10 Oca 2016

CESUR



Soğuk mu soğuk, beyaz mı beyaz bir kış günüydü. Evin küçük üyesi Cesur pencerenin kenarında  oturmuş telaşsız yere düşen kar tanelerini izliyordu. Uykusundan yeni kalkmış olsa da sobadan gelen çıtırtılar ve minik si yah kuyruğuna vuran sıcaklık gözlerini açmasına yardımcı olmuyordu. Şuracıkta birazcık daha  kestirse ne vardı? Henüz hiç başlamadığı ve yarın sabaha teslim etmesi gereken ödevi vardı tabi. Annesinin mutfaktan çıkıp onu hâlâ pencerenin önünde oturur vaziyette görürse söyleyebileceklerini mırıldanarak hareketlendi: “Hadi  bakalım Cesur Bey tembellik vakti bitti. Ödevinizin başına.” Bu düşüncelerle önce silkelenip bastıran uykusunu kışkışladı sonra da üst kattaki odasının yolunu tuttu. Bugün öğleden önce yaptıkları son derste, öğretmenleri bir kompozisyon ödevi vermişti. Cesur olmakla ilgili bir yazı yazması gerekiyordu. Masanın başına geçip kalemi eline aldı ve başladı düşünmeye. Neydi cesur olmak? Bayan Maske’ye yakalanmadan tarlasından hızlıca bir havuç çekip almak mı? Kömür’le birlikte, Bay Yarasa Sins’in mağarasına gizlice girip etrafı karıştırmak mı? Hayır, bunların hiçbiri gerçek cesareti anlatmıyordu. Ve adı aksini söylese de Cesur henüz bir sürü korkusu olan küçüçük bir tavşandı sadece. Yavru bir tavşan ne anlardı cesur olmaktan? Böyle düşüncelere dalmış kalemini kemirdiği sırada annesi elinde bir bardak havuç suyu ve dumanı üzerinde bir parça mısırlı ekmekle belirdi yanıbaşında. “En sevdiğim!” diyerek önce havuç suyu dolu bardağı aldı ve bir dikişte bitirip tüylerine bulaşan havuç suyunu yalayarak temizledi. Artık uykulu halinden geriye bir şey kalmamıştı ve ödevine çok daha iyi konsantre olabilirdi. Tabaktaki ekmeği de alıp ağzına götürmek üzereydi ki onu izleyen annesiyle gözgöze geldi. Ağzından çıkan cümle ne olursa olsun Cesur’un bu iki ışık saçan gözde her zaman gördüğü en yoğun duygu  “sevgi” olurdu. Tıpkı şimdi de  olduğu gibi. Annesi yine sevgiyle bakıyordu bakmasına ama ters giden bir şey vardı sanki. Cesur annesinin gözlerinde gördüğü pek de tanıdık olmadığı bu duyguya anlam vermeye çalışırken ekmeğinden bir lokma ısırıp çiğnemeye başladı. Tombul yanakları şişip şişip inerken annesi çoktan dönüp pencerenin önüne gitmişti bile. Garip!  “Nasıl olmuş küçüğüm?” diye sormamıştı her zamankinin aksine. Gerçekten de pek suskun görünüyordu Sade Hanım. Ah! Bu arada az kalsın söylemeyi  unutuyordum. Bu üç kişilik tavşan ailesi yakında muhtemelen çok daha büyük bir aile olacak! Evet Sade Hanım hamile ve üstelik vakit doldu dolacak. Merak içinde son lokmasını da yutan Cesur usulca kalkıp annesinin yanına gitti. Gür, parlak ve lekesiz beyaz tüylerine sürtünüp iyice sokuldu annesinin sıcağına. Kara koysaydınız Sade Hanım’ı gözleri kapalıyken kimse fark edemezdi onu. O kadar beyazdı işte. Sade Hanım dönüp bir öpücük kondurdu oğlunun başına ve devam etti pencerenin önünde akıp giden manzarayı izlemeye. Sessizlik uzayıp giderken endişe ve merak içinde kıvranan Cesur daha fazla dayanamayıp “Neyin var anneciğim?” diye soruverdi. Sade Hanım hemen dönüp “Ah Cesur’cuğum seni de endişelendirdim değil mi? Her şey yolunda küçüğüm. Sadece bugün çok kar yağıyor ve baban işten dönene kadar içim rahat etmeyecek sanırım.” Anne tavşan haklıydı. Kar bugün her zamankinden fazla bastırmıştı. Yılın bu vakitleri Masal Ormanı hep çok karlı olurdu ama bu sefer farklıydı. Kış çetin geçecekti belli ki. Baba tavşan Fırtına Bey, her gün bu saatlerde kapıyı çalardı. Henüz gelmeyişi karın onu yavaşlatmasındandı besbelli. Cesur biraz da annesini rahatlatmaya çalışarak  “Merak etme anneciğim babam birazdan gelir” dedi ve ikili pencerenin önünde baba tavşanı beklemeye birlikte devam etti.

Saatler geçmişti. Cesur annesinin hatırlatmalarıyla birkaç kez masanın başına gidip gelmiş ama tek bir kelime bile yazamamıştı. Düşünceleri hâlâ eve gelmemiş babasındaydı. Güneşin evine çekilmesiyle beraber kar daha ürkütücü bir hal almış, öfkeli bir rüzgar beyaz örtüyü adeta silkelemeye başlamıştı. Sade Hanım geçen saatler ve kötüleşen manzara karşısında oğlunun endişeli halinin de arttığını görmüş ve “Belki de işi uzamıştır ya da rahat gelebilmek için rüzgarın dinmesini bekliyordur Cesur’cuğum” diyerek oğlunu rahatlatmaya çalışmıştı. Miniciğinin gri beyaz tüylerini okşayarak kendi endişeli halini de yatıştırmak istemişti ama karnındaki miniklerin artan sıklıklarla varlıklarını hatırlatmaları buna engel oluyordu. Onlar da bu gergin havayı hissetmiş ve neler oluyor  biran önce kendi gözleriyle görmek istiyor olabilirler miydi acaba? Cesur beklemekten yorgun düşmüş ve daha fazla daynamayıp yatağına yatalı çok olmamıştı ki rüyasında annesinin ona seslendiğini duydu. Ses öyle derinden ve cılız geliyordu ki bunun bir kabus olduğunu düşünmeye başladı.  Bu şekilde, zaten pek de huzurlu olmayan uykusundan uyandı ve hem annesinin iyi olduğunu hem de babasının gelip gelmediğini görmek için yan odaya koştu. Odaya vardığında gördüğü manzara Cesur’u olduğu yere adeta çivilemişti. Annesi henüz kaç tane olduklarını bilmediği kadar çok yavru tavşanın yanında odanın ortasına yere uzanmıştı. Babası hâlâ görünürde yoktu. Biraz huzursuz uykusunun, biraz da aşağı yukarı yükselip alçalan et parçalarından ibaret gibi görünen bir sürü yavrunun etkisiyle soluk alıp vermeyi bile unutmuştu Cesur. Çok değil birkaç saat önce bu yuvada nefes alan iki tavşan vardı sadece. Şimdiyse bir, iki , üç, dört … sekiz yani tam on tavşan olmuşlardı. Sadece kısa bir süreliğine gözlerini kapamıştı ve bir sürü yavru biricik annesinin etrafına üşüşüp onu yorgun düşürmüştü. Sonunda  yeniden nefes almayı hatırladığında annesi varlığını hissedip gözlerini araladı ve sesinin en cılız haliyle “Cesur” diye seslendi. O an anladı Cesur az önce rüya görmediğini. Silkelenip kendine geldi ve ağır adımlarla annesinin yanına yaklaştı. “Erken geldiler. Doğum odasının sonundaki tüyleri alıp buraya getirmen gerek Cesur. Yoksa ölecekler.” dediğinde Cesur birkez daha donup kaldı. Annesi kapalı alan fobisi olan oğlundan doğum için kazdığı tünele girip oraya bıraktığı tüyleri alıp getirmesini mi istiyordu? Doğumundan tutun da karakterine ve korkularına kadar Cesur farklı bir tavşandı. Çok nadirdir tek çocuk olarak dünyaya gelen tavşan ama Cesur tek başına gelmişti işte. Tünel kazmak, eşmek o daracık yollarda gidip gelmek tüm tavşanların doğasında vardı ama Cesur bir kere denemiş bir daha da adım atmamıştı o daracık, kapkara uzun yollara. Duyduklarına inanamaz halde kocaman olmuş gözleriyle annesine bakarken annesi besbelli bütün gücünü kullanarak tekrar etti: “Onları tüylerimle ısıtmak zorundayım. Git haydi! Yapabileceğini biliyorum” Babası henüz gelmediğine ve annesi de bu halde hiçbir yere gidemeyeceğine göre iş Cesur Bey’e düşüyordu. Belli belirsiz başını salladı Cesur ve dönüp uzaklaştı yanlarından. Evin en küçüğü birden evin kendisinden yardım beklenen en büyüğü oluvermişti. Annesinin onun yardımına ihtiyacı vardı. Kardeşlerinin hayatta kalabilmek için onun yardımına ihtiyaçları vardı. Denemek zorundaydı. Endişe tüm bedenini aleve verirken patileri inadına buz kesmişti. Kendini tünelin önünde bulduğunda ne zaman alt kata inip kapıdan çıkıp buraya kadar geldiğine dair hiçbir fikri yoktu. Derin bir nefes aldı. Ve bir umut etrafına bakındı belki yaklaşmakta olan babasını görür diye. Ama hayır kimseyi göremedi ışığı titreyen gözleri. Belli ki bu görev Cesur’undu. Bir derin nefes daha alıp annesini düşünerek küçük, titrek bir adım attı tünele doğru. Sonra bir adım daha. Onca yavruya nasıl isim bulacaklardı şimdi? Eh bu kadar zahmete katlandığına göre Cesur’un da birkaçının ismini seçmesine izin verirlerdi artık. Biri Karbeyaz olacaktı kesin.

Annesi kardeşlerinin üzerini tüyleriyle kapattığında yavrular bu kez de yükselip alçalan tüy yumaklarına dönmüşlerdi. Ne zaman tavşan gibi olacaklardı bunlar? Cesur başardığı işe inanamaz bir halde onları izlerken ve Sade Hanım oğlunu koklaya koklaya öperken şaşırma sırası kapının önünde soluksuz onları izleyen Fırtına Bey’e gelmişti.

Bettra



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder