldu. Halletmem gereken çok şey var. Başta da şu bölge toplantısı geliyor. Ailelerin liderleri burada olacak. Şatoda bir insanın varlığını hissederlerse bunu onlara açıklamak zorunda kalırım ki henüz ikimiz de buna hazır değiliz. 

- Neye hazır değiliz Alexander? 

Tam bu sırada kapı bir kez kuvvetlice çalındı ve  Harmony içeri girdi. Bu kızı halinden memnun ve gülümseyen bir ifadeyle görmek anlaşılan herkese nasip olmuyordu.

- Gereksiz derecede uzun konuşmanızı böldüğüm için üzgünüm ama James zamanımızın azaldığını ve hazırlıkların tamamlanması gerektiğini söylüyor. Misafirlerimizin bazılarının bu beklenmedik toplantıyla ilgili hoşnut olmadıklarını da bilmek istersin sanırım.

Harmony, Alexander'ın az önce söylediği her şeyi ve daha fazlasını zaten bildiğinden emindi. O, burada bu insan kıza anlamsızca dert anlatırken aynı zamanda Harmony ve James'i ve hatta yakın civardaki her canlıyı kolayca dinleyebilirdi. İsterse zihinlerine girip konuşmalarına dahil olabilir, hoşuna gitmeyen  bir şey olursa müdahale edebilirdi. Yine de Harmony gelip neler olduğunu görmek ve  rahatsız etmek istemişti. Kıza gösterdiği bu apaçık ilgiden hiç memnun değildi.

Alexander kısa ama derin bir nefes alarak uzandı ve az önce esen kısa rüzgarın etkisiyle Bettra'nın yüzüne düşen bir tutam saçı omuzlarının arkasına, olması gereken yere koydu. Bu küçüçük dokunuş bile Bettra'nın vücüdundan bir titremenin geçmesine yetmişti. Kapıya doğru döndü ve koluna girmesi için kolunu uzattı. Bettra içinde koluna girmesini söyleyen çok net bir istekle karşılaştı ve ne olduğunu doğru dürüst anlayamadan kendisini Alexander'la kolkola Harmony'ye doğru yürürken buldu. Bir yandan her adımlarında Harmony'nin şaşkınlıka büyüdüklerini gördüğü gözlerine bakıyor bir yandan da göz ucuyla Alexander'ı kontrol edip ne söyleyeceğini merak ediyordu. Daha önce girişte yaşadıklarına benzer bir tartışmanın olmaması için dua ediyordu. Kapıya ulaştıklarında Alexander önce son derece sakin bir tonla Harmony'ye teşekkür etti. Ve ekledi:

- Bettra çok yoruldu. Onu odasına bırakıp döneceğim. Sizinle alt kattaki toplantı odasında buluşalım.

Harmony'nin yüzündeki memnuniyetsiz ifade katlanarak büyümüş yanına bir de şaşkınlıktan sonuna kadar açılmış ışıl ışıl bir çift göz eklenmişti. Hiçbir cevap vermedi.

Alexander eliyle kapıyı işaret ederek Bettra'yı odadan çıkardı ve Harmony'yi odada bırakarak koridorda ilerlemeye başladı. Odasına doğru yürüdükleri süre boyunca Bettra şuanda uyuyamayacağını, en azından misafirler gelene kadar evde istediği gibi hareket etmek istediğini söyledi. Alexander'ın bu bilinçli sağırlığı en sakin insanı bile sinirden deliye döndürebilirdi. Tek kelime etmiyordu. Hatta başka bir yerde gibiydi. Sonunda Bettra kolundan kurtulmaya çalıştığında kolunu rahatça yakalayıp  onu çekiştirerek yürümeye devam etti. Hala bir şey söylemiyordu.

-Neler oluyor Alexander? Neden konuşmuyorsun? Dilini mi yuttun be adam bir şey söyle! Sana söylüyorum! Ben odama gitmek istemiyorum. Mutfağa gitmeliyim. Acıktım tamam mı? Ah lanet olsun! Bu kara şatoyu aldığım o güne lanet olsun!

Alexander birden durdu. Dişlerini sıkıyordu. Gözleri dalgın bakıyordu. Başka bir yerde gibiydi. Ya da bir çeşit transtaydı. Ve şimdi Bettra'nın kolunu da sıkmaya başlamıştı.

-Bunu bir daha as la söyleme. Bu evde hiç kimse bir daha lanet okumayacak. Ve o günün hayatında nasıl bir yere sahip olduğu hakkında henüz hiçbir fikrin yok.

Bettra acıyla kolunu çekiştiriyordu.

-Bırak beni Alexander. Kolumu acıtıyorsun.

Alexander kafasını sallayıp kendine geldi ve hemen kolunu bıraktı. Aceleyle tekrar tutarken Bettra korkuyla kolunu geri çekmeye çalışmıştı.

- Çok üzügünüm. Bilinçli olarak yapmadım Bettra. Bırak da acını dindireyim.

Bettra çekinerek kolunu serbest bıraktı. Alexander bu kez kolunu incitmekten korkarak hafifçe tuttu. Bettra kolunda hafif, rahatlatıcı bir ısı hissetti. Ve acı gitmişti. Bu yönüyle kesinlikle ülkesindeki üfürükçülere ya da şifacılara benzediğini düşünerek içinden isteksizce güldü. Bunu neden yapmıştı ki?

- Sana bu şekilde cevap vermediğimde bilmelisin ki çok önemli başka bir şeyle ilgileniyorumdur. Bu her şey olabilir Bettra. Hayati bir şey bile olabilir. Bu yüzden ben bu şekilde sessizken üzerime gelmemeye ve eğer yapabilirsen (!) konuşmamaya çalış lütfen.

- Ah şimdi de suçlu ben mi oldum? Yanımda yürürken başka biriyle tartıştığını ya da aslında yanımda olmadığını nereden bilebilirdim söyler misin? Ben sadece bir insanım Alexander ve seni yanımda görüyorsam gerçekten yanımda olduğunu düşünürüm.

-Pekala bu senin hatan değil haklısın. Hakkımızda öğrenmen gereken çok şey var ama bunların hepsini sana bir gecede özellikle bu gece anlatamam. Hiç zamanı değil. Az önce acıktım mı demiştin?

Bettra küçük bir çocuk gibi sağ omuzunu silkti. Artık bir şey yemek istemiyordu.

-Açtım ama şimdi bir şey yemek istediğimi sanmıyorum.

Alexander bu küçük kaprisle pek ilgileniyormuş gibi görünmedi.

- Öyleyse odana gidebiliriz.

Bettra böyle zamanlarda ne kadar harika görünürse görünsün ondan nefret ettiğini hissediyordu. Karşısına geçip söylediği bu aptalca şeyler ve kaba davranışları için yüzünün ortasına okkalı bir şamar indirmek sitiyordu.

-Bettra ! Ne düşündüğüne dikkat et. Her zaman kontrollü davranamayabilirim.

Harika şimdi de açık açık tehdit ediliyorum dedi kendi kendine. Ve sinirle düşünmeye devam etti: Biliyor musun Alexander canın cehenneme! Ne desem boş öyle değil mi? Duvara konuşsam sonuç alma ihtimalim daha yüksek olur muhtemelen. Beni odama kitle ve git. Davranışlarına daha fazla tahammül edebileceğimi sanmıyorum.

Alexander gerginliğin uzamasını istemedi. Kız keçi kadar inatçı ve dik başlıydı ve kalan ömrü boyunca onunla bu şekilde uğraşmak zorunda olduğu fikri Alexander'ı korkutuyordu. Zamanla düzeleceğini ummaktan başka bir seçeneği yoktu. Havayı bir parça yumuşatmak için sesine zorlama da olsa biraz gülümseme ekledi.

-Ah! Beni tokatlamak isteyen sendin ama. Benim başlattığımı söyleyemezsin.

-Bu sadece lafın gelişiydi seni.. seni ..

Bettra lafın gerisini getirmedi. Ahmak adam demek istemişti. Hoş muhtemelen o da bunu biliyordu. Sonunda odasına gelmişlerdi.

-Ne kadar süre odamdan dışarı çıkmamam gerekiyor bay gardiyan?

- Öncelikle burada kalmanın önemini anladığını umuyorum. Bu durumdan ben de hoşnut değilim. Ama hem bir asırdır başı boş kalmış bir yığın önemli işle uğraşıp bir yandan da senin güvenliğini sağlayamam Bettra. Önümüzdeki iki gün güvenlik anlamında büyük bir sıkıntı yaşayacağını düşünmüyorum ancak gelecek misafirlerimizin hepsi insanlara karşı dost canlısı değiller. Bunu gerçekten anlamana ihtiyacım var.

Bettra kollarını önünde bağlamış evet tabi anlıyorum der gibi başını sallıyordu fakat sebebi ne olursa olsun kendi evinde bir odaya hapsedilmekten memnun değildi.

- Hapis falan değilsin. Önemli bir şey olursa ya da herhangi bir nedenle bana ihtiyacın olursa sadece seslen. Mümkün olan en kısa sürede burada olacağım.

-Burada olacak olman benim bu dört duvar arasında hala ne kadar olacağını bilmediğim bir süre boyunca kalmam gerektiği gerçeğini değiştirmiyor ama öyle değil mi?

Alexander onun vazgeçmeyeceğini biliyordu. Neden bunun hayati derecede önemli olduğunu göremiyordu? Her zaman sabırsız ve öfke kontrolü yaşayan biri olduğunu düşünmüştü ama şimdi kendine haksızlık ettiğini görüyordu. Hala büyük bir öfke patlaması yaşamamıştı ve bunca zorlamaya rağmen bu kadar sakin kalabiliyorsa bu son derece sabırlı biri olduğunu gösterirdi.

- Pekala saat sabahın üçü Bettra. Lütfen yat ve uyumaya çalış. Uyuyamayacağını düşünüyorsan yardımcı olabilirim.

-Hayır bunu istemiyorum .Uyuyamasam da kendimde olmak istiyorum. Evet ne zamana kadar?

Alexander bilerek onu kızdırmaya çalıştı ve her zaman ki gibi kesin başarı elde etti.

-Yarın akşama ne dersin?

-Delirdin mi sen? Akşama kadar burada kalamam.. Acıkırım, sıkılırım ayrıca çalışmak istiyorum. Belki çalışmak aklımı rahatlatmama yardımcı olabilir. Tabi becerebilirsem.

Alexander başını arkaya atmış şekilli güzel ağzı ve parıldayan dişleriyle gülüyordu. Eğleniyor gibiydi ama onu daha fazla kızdırmamak için çok uzatmadı.

-Pekala. Uyandığında bir şeyler düşünürüz olur mu?

-Beni delirtiyorsun Alexander. Biliyorsun değil mi?

Alexander uzanıp yeniden saçlarına dokundu ve hepsini nezaketle omuzlarının arkasına koydu. Yüzünde hınzır bir gülümseme vardı.

-Sanırım evet. Bunun oldukça farkındayım küçük hanım.

Bettra muhtemelen kızarmıştı ve bu şekilde yüzüne bakmamak için hızlıca içeri girdi ve kapıyı yüzüne örttü. Alexander dışarından "Sana da iyi geceler küçüğüm" diye seslenip  Harmony ve James'in yanına gitmek üzere ayrıldı. Elbette odayı bildiği tüm koruma büyüleriyle kapatıp güvence altına aldıktan sonra. Herhangi bir vampir onun izni olmadan asla bu odaya giremezdi. Uzaklaşan ayak sesleriyle Bettra'nın kalp atışları yavaşlamaya başlamıştı. Bu gece Alexander onu gelip aldığı zaman oturduğu koltuğuna geri döndü. Düşünmeye ihtiyacı vardı. Ve bu sefer çuvallamayacak bir kaçış planına...


Bettra