18 Oca 2016

YABANCI



Yıldızsız bir gece, güneşsiz bir gün gibiydi gözleri. Karanlık ve soğuk. Ve aysız bir gecede suya ayak basmaya cesaret etmekti onlara bakmak. Neye  denk gelirdiniz bilinmez… Tüm karanlığına rağmen ışıldayan bu bir çift elmasa uzun uzun bakamayışım bundandı işte. İçlerine düşüp o kör, soğuk karanlıkta titreyen bir yaprak gibi savrulmak istemeyişimden. Yine de celladına gönüllü heves içindeki bakışlarımı zar zor zaptedip ayak uçlarıma dikmişken bile hissediyordum üzerimde gezinen delici bakışlarını. “Burada ne işin var” mı diyordu? İstemiyor muydu avcı,  kendi alemine yabancı, onun aksine kırılgan bir bedenin ve ruhun sahibi tavşanı? Ne olmuştu da bu denli ışıksız kalmıştı ruhunun her odası? Ve nasıl oluyordu da hiç tanımadığım bu adam aynı zamanda bu denli tanıdık geliyordu ruhuma? Tanıdık… Düşen beyaz tanelerin soğuğu yetmezmiş gibi bir başka soğuk hava üfleyen gözlerine bakamıyordum ki bileyim nereden tanıyorum?

Kapının önünde böylece durmuş ben suçlu ayaklarımı, o sanki benim bile bilmediğim saklı yanlarımı incelerken, saatler boyu üzerime düşmüş karın soğuğu sırtımda ve ayaklarımda küçük bıçak darbeleri yaratmaya devam ediyordu. Yüzünü esirgeyen güneşin iyiden iyiye kabuğuna çekilmesiyle sıcaklık daha da düşmüştü ve başım hâla önüme eğik hareketsiz beklerken fark ediyordum ki el parmaklarımı kıpırdatamıyordum. Onca yolu bu kocaman, çok eski olduğu her halinden belli ev ve bu suratsız adam için mi tepmiştim? Sahi neden gelmiştim? Neden içeri davet edilmiyor, yılların eskitemediği bir düşmanlığın taraflarından biri gibi karşılanıyordum? Ellerinde olsa beni buraya koşa koşa getirecek ayaklarım vermeliydi bu sorunun cevabını ama onlar olmayan gözlerini de yummuş hiç oralı olmamışlardı kapıyı çaldığım andan beri.  Sanki ben bile isteye çıkmıştım evimin huzurlu sıcağından. Evim… Ne vardı şimdi bir demlik çayı penceremin önünde biraz kar biraz kitapla içsem kana kana? Buz tutmuş bedenim çözülse yavaş yavaş. Aynı anda sonsuz bir geri dönme ve kapının ardından gelip önlerinde duran karanlık bedenin etrafını korkusuzca dolanarak yüzüme usulca dokunan sıcaklığın davetiyle çaresiz bir içeri girme isteğiyle dolmuştum. Alev alabilseydi bakışlarım beni bu uygunsuz duruma sürükleyen ayaklarımı yakardım şuracıkta şüphesiz. Ama onların yerine ve titreyen bedenimin aksine ben yanıyordum utanç içerisinde.

Sonunda artan soğuğun ve gerginliğin etkisiyle artık dizlerim titreyince bir umut kaldırdım bakışlarımı. Kapı ardına kadar açık ve yabancı gitmişti. Ne zamandır tek başıma dikiliyordum bu çift kanatlı, dev ahşap kapının önünde? Gerçi tam olarak yalnız sayılmazdım. Kapının her iki kanadının üzerinde ne soğuklukta ne de ürkütücülükte sahibini aratmayan çirkin ve ürkütücü iki yüz vardı. Galiba tek farkları, yabancı “güzel” kelimesinin sözlük karşılığı olabilecekken kapıyı mesken tutmuş yüzlerin ancak bir kabusa konu olabilecekleriydi.  Kendisi gitmiş, bu sevimsiz canavar yüzlerini bırakmıştı başıma bekçi. Yabancının misafirperverliğini açıkça ortaya koyan bu çirkin yüzlerin kırmızı bakışlarını üzerimde hissederken dakikalardır beklediğim ses sonunda havada süzülüp duyuldu:

-“Daha ne kadar bekleyeceksin orada? Birazdan Kâra’nın ansanları inerler dağdan!”

Kâra’nın ansanları kimdi ya da neydi bilmiyordum ama korkusuzluğu da soğukluğu kadar gözlerinden okunan yabancının dikkate alacağı kadar tehlikelilerse bağlasalar durmazdım daha burada. İçeri girdiğim gibi kapının kanatlarını omuzlarımla kapatmam bir oldu. İki yanımda sallanan ellerim ısınmadan pek iş tutacak gibi görünmüyordu. Sırtım kapıda soluklanırken karşımda gördüğüm manzara karşısında çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Adım adım bu tuhaf görüntüye doğru yaklaşırken saatlerdir yürüdüğüm yolların ve kar soğuğunun bedenimde bıraktığı acımasız izleri eski bir ayna yüzüme vuruyordu. Benim miydi bu  aynada gördüğüm yüz? Parlak siyah saçlarım karman çorman bir halde, belki de halimizi gizlemek istercesine, yüzümün neredeyse yarısını kaplamış, yer yer buzlanmıştı.  Yorgun düşüren beyazın da etkisiyle küçüçük kalmış iki kahverengi gözüm, al al olmuş yüzümün ortasından saçlarımın izin verdiği ölçüde bana bakıyordu.  Biraz korku biraz öfke ve bolca bitkinlik vardı içlerinde. Donmuş parmaklarımı kaldırıp yüzüme dokundum. Nafile bir çabayla tanıdığım yüzümü geri getirmek için bu darmadağın halime bir çeki düzen vermeye  çalıştım. Ve o anda fark ettiğim yanma hissiyle iyiden iyiye dehşete kapıldım. Yanıyordum. Üşümem yerini yanma hissine bırakmış ve artık tarifsiz bir acı verir olmuştu. Soğuğun bedenime sapladığı bıçaklar bu yanma hissinin yanında hiç kalırdı. Kim bilir ne kadar zamandır bu haldeydim ve kulak tıkamıştım bedenimin çığlıklarına? Ellerimi koyacak bir yer aradım birazcık da olsa sıcak. Ama dışım bir buz dağı kadar soğuk içim sırılsıklamken iki yanımdan başka yer bulamadım. Öyle uzun zaman yürümüştüm ki bir türlü peşimi bırakmayan beyaz kar tanelerinin altında, durakta beklerken önümden gelip geçen tek tük araçların sahiplerine bir kızgınlık büyüdü içimde. En çok da o bembeyaz yolun üzerinde dev kırmızı bir leke gibi görünen kamyonun şoförüne. Biri durup alsaydı ve yolun hiç olmazsa bir kısmını onlarla gelseydim ne olurdu? Kamyon şoförü durmuştu durmasına ama Shankâra’ya gideceğimi söylediğimde bilmem neden uzanıp yolcu kapısını hızla geri kapatmış ve aynı hızla uzaklaşmıştı yanımdan.

Soluk alıp veren birini hemen yanı başımda hissettiğimde korkuyla sağ tarafıma döndüm. Yabancı kolları önünde bağlı yine beni izliyordu. Derdi neydi bu adamın? Görmüyor muydu halimi? Yok muydu şuanki halimden bile soğuk kalbinde evine sığınmış biri için bir merhamet kırıntısı? Yo yo bir gariplik var bu işte. Bilmediğim bir bağ var yabancı ve bu evdeki varlığımın nedeni ayaklarımın arasında. Ben ne kadar tanımıyorsam o, o kadar iyi tanıyordu beni. Bakabildiğim zamanlarda o iki kara elmasa çok iyi görebiliyordum bunu.  Ona yakışır soğuklukta ki sesiyle buyurdu sonra:

-Kütüphaneye gel. Okuman gereken belgeler var.

Ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Kulaklarım uğuldar ve tüm bedenim o korkunç yanma hissiyle ayakta kalmaya çalışırken titreyen bir sesle:

-Çay? Bir fincan çay var mı? Diyebildiğimde halime tüm kayıtsızlığına rağmen ondan bir şey istemeye cesaret edebildiğim için kendime şaşırıp kaldım. Sadece durdu. Ve cevap vermeksizin yürümeye devam etti. Çaresiz gittim arkasından. Geniş, loş koridor boyunca onu fazla yakınlaşmaksızın takip ettim. Sonunda sağ tarafta bir kapıdan içeri girip kaybolduğunda adımlarımı hızlandırıp aynı kapıya vardım. Daha temkinli adımlarla içeri girdim ve onu evin şimdiye kadar gördüğüm genel havasının aksine son derece modern döşenmiş aydınlık bir mutfakta buldum.

-Çay yok. Su iç. Diyerek  bir bardak su uzattığında yüzüme tokat gibi çarpan kabalığı yutkunmama sebep oldu. Hayatımın kesinlike hatırlamadığım bir diliminde ona gerçekten kötü bir şeyler yapmış olmalıydım. Yoksa kim birine durduk yere böyle kaba ve merhametsiz davranabilirdi ki? Yine de buz tutmuş içimi bir nebze olsun ısıtabilmek için o bir bardak suya muhtaçtım. Yerinden kıpırdamadığı için yanına gittim ve ellerim titreyerek aldığım suyu, günlerdir çölde kalmış birinin kavrulmuşluğuyla bir çırpıda içtim. Bardağı ona geri uzatmak yerine yanımızda duran masaya bırakıp en soğuk sesimle

-Teşekkür ederim, dedim. Elbette bir cevap vermedi. Ve o önde ben arkada yaptığımız yürüyüş kaldığı yerden devam etti.

Belki bilmediğimden belki de gerçekten büyük ve karmaşık olduğundan ev bir labirente benziyordu. Koridorlar boyunca ilerleyip bir sağa bir sola dönüp kapı ardına kapıdan geçtikten sonra sonunda kütüphaneye ulaştığımızda hayranlık duygusunun bakışlarımı ele geçirmesine izin verdim. Her kitap sevdalısının ancak hayal edebileceği büyüklükte eski ve klasik tarzda döşenmiş kahverengi kütüphane buram buram kitap kokuyordu. Yanan boğazımı hiçe sayıp odayı derin derin kokladım ve ciğerlerimi bu eşsiz kokuyla doldurdum. Yabancının varlığını unutmuş anın keyfini sürüyordum ki önüme doğru bir kitap uzatıldı.

-Sayfa yüzseksenaltı dedi ve ben bir kitaba bir ona bakarken bir kez daha arkasını dönüp uzaklaştı. Bu kez  onu takip etmedim. Ortada duran üzeri bomboş ve büyük bir çalışma masasının önündeki sandalyeyi çekip oturdum. Bir süre daha biraz keyif biraz da yavaş yavaş yüzeye çıkmaya başlayan kıskançlık duygusuyla etrafıma bakındım. Sonra merakım keyfime bir son verdi ve kitabın sayfalarını şöyle bir parmaklarımın arasından geçirdim. Akıp giden sayfların arasında gördüğüm kahverengi bir şey dikkatimi çekti. Dönüp tekrar baktığımda kurutulmuş bir kayın ağacı yaprağı buldum.

Kollarımı iki yana açıp esnediğimde sabah güneşi her sabah ki gibi odamı doldurmuştu. Kısık ve uykuya geri dönmek isteyen  gözlerimi bundan vazgeçiren şeyse aşağıdan gelen nefis kızarmış ekmek kokusu  oldu. Üzerine sürülmüş biraz beyaz peynir, biraz da reçelin muhteşem birlikteliği ve bir fincan karanfilli çay güne keyifli başlamanın en güzel yoluydu bence. Ama bu keyifli kahvaltıya zaman kalsın istiyorsam biran evvel çıkmalıydım yataktan. Hızla doğrulduğumda sağ avucumda yabancı bir şey hissettim sonra. Tokamı bulmayı umarak açtığım avcumda gördüğüm şey güneşi çekip aldı odamdan. Kar yağıyordu şimdi. Ve içim buz kesmişti. Avucumda duran kayın ağacı yaprağının yeri kesinlikle burası değildi…


 BETTRA

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder