18 Oca 2016

YABANCI



Yıldızsız bir gece, güneşsiz bir gün gibiydi gözleri. Karanlık ve soğuk. Ve aysız bir gecede suya ayak basmaya cesaret etmekti onlara bakmak. Neye  denk gelirdiniz bilinmez… Tüm karanlığına rağmen ışıldayan bu bir çift elmasa uzun uzun bakamayışım bundandı işte. İçlerine düşüp o kör, soğuk karanlıkta titreyen bir yaprak gibi savrulmak istemeyişimden. Yine de celladına gönüllü heves içindeki bakışlarımı zar zor zaptedip ayak uçlarıma dikmişken bile hissediyordum üzerimde gezinen delici bakışlarını. “Burada ne işin var” mı diyordu? İstemiyor muydu avcı,  kendi alemine yabancı, onun aksine kırılgan bir bedenin ve ruhun sahibi tavşanı? Ne olmuştu da bu denli ışıksız kalmıştı ruhunun her odası? Ve nasıl oluyordu da hiç tanımadığım bu adam aynı zamanda bu denli tanıdık geliyordu ruhuma? Tanıdık… Düşen beyaz tanelerin soğuğu yetmezmiş gibi bir başka soğuk hava üfleyen gözlerine bakamıyordum ki bileyim nereden tanıyorum?

Kapının önünde böylece durmuş ben suçlu ayaklarımı, o sanki benim bile bilmediğim saklı yanlarımı incelerken, saatler boyu üzerime düşmüş karın soğuğu sırtımda ve ayaklarımda küçük bıçak darbeleri yaratmaya devam ediyordu. Yüzünü esirgeyen güneşin iyiden iyiye kabuğuna çekilmesiyle sıcaklık daha da düşmüştü ve başım hâla önüme eğik hareketsiz beklerken fark ediyordum ki el parmaklarımı kıpırdatamıyordum. Onca yolu bu kocaman, çok eski olduğu her halinden belli ev ve bu suratsız adam için mi tepmiştim? Sahi neden gelmiştim? Neden içeri davet edilmiyor, yılların eskitemediği bir düşmanlığın taraflarından biri gibi karşılanıyordum? Ellerinde olsa beni buraya koşa koşa getirecek ayaklarım vermeliydi bu sorunun cevabını ama onlar olmayan gözlerini de yummuş hiç oralı olmamışlardı kapıyı çaldığım andan beri.  Sanki ben bile isteye çıkmıştım evimin huzurlu sıcağından. Evim… Ne vardı şimdi bir demlik çayı penceremin önünde biraz kar biraz kitapla içsem kana kana? Buz tutmuş bedenim çözülse yavaş yavaş. Aynı anda sonsuz bir geri dönme ve kapının ardından gelip önlerinde duran karanlık bedenin etrafını korkusuzca dolanarak yüzüme usulca dokunan sıcaklığın davetiyle çaresiz bir içeri girme isteğiyle dolmuştum. Alev alabilseydi bakışlarım beni bu uygunsuz duruma sürükleyen ayaklarımı yakardım şuracıkta şüphesiz. Ama onların yerine ve titreyen bedenimin aksine ben yanıyordum utanç içerisinde.

Sonunda artan soğuğun ve gerginliğin etkisiyle artık dizlerim titreyince bir umut kaldırdım bakışlarımı. Kapı ardına kadar açık ve yabancı gitmişti. Ne zamandır tek başıma dikiliyordum bu çift kanatlı, dev ahşap kapının önünde? Gerçi tam olarak yalnız sayılmazdım. Kapının her iki kanadının üzerinde ne soğuklukta ne de ürkütücülükte sahibini aratmayan çirkin ve ürkütücü iki yüz vardı. Galiba tek farkları, yabancı “güzel” kelimesinin sözlük karşılığı olabilecekken kapıyı mesken tutmuş yüzlerin ancak bir kabusa konu olabilecekleriydi.  Kendisi gitmiş, bu sevimsiz canavar yüzlerini bırakmıştı başıma bekçi. Yabancının misafirperverliğini açıkça ortaya koyan bu çirkin yüzlerin kırmızı bakışlarını üzerimde hissederken dakikalardır beklediğim ses sonunda havada süzülüp duyuldu:

-“Daha ne kadar bekleyeceksin orada? Birazdan Kâra’nın ansanları inerler dağdan!”

Kâra’nın ansanları kimdi ya da neydi bilmiyordum ama korkusuzluğu da soğukluğu kadar gözlerinden okunan yabancının dikkate alacağı kadar tehlikelilerse bağlasalar durmazdım daha burada. İçeri girdiğim gibi kapının kanatlarını omuzlarımla kapatmam bir oldu. İki yanımda sallanan ellerim ısınmadan pek iş tutacak gibi görünmüyordu. Sırtım kapıda soluklanırken karşımda gördüğüm manzara karşısında çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Adım adım bu tuhaf görüntüye doğru yaklaşırken saatlerdir yürüdüğüm yolların ve kar soğuğunun bedenimde bıraktığı acımasız izleri eski bir ayna yüzüme vuruyordu. Benim miydi bu  aynada gördüğüm yüz? Parlak siyah saçlarım karman çorman bir halde, belki de halimizi gizlemek istercesine, yüzümün neredeyse yarısını kaplamış, yer yer buzlanmıştı.  Yorgun düşüren beyazın da etkisiyle küçüçük kalmış iki kahverengi gözüm, al al olmuş yüzümün ortasından saçlarımın izin verdiği ölçüde bana bakıyordu.  Biraz korku biraz öfke ve bolca bitkinlik vardı içlerinde. Donmuş parmaklarımı kaldırıp yüzüme dokundum. Nafile bir çabayla tanıdığım yüzümü geri getirmek için bu darmadağın halime bir çeki düzen vermeye  çalıştım. Ve o anda fark ettiğim yanma hissiyle iyiden iyiye dehşete kapıldım. Yanıyordum. Üşümem yerini yanma hissine bırakmış ve artık tarifsiz bir acı verir olmuştu. Soğuğun bedenime sapladığı bıçaklar bu yanma hissinin yanında hiç kalırdı. Kim bilir ne kadar zamandır bu haldeydim ve kulak tıkamıştım bedenimin çığlıklarına? Ellerimi koyacak bir yer aradım birazcık da olsa sıcak. Ama dışım bir buz dağı kadar soğuk içim sırılsıklamken iki yanımdan başka yer bulamadım. Öyle uzun zaman yürümüştüm ki bir türlü peşimi bırakmayan beyaz kar tanelerinin altında, durakta beklerken önümden gelip geçen tek tük araçların sahiplerine bir kızgınlık büyüdü içimde. En çok da o bembeyaz yolun üzerinde dev kırmızı bir leke gibi görünen kamyonun şoförüne. Biri durup alsaydı ve yolun hiç olmazsa bir kısmını onlarla gelseydim ne olurdu? Kamyon şoförü durmuştu durmasına ama Shankâra’ya gideceğimi söylediğimde bilmem neden uzanıp yolcu kapısını hızla geri kapatmış ve aynı hızla uzaklaşmıştı yanımdan.

Soluk alıp veren birini hemen yanı başımda hissettiğimde korkuyla sağ tarafıma döndüm. Yabancı kolları önünde bağlı yine beni izliyordu. Derdi neydi bu adamın? Görmüyor muydu halimi? Yok muydu şuanki halimden bile soğuk kalbinde evine sığınmış biri için bir merhamet kırıntısı? Yo yo bir gariplik var bu işte. Bilmediğim bir bağ var yabancı ve bu evdeki varlığımın nedeni ayaklarımın arasında. Ben ne kadar tanımıyorsam o, o kadar iyi tanıyordu beni. Bakabildiğim zamanlarda o iki kara elmasa çok iyi görebiliyordum bunu.  Ona yakışır soğuklukta ki sesiyle buyurdu sonra:

-Kütüphaneye gel. Okuman gereken belgeler var.

Ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Kulaklarım uğuldar ve tüm bedenim o korkunç yanma hissiyle ayakta kalmaya çalışırken titreyen bir sesle:

-Çay? Bir fincan çay var mı? Diyebildiğimde halime tüm kayıtsızlığına rağmen ondan bir şey istemeye cesaret edebildiğim için kendime şaşırıp kaldım. Sadece durdu. Ve cevap vermeksizin yürümeye devam etti. Çaresiz gittim arkasından. Geniş, loş koridor boyunca onu fazla yakınlaşmaksızın takip ettim. Sonunda sağ tarafta bir kapıdan içeri girip kaybolduğunda adımlarımı hızlandırıp aynı kapıya vardım. Daha temkinli adımlarla içeri girdim ve onu evin şimdiye kadar gördüğüm genel havasının aksine son derece modern döşenmiş aydınlık bir mutfakta buldum.

-Çay yok. Su iç. Diyerek  bir bardak su uzattığında yüzüme tokat gibi çarpan kabalığı yutkunmama sebep oldu. Hayatımın kesinlike hatırlamadığım bir diliminde ona gerçekten kötü bir şeyler yapmış olmalıydım. Yoksa kim birine durduk yere böyle kaba ve merhametsiz davranabilirdi ki? Yine de buz tutmuş içimi bir nebze olsun ısıtabilmek için o bir bardak suya muhtaçtım. Yerinden kıpırdamadığı için yanına gittim ve ellerim titreyerek aldığım suyu, günlerdir çölde kalmış birinin kavrulmuşluğuyla bir çırpıda içtim. Bardağı ona geri uzatmak yerine yanımızda duran masaya bırakıp en soğuk sesimle

-Teşekkür ederim, dedim. Elbette bir cevap vermedi. Ve o önde ben arkada yaptığımız yürüyüş kaldığı yerden devam etti.

Belki bilmediğimden belki de gerçekten büyük ve karmaşık olduğundan ev bir labirente benziyordu. Koridorlar boyunca ilerleyip bir sağa bir sola dönüp kapı ardına kapıdan geçtikten sonra sonunda kütüphaneye ulaştığımızda hayranlık duygusunun bakışlarımı ele geçirmesine izin verdim. Her kitap sevdalısının ancak hayal edebileceği büyüklükte eski ve klasik tarzda döşenmiş kahverengi kütüphane buram buram kitap kokuyordu. Yanan boğazımı hiçe sayıp odayı derin derin kokladım ve ciğerlerimi bu eşsiz kokuyla doldurdum. Yabancının varlığını unutmuş anın keyfini sürüyordum ki önüme doğru bir kitap uzatıldı.

-Sayfa yüzseksenaltı dedi ve ben bir kitaba bir ona bakarken bir kez daha arkasını dönüp uzaklaştı. Bu kez  onu takip etmedim. Ortada duran üzeri bomboş ve büyük bir çalışma masasının önündeki sandalyeyi çekip oturdum. Bir süre daha biraz keyif biraz da yavaş yavaş yüzeye çıkmaya başlayan kıskançlık duygusuyla etrafıma bakındım. Sonra merakım keyfime bir son verdi ve kitabın sayfalarını şöyle bir parmaklarımın arasından geçirdim. Akıp giden sayfların arasında gördüğüm kahverengi bir şey dikkatimi çekti. Dönüp tekrar baktığımda kurutulmuş bir kayın ağacı yaprağı buldum.

Kollarımı iki yana açıp esnediğimde sabah güneşi her sabah ki gibi odamı doldurmuştu. Kısık ve uykuya geri dönmek isteyen  gözlerimi bundan vazgeçiren şeyse aşağıdan gelen nefis kızarmış ekmek kokusu  oldu. Üzerine sürülmüş biraz beyaz peynir, biraz da reçelin muhteşem birlikteliği ve bir fincan karanfilli çay güne keyifli başlamanın en güzel yoluydu bence. Ama bu keyifli kahvaltıya zaman kalsın istiyorsam biran evvel çıkmalıydım yataktan. Hızla doğrulduğumda sağ avucumda yabancı bir şey hissettim sonra. Tokamı bulmayı umarak açtığım avcumda gördüğüm şey güneşi çekip aldı odamdan. Kar yağıyordu şimdi. Ve içim buz kesmişti. Avucumda duran kayın ağacı yaprağının yeri kesinlikle burası değildi…


 BETTRA

10 Oca 2016

CESUR



Soğuk mu soğuk, beyaz mı beyaz bir kış günüydü. Evin küçük üyesi Cesur pencerenin kenarında  oturmuş telaşsız yere düşen kar tanelerini izliyordu. Uykusundan yeni kalkmış olsa da sobadan gelen çıtırtılar ve minik si yah kuyruğuna vuran sıcaklık gözlerini açmasına yardımcı olmuyordu. Şuracıkta birazcık daha  kestirse ne vardı? Henüz hiç başlamadığı ve yarın sabaha teslim etmesi gereken ödevi vardı tabi. Annesinin mutfaktan çıkıp onu hâlâ pencerenin önünde oturur vaziyette görürse söyleyebileceklerini mırıldanarak hareketlendi: “Hadi  bakalım Cesur Bey tembellik vakti bitti. Ödevinizin başına.” Bu düşüncelerle önce silkelenip bastıran uykusunu kışkışladı sonra da üst kattaki odasının yolunu tuttu. Bugün öğleden önce yaptıkları son derste, öğretmenleri bir kompozisyon ödevi vermişti. Cesur olmakla ilgili bir yazı yazması gerekiyordu. Masanın başına geçip kalemi eline aldı ve başladı düşünmeye. Neydi cesur olmak? Bayan Maske’ye yakalanmadan tarlasından hızlıca bir havuç çekip almak mı? Kömür’le birlikte, Bay Yarasa Sins’in mağarasına gizlice girip etrafı karıştırmak mı? Hayır, bunların hiçbiri gerçek cesareti anlatmıyordu. Ve adı aksini söylese de Cesur henüz bir sürü korkusu olan küçüçük bir tavşandı sadece. Yavru bir tavşan ne anlardı cesur olmaktan? Böyle düşüncelere dalmış kalemini kemirdiği sırada annesi elinde bir bardak havuç suyu ve dumanı üzerinde bir parça mısırlı ekmekle belirdi yanıbaşında. “En sevdiğim!” diyerek önce havuç suyu dolu bardağı aldı ve bir dikişte bitirip tüylerine bulaşan havuç suyunu yalayarak temizledi. Artık uykulu halinden geriye bir şey kalmamıştı ve ödevine çok daha iyi konsantre olabilirdi. Tabaktaki ekmeği de alıp ağzına götürmek üzereydi ki onu izleyen annesiyle gözgöze geldi. Ağzından çıkan cümle ne olursa olsun Cesur’un bu iki ışık saçan gözde her zaman gördüğü en yoğun duygu  “sevgi” olurdu. Tıpkı şimdi de  olduğu gibi. Annesi yine sevgiyle bakıyordu bakmasına ama ters giden bir şey vardı sanki. Cesur annesinin gözlerinde gördüğü pek de tanıdık olmadığı bu duyguya anlam vermeye çalışırken ekmeğinden bir lokma ısırıp çiğnemeye başladı. Tombul yanakları şişip şişip inerken annesi çoktan dönüp pencerenin önüne gitmişti bile. Garip!  “Nasıl olmuş küçüğüm?” diye sormamıştı her zamankinin aksine. Gerçekten de pek suskun görünüyordu Sade Hanım. Ah! Bu arada az kalsın söylemeyi  unutuyordum. Bu üç kişilik tavşan ailesi yakında muhtemelen çok daha büyük bir aile olacak! Evet Sade Hanım hamile ve üstelik vakit doldu dolacak. Merak içinde son lokmasını da yutan Cesur usulca kalkıp annesinin yanına gitti. Gür, parlak ve lekesiz beyaz tüylerine sürtünüp iyice sokuldu annesinin sıcağına. Kara koysaydınız Sade Hanım’ı gözleri kapalıyken kimse fark edemezdi onu. O kadar beyazdı işte. Sade Hanım dönüp bir öpücük kondurdu oğlunun başına ve devam etti pencerenin önünde akıp giden manzarayı izlemeye. Sessizlik uzayıp giderken endişe ve merak içinde kıvranan Cesur daha fazla dayanamayıp “Neyin var anneciğim?” diye soruverdi. Sade Hanım hemen dönüp “Ah Cesur’cuğum seni de endişelendirdim değil mi? Her şey yolunda küçüğüm. Sadece bugün çok kar yağıyor ve baban işten dönene kadar içim rahat etmeyecek sanırım.” Anne tavşan haklıydı. Kar bugün her zamankinden fazla bastırmıştı. Yılın bu vakitleri Masal Ormanı hep çok karlı olurdu ama bu sefer farklıydı. Kış çetin geçecekti belli ki. Baba tavşan Fırtına Bey, her gün bu saatlerde kapıyı çalardı. Henüz gelmeyişi karın onu yavaşlatmasındandı besbelli. Cesur biraz da annesini rahatlatmaya çalışarak  “Merak etme anneciğim babam birazdan gelir” dedi ve ikili pencerenin önünde baba tavşanı beklemeye birlikte devam etti.

Saatler geçmişti. Cesur annesinin hatırlatmalarıyla birkaç kez masanın başına gidip gelmiş ama tek bir kelime bile yazamamıştı. Düşünceleri hâlâ eve gelmemiş babasındaydı. Güneşin evine çekilmesiyle beraber kar daha ürkütücü bir hal almış, öfkeli bir rüzgar beyaz örtüyü adeta silkelemeye başlamıştı. Sade Hanım geçen saatler ve kötüleşen manzara karşısında oğlunun endişeli halinin de arttığını görmüş ve “Belki de işi uzamıştır ya da rahat gelebilmek için rüzgarın dinmesini bekliyordur Cesur’cuğum” diyerek oğlunu rahatlatmaya çalışmıştı. Miniciğinin gri beyaz tüylerini okşayarak kendi endişeli halini de yatıştırmak istemişti ama karnındaki miniklerin artan sıklıklarla varlıklarını hatırlatmaları buna engel oluyordu. Onlar da bu gergin havayı hissetmiş ve neler oluyor  biran önce kendi gözleriyle görmek istiyor olabilirler miydi acaba? Cesur beklemekten yorgun düşmüş ve daha fazla daynamayıp yatağına yatalı çok olmamıştı ki rüyasında annesinin ona seslendiğini duydu. Ses öyle derinden ve cılız geliyordu ki bunun bir kabus olduğunu düşünmeye başladı.  Bu şekilde, zaten pek de huzurlu olmayan uykusundan uyandı ve hem annesinin iyi olduğunu hem de babasının gelip gelmediğini görmek için yan odaya koştu. Odaya vardığında gördüğü manzara Cesur’u olduğu yere adeta çivilemişti. Annesi henüz kaç tane olduklarını bilmediği kadar çok yavru tavşanın yanında odanın ortasına yere uzanmıştı. Babası hâlâ görünürde yoktu. Biraz huzursuz uykusunun, biraz da aşağı yukarı yükselip alçalan et parçalarından ibaret gibi görünen bir sürü yavrunun etkisiyle soluk alıp vermeyi bile unutmuştu Cesur. Çok değil birkaç saat önce bu yuvada nefes alan iki tavşan vardı sadece. Şimdiyse bir, iki , üç, dört … sekiz yani tam on tavşan olmuşlardı. Sadece kısa bir süreliğine gözlerini kapamıştı ve bir sürü yavru biricik annesinin etrafına üşüşüp onu yorgun düşürmüştü. Sonunda  yeniden nefes almayı hatırladığında annesi varlığını hissedip gözlerini araladı ve sesinin en cılız haliyle “Cesur” diye seslendi. O an anladı Cesur az önce rüya görmediğini. Silkelenip kendine geldi ve ağır adımlarla annesinin yanına yaklaştı. “Erken geldiler. Doğum odasının sonundaki tüyleri alıp buraya getirmen gerek Cesur. Yoksa ölecekler.” dediğinde Cesur birkez daha donup kaldı. Annesi kapalı alan fobisi olan oğlundan doğum için kazdığı tünele girip oraya bıraktığı tüyleri alıp getirmesini mi istiyordu? Doğumundan tutun da karakterine ve korkularına kadar Cesur farklı bir tavşandı. Çok nadirdir tek çocuk olarak dünyaya gelen tavşan ama Cesur tek başına gelmişti işte. Tünel kazmak, eşmek o daracık yollarda gidip gelmek tüm tavşanların doğasında vardı ama Cesur bir kere denemiş bir daha da adım atmamıştı o daracık, kapkara uzun yollara. Duyduklarına inanamaz halde kocaman olmuş gözleriyle annesine bakarken annesi besbelli bütün gücünü kullanarak tekrar etti: “Onları tüylerimle ısıtmak zorundayım. Git haydi! Yapabileceğini biliyorum” Babası henüz gelmediğine ve annesi de bu halde hiçbir yere gidemeyeceğine göre iş Cesur Bey’e düşüyordu. Belli belirsiz başını salladı Cesur ve dönüp uzaklaştı yanlarından. Evin en küçüğü birden evin kendisinden yardım beklenen en büyüğü oluvermişti. Annesinin onun yardımına ihtiyacı vardı. Kardeşlerinin hayatta kalabilmek için onun yardımına ihtiyaçları vardı. Denemek zorundaydı. Endişe tüm bedenini aleve verirken patileri inadına buz kesmişti. Kendini tünelin önünde bulduğunda ne zaman alt kata inip kapıdan çıkıp buraya kadar geldiğine dair hiçbir fikri yoktu. Derin bir nefes aldı. Ve bir umut etrafına bakındı belki yaklaşmakta olan babasını görür diye. Ama hayır kimseyi göremedi ışığı titreyen gözleri. Belli ki bu görev Cesur’undu. Bir derin nefes daha alıp annesini düşünerek küçük, titrek bir adım attı tünele doğru. Sonra bir adım daha. Onca yavruya nasıl isim bulacaklardı şimdi? Eh bu kadar zahmete katlandığına göre Cesur’un da birkaçının ismini seçmesine izin verirlerdi artık. Biri Karbeyaz olacaktı kesin.

Annesi kardeşlerinin üzerini tüyleriyle kapattığında yavrular bu kez de yükselip alçalan tüy yumaklarına dönmüşlerdi. Ne zaman tavşan gibi olacaklardı bunlar? Cesur başardığı işe inanamaz bir halde onları izlerken ve Sade Hanım oğlunu koklaya koklaya öperken şaşırma sırası kapının önünde soluksuz onları izleyen Fırtına Bey’e gelmişti.

Bettra



HAYAT IŞIĞI




Üç yıl geçti... Ne yazıldığı ne de söylendiği kadar kolay geçen, kendi dünyamın haritasını baştan sona yeniden çizen üç koca yıl. Buzdolabının üzerindeki notluğu alıp evdeki eksikleri yazmaya çalışırken aynı anda aklımdan o çok güzel el yazımdan geriye hiçbir şey kalmadığı geçiyordu. Ne komik... Yitip giden onca şeyin arasında ben kalkmış el yazım bozuldu diye dertleniyordum. Artık kargacık burgacık bir el yazım olduğuna emindim. Aslında değildim! Ve kimseye soramıyordum. Çünkü ne gerçeği duymaya cesaretim vardı ne de daha fazla yalan için yerim. Sonra dün kırdığım son kadeh geldi aklıma ve listeye şarap kadehini de ekledim. Her seferinde kırmayı beceriyorum ama ıııh şişeden içmeyi sevmiyorum. Belki bir gün kadehlerin şeklini de unutursam o zaman eklerim kadehleri de vazgeçtiklerim listesine.

Biliyor musunuz hangisi daha kötü bir türlü karar veremiyorum. Doğuştan kör olmak mı yoksa sonradan bir ömür karanlığa mahkum kalmak mı? Karanlık dediysem beyni ve gözleri arasındaki ilişki sona ermiş biri olarak tek gördüğüm ışıksız bir gece değil elbette. Herkes böyle sanır. Soluk alıp vermeye ebedi bir karanlıkta devam ettiğimizi. Oysa bazen sürekli değişen, dikkatimi dağıtan ve rahatsız edici derecede parlayan ışıldamalar da görüyorum. Söylemek istediğim denizin mavisiyle, ormanı örten ağaçların ton ton yeşiliyle, elmalı şekerin kırmızısıyla hiç tanışmamış olmak mı kötü yoksa bilip her birini ayrı ayrı sevip onları bir daha asla gerçekten göremeyeceğini her doğan güneşle yeniden hatırlamak mı? İnsan.. yine de içine düştüğü her koşulda bir iyi yan bulmaya çalışıyor zamanla. Sanırım ben daha şanslıyım. En azından  hala görebilen rengarenk hayallerim var. Ve neyseki onları da kör edebilecek, güneşi olmayan kapkara bir göğün altına hapsedecek bir uğursuzluk henüz doğmadı.

Uğursuzluk deyince. Sizi nerede, nasıl yakalacağını bilmiyorsunuz işte. Ve bir kere soludunuz mu onun o katran karası, is kokan ruhunu hayatınız sanki bir girdabın içinde siz ne olup bittiğini anlayamadan yeniden şekillediriliyor. Yiten yittiği, giden de gittiği ile kalıyor.

Ahmet yani hayatta olmayan eşimle koca koca dört torba dolusu  kışlık giysi ve oyuncakla yola çıkmıştık aralık ayının yirmisinde. Ahmet’in köyüne gidiyorduk. Öğretmen teyzesi babasız ya da ekonomik durumu kötü olan birkaç aileden söz etmişti. Biz de hem onlar hem de biz yeni bir yıla umutla ve gülümseyerek girelim istemiştik. İstemiştik ama  nereden bilebilirdik bazılarımızın yeni yılı hiç  göremeyeceğini? Üzerinden kamyon geçmiş gibi olmak diye bir deyim vardır ya hani.. İşte bizim ki deyim olmadı pek. Karşı şeritten aşırı hızla gelen kamyon şoförü kontrolünü yitirince bizim şeridimize daldı ve neyim var neyim yoksa götürdü sonsuzluğa. Beni niye bıraktı? Göreceğim günler mi vardı ?

20 Aralık 2012 Ölüp yeniden doğduğum gün. Takvim yapraklarından sonsuza kadar eksilmesini istediğim gün. O gün ruhumun yarısı ve görme duyum uçup gitti. Bana kalanlarla idare etmeye çalışıyorum. Henüz üç yaşında mutsuz, küskün ve dünyayı tanımak istemeyen bir çocuk gibiyim. Hayata dair ciddiye aldığım hiçbir şey yok. Artık kimse için iyi olamıyorum. Kendim içinse olduğum gibiyim. Üst üste geçirdiğim operasyonlar ve iki yıl süren psikolojik destek çalışmaları sonunda anlaşıldı ki artık tamamen kör ve major depresyonlu biriydim. Bu süreç boyunca yardımlarını gönülden kabul ettiğim üç arkadaşım da nefes almıyordu. Ve onları yani sakinleştiricilerimi yanımdan biran olsun ayıramıyordum. Yoklukları en büyük korkumdu. Kimse onlar kadar iyi gelmiyordu bana. Hoş zaten pek kimsem de kalmamıştı çevremde ilk zamanlar ki gibi. Büyük travmalardan sonra depresyon elbette oluşması en doğal ruhsal durumlardan biriydi ve başlangıçta herkes acıma dolu ve ıslak gözleriyle etrafımda dönüyordu. Zamanla sonbaharda dökülen yapraklar gibi dostlarım da birer birer düştüler toprağa. Eğilip toplamadım hiçbirini. Biliyordum yeniden yeşeremeyeceklerini.  Görmüyordum ama günbegün daha iyi duyuyor ve daha iyi hissediyordum. Dünyayı istemeden de olsa çok başka yönleriyle algılıyordum. Görmeyen gözlerimle yüzlerdeki maskeleri görenlerden daha iyi fark edebiliyordum. Kimse etrafında görmeyen, bu haliyle nasıl başedeceğini bilmeyen, öğrenmek için de çabalamayan ve kendini işe yaramaz hisseden biriyle uzun süre birlikte olamıyordu. Hep mutluluğu arayan insanın doğasına aykırıydı bu. Ben bile ilaçlar olmadan tahammül edemezken kendime onlardan daha fazlasını istemek de haksızlık geliyordu. İnsanlarla birlikteyken içimde sağa sola kaçışan, odalarına kapanan kelimelerim ancak birbaşımıza kaldıktan sonra uzatıyordu başlarını dışarı. Dut yemiş bülbüle dönüyordum etrafıma üşüşüp bana nafile teselli cümleleri sarfeden ve acıyan gözlerini üzerime dikenlerin yanında. Kimseye anlatacak bir şeyim yoktu. Ne onların acıma dolu iyileştirme çabalarına tahammül edebiliyordum ne de yanlarında eski ben olabiliyordum.

Ta ki gerçek ve içten yanan bir ışık bulana kadar. Tuhaf.. Bir kazayla neyim var neyim yok alırken ellerimden başka bir ışık yaktı bana hayat. Annemin zorla götürdüğü bir kitap dinleme buluşmasında tanıştım Onur’la. Sesinde, sakinliğinde bir şey vardı anlatamadığım ama her gün duymak ve hissetmek istediğim. Haftada bir yapılan okumaları kaçırmaz olmuştum. Zamanla okumaların dışında da onu dinler buldum kendimi. Ben sustukça o konuştu yılmadan. Tüm sakinliğiyle endişeden, sahtelikten uzak halleriyle dolaştı ruhumun odalarını. En saklı kelimelerimi bulup çıkardı gizlendikleri yerlerden. Ve birgün kimsenin yapmaya cesaret edemediğini yapıp uzattığımı söyledi acımadan. Abarttığımı. Artık yardım için uzanan elleri geri çevirmemin bencillik olduğunu ve gerçekten iyiliğimi isteyenleri yaraladığımı. Göremeyişimin dünyayı durdurmadığını hatırlattı bana ve dışarıda yaşamaya, gülmeye devam eden  milyonlarca engelli insandan bir farkım olmadığını. Yeniden gülmek yeniden yaşamak için benim de birçok sebebim olduğunu gösterdi. Bilmiyorum nasıl kopardım zincirlerimi ama sonunda teslim oldum ona. Birkez daha, nefes alan birine inanmayı seçtim. Beni Altı Nokta Körler Derneği ile tanıştıran, internet gazetelerinin ‘dinle’ butonunu, sesli kütüphaneleri, geliştiğini sandığım duyularımı çok daha iyi kullanmamı, sinemaya yeniden gitmeye cesaret etmemi sağlayan ve hayatımı daha yaşanabilir hale getiren Onur oldu.

Sonra bir gün deniz kenarında oturmuş, martıları dinlemek için ara vermişken sohbetimize “Ah!” diyerek kalktı sandalyesinden. Adımları önce uzaklaştı sonra nefesini duyabileceğim kadar yakınıma döndü. Kısa bir süre devam etti sessizlik. Dayanamayıp “Ne oldu?” diye sordum. Yerine oturdu ve sağ elimi kendine doğru çekip avcumu açtı. İçine bir kağıt koydu. Ben parmaklarımı kapatırken söyledikleri belki de hayatın benden özür dileme şekliydi: “Alışveriş listen düşmüştü de onu yakaladım uçup gitmeden. Sahi ne kadar güzel bir el yazın varmış senin…”


Bettra