10 Oca 2016

HAYAT IŞIĞI




Üç yıl geçti... Ne yazıldığı ne de söylendiği kadar kolay geçen, kendi dünyamın haritasını baştan sona yeniden çizen üç koca yıl. Buzdolabının üzerindeki notluğu alıp evdeki eksikleri yazmaya çalışırken aynı anda aklımdan o çok güzel el yazımdan geriye hiçbir şey kalmadığı geçiyordu. Ne komik... Yitip giden onca şeyin arasında ben kalkmış el yazım bozuldu diye dertleniyordum. Artık kargacık burgacık bir el yazım olduğuna emindim. Aslında değildim! Ve kimseye soramıyordum. Çünkü ne gerçeği duymaya cesaretim vardı ne de daha fazla yalan için yerim. Sonra dün kırdığım son kadeh geldi aklıma ve listeye şarap kadehini de ekledim. Her seferinde kırmayı beceriyorum ama ıııh şişeden içmeyi sevmiyorum. Belki bir gün kadehlerin şeklini de unutursam o zaman eklerim kadehleri de vazgeçtiklerim listesine.

Biliyor musunuz hangisi daha kötü bir türlü karar veremiyorum. Doğuştan kör olmak mı yoksa sonradan bir ömür karanlığa mahkum kalmak mı? Karanlık dediysem beyni ve gözleri arasındaki ilişki sona ermiş biri olarak tek gördüğüm ışıksız bir gece değil elbette. Herkes böyle sanır. Soluk alıp vermeye ebedi bir karanlıkta devam ettiğimizi. Oysa bazen sürekli değişen, dikkatimi dağıtan ve rahatsız edici derecede parlayan ışıldamalar da görüyorum. Söylemek istediğim denizin mavisiyle, ormanı örten ağaçların ton ton yeşiliyle, elmalı şekerin kırmızısıyla hiç tanışmamış olmak mı kötü yoksa bilip her birini ayrı ayrı sevip onları bir daha asla gerçekten göremeyeceğini her doğan güneşle yeniden hatırlamak mı? İnsan.. yine de içine düştüğü her koşulda bir iyi yan bulmaya çalışıyor zamanla. Sanırım ben daha şanslıyım. En azından  hala görebilen rengarenk hayallerim var. Ve neyseki onları da kör edebilecek, güneşi olmayan kapkara bir göğün altına hapsedecek bir uğursuzluk henüz doğmadı.

Uğursuzluk deyince. Sizi nerede, nasıl yakalacağını bilmiyorsunuz işte. Ve bir kere soludunuz mu onun o katran karası, is kokan ruhunu hayatınız sanki bir girdabın içinde siz ne olup bittiğini anlayamadan yeniden şekillediriliyor. Yiten yittiği, giden de gittiği ile kalıyor.

Ahmet yani hayatta olmayan eşimle koca koca dört torba dolusu  kışlık giysi ve oyuncakla yola çıkmıştık aralık ayının yirmisinde. Ahmet’in köyüne gidiyorduk. Öğretmen teyzesi babasız ya da ekonomik durumu kötü olan birkaç aileden söz etmişti. Biz de hem onlar hem de biz yeni bir yıla umutla ve gülümseyerek girelim istemiştik. İstemiştik ama  nereden bilebilirdik bazılarımızın yeni yılı hiç  göremeyeceğini? Üzerinden kamyon geçmiş gibi olmak diye bir deyim vardır ya hani.. İşte bizim ki deyim olmadı pek. Karşı şeritten aşırı hızla gelen kamyon şoförü kontrolünü yitirince bizim şeridimize daldı ve neyim var neyim yoksa götürdü sonsuzluğa. Beni niye bıraktı? Göreceğim günler mi vardı ?

20 Aralık 2012 Ölüp yeniden doğduğum gün. Takvim yapraklarından sonsuza kadar eksilmesini istediğim gün. O gün ruhumun yarısı ve görme duyum uçup gitti. Bana kalanlarla idare etmeye çalışıyorum. Henüz üç yaşında mutsuz, küskün ve dünyayı tanımak istemeyen bir çocuk gibiyim. Hayata dair ciddiye aldığım hiçbir şey yok. Artık kimse için iyi olamıyorum. Kendim içinse olduğum gibiyim. Üst üste geçirdiğim operasyonlar ve iki yıl süren psikolojik destek çalışmaları sonunda anlaşıldı ki artık tamamen kör ve major depresyonlu biriydim. Bu süreç boyunca yardımlarını gönülden kabul ettiğim üç arkadaşım da nefes almıyordu. Ve onları yani sakinleştiricilerimi yanımdan biran olsun ayıramıyordum. Yoklukları en büyük korkumdu. Kimse onlar kadar iyi gelmiyordu bana. Hoş zaten pek kimsem de kalmamıştı çevremde ilk zamanlar ki gibi. Büyük travmalardan sonra depresyon elbette oluşması en doğal ruhsal durumlardan biriydi ve başlangıçta herkes acıma dolu ve ıslak gözleriyle etrafımda dönüyordu. Zamanla sonbaharda dökülen yapraklar gibi dostlarım da birer birer düştüler toprağa. Eğilip toplamadım hiçbirini. Biliyordum yeniden yeşeremeyeceklerini.  Görmüyordum ama günbegün daha iyi duyuyor ve daha iyi hissediyordum. Dünyayı istemeden de olsa çok başka yönleriyle algılıyordum. Görmeyen gözlerimle yüzlerdeki maskeleri görenlerden daha iyi fark edebiliyordum. Kimse etrafında görmeyen, bu haliyle nasıl başedeceğini bilmeyen, öğrenmek için de çabalamayan ve kendini işe yaramaz hisseden biriyle uzun süre birlikte olamıyordu. Hep mutluluğu arayan insanın doğasına aykırıydı bu. Ben bile ilaçlar olmadan tahammül edemezken kendime onlardan daha fazlasını istemek de haksızlık geliyordu. İnsanlarla birlikteyken içimde sağa sola kaçışan, odalarına kapanan kelimelerim ancak birbaşımıza kaldıktan sonra uzatıyordu başlarını dışarı. Dut yemiş bülbüle dönüyordum etrafıma üşüşüp bana nafile teselli cümleleri sarfeden ve acıyan gözlerini üzerime dikenlerin yanında. Kimseye anlatacak bir şeyim yoktu. Ne onların acıma dolu iyileştirme çabalarına tahammül edebiliyordum ne de yanlarında eski ben olabiliyordum.

Ta ki gerçek ve içten yanan bir ışık bulana kadar. Tuhaf.. Bir kazayla neyim var neyim yok alırken ellerimden başka bir ışık yaktı bana hayat. Annemin zorla götürdüğü bir kitap dinleme buluşmasında tanıştım Onur’la. Sesinde, sakinliğinde bir şey vardı anlatamadığım ama her gün duymak ve hissetmek istediğim. Haftada bir yapılan okumaları kaçırmaz olmuştum. Zamanla okumaların dışında da onu dinler buldum kendimi. Ben sustukça o konuştu yılmadan. Tüm sakinliğiyle endişeden, sahtelikten uzak halleriyle dolaştı ruhumun odalarını. En saklı kelimelerimi bulup çıkardı gizlendikleri yerlerden. Ve birgün kimsenin yapmaya cesaret edemediğini yapıp uzattığımı söyledi acımadan. Abarttığımı. Artık yardım için uzanan elleri geri çevirmemin bencillik olduğunu ve gerçekten iyiliğimi isteyenleri yaraladığımı. Göremeyişimin dünyayı durdurmadığını hatırlattı bana ve dışarıda yaşamaya, gülmeye devam eden  milyonlarca engelli insandan bir farkım olmadığını. Yeniden gülmek yeniden yaşamak için benim de birçok sebebim olduğunu gösterdi. Bilmiyorum nasıl kopardım zincirlerimi ama sonunda teslim oldum ona. Birkez daha, nefes alan birine inanmayı seçtim. Beni Altı Nokta Körler Derneği ile tanıştıran, internet gazetelerinin ‘dinle’ butonunu, sesli kütüphaneleri, geliştiğini sandığım duyularımı çok daha iyi kullanmamı, sinemaya yeniden gitmeye cesaret etmemi sağlayan ve hayatımı daha yaşanabilir hale getiren Onur oldu.

Sonra bir gün deniz kenarında oturmuş, martıları dinlemek için ara vermişken sohbetimize “Ah!” diyerek kalktı sandalyesinden. Adımları önce uzaklaştı sonra nefesini duyabileceğim kadar yakınıma döndü. Kısa bir süre devam etti sessizlik. Dayanamayıp “Ne oldu?” diye sordum. Yerine oturdu ve sağ elimi kendine doğru çekip avcumu açtı. İçine bir kağıt koydu. Ben parmaklarımı kapatırken söyledikleri belki de hayatın benden özür dileme şekliydi: “Alışveriş listen düşmüştü de onu yakaladım uçup gitmeden. Sahi ne kadar güzel bir el yazın varmış senin…”


Bettra 




2 yorum: